Bazen sizin önünüze açılan kapı hiç tanımadığınız bir insan tarafından açılırdı. Şanslıysanız o kapının ardında güneşli bir gün görürdünüz. Eğer şanssızsanız o kapının ardında durmak bilmeyen bir fırtına olurdu. Benim hayatımda bana açılan ilk kapı, güneşli bir güne açılıyordu. Yani, tam olarak bilmesem de içimden bir ses bu güneşin beni kavurmak yerine besleyeceğine inanıyordum. Bana iyi geleceğini düşünüyordum. Aksini düşünmek tekrardan hüzünlerle boğuşmama neden olabilirdi.
Heyecanımın en doruklarını yaşadığım o sırada aklımdan geçen binbir türlü durum vardı. Elimdeki zarfa bütün duygu karışımlarına kapılmış şekilde bakıyordum. Gerçek olup olmadığını tam anlamıyla kavrayabilmiş sayılmazdım. Bana böyle bir iyiliği yapmak için geçerli sebebi yoktu. Ona yardım edip yarasını iyileştirmem miydi, tüm bunların nedeni bilmiyordum.
Derin bir nefes aldığımda elimin tersiyle hızla biriken gözyaşlarımı sildim. Elimde tuttuğum zarfı belki de defalarca kez okudum. Bu bana neden bu kadar imkansız gelmişti bilmiyordum. Sonuçta daha önce defalarca sınava girmiş, katılmıştım ama sanırım böyle hissetmemin sebebi onların mailine red yollamamdı. Çünkü genellikle böyle bir durumda asla dönüp de geri alınma diye bir şey yoktu, varsa da ben duymamıştım.
"Alındım..." diyerek mırıldandım. "Ben, red gönderdiğim okula alındım!" Büyük bir hevesle kollarımı iki yana açarak karşımda duran Derya teyzeye doğrudan sarıldım. "Alındım, tonton!" Onu sıkıca sarıyor, sağa sola sallıyordum. Minik kahkahası kulaklarıma dolduğunda "Dur kız," dedi gülüşleri arasından. "Belim ağrıyor zaten."
Direkt durdum ve onu kendimden iterek bu sefer de omuzlarından tutarak yüzüne bakmaya başladım. "Duydun mu? Alınmışım!" diyerek konuştum. Buna şaşırıyor olmam kadına garip geliyordu, bakışlarından anlamak oldukça kolaydı ama olayın iç yüzünü bilmediği için tuhafıma gitmiyordu.
"Kız zaten alınmamış mıydın?" dedi kaşlarını kaldırarak.
"Hayır, red yollamıştım çünkü ailem yine kaşrı çıkmıştı. Ve biliyor musun? Red yollamama rağmen şu an beni aldıklarını belirten bir zarf yollamışlar!"
Kollarını göğsünde birleştirdi ve gözlerini kısarak bana baktı, bazı şüpheleri var gibiydi ama bunu kelimelere dökmedi. Üzerimden yorganı atarak hızla yataktan kalktım ve olduğum yerde zıplayıp durdum. Benim bu çocuksu halime gülmeye başladığında "Ben kahvaltı hazırlayayım, sen de giyin gel," dedi. Hemen ardından kapının eşiğine geçtiğinde de "Annenler yok, onlar erkenden çıktı." diyerek beni bilgilendirdi.
Annemlerin olmaması şu duruma eklenen diğer en güzel şeylerden biri olabilirdi. Eğer annemler olsaydı büyük ihtimalle beni sorgular, benimle kavga ederlerdi. Hem o zarfın kimden gelmesiyle ilgili hem de okula alınmamla ilgili bir ton şeyle uğraşırdım. Kendi kendime gülümseyerek banyoya doğru ilerledim. Normalde olsa sabahları bu kadar enerjik devam etmezdim ama bu gün bir istisna sağlamıştım.
Hızlıca bir duşa girdim. Dün geceden sonra her yerim mahvolmuş bir haldeydi ve o yorgunlukla duşa bile girememiştim. Duşta işimi bitirdikten sonra saçlarımı bir havluya tepeye sabitledim ve odaya dönerek kendime giyecek kıyafetler çıkarttım.
Wide leg açık kahve tonlarında bir pantolon giydim, üzerime ise o renklerle birleşmiş crop bir gömlek geçirdim. Hava bu gün yağmurlu gibiydi, bu yüzden canlı renkler giyinmeyi tercih etmemiştim. Evet, bir ruh hastası gibi havaya göre giyinmek de tam benlik bir hareketti.
Saçlarımdaki havluyu çıkartarak güzelce taradım, saçım normalde de düz olduğu için düzleştirmeme gerek kalmamıştı. Sadece fön makinesiyle perçemlerimi düzelttim ve pantolonumun renginde bir bandana taktım. Dönüp aynada kendimi incelediğim sırada mavi gözlerimin kıpkırmızı olduğunu görerek aynaya iyice yaklaştım. Yüzümde de birkaç sivilce çıkmıştı.
Geçmişte geçirdiğim ağır bir ergenlik dönemi vardı. O sivilceler için az ilaç kullanmamıştım. Şimdi ise arada tek tük çıkıyor, kendiliğinden gidiyordu. Morarmış göz altlarıma kapatıcı uyguladıktan sonra kirpiklerime de rimel sürdüm. Kapatıcıyı göz altımdan başka hiçbir yere sürmemeye özen gösteriyordum.
Tamamen işimi halletikten sonra son bir kez daha boy aynasından kendime baktım. Okula gitmem gerekiyordu ama kapanmasına iki hafta olduğu için çok kişinin okula gitmediğini biliyordum. Bu yüzden kendime tatil verebilirdim. Küçük, kombinime uyacak bir sırt çantası ayarlayarak içerisine eskiz defterimi, birkaç kalem, telefon ve bir tane biber gazı koydum.
Şöyle bir dönemde kadınlar olarak yanımızda ne olursa olsun bu şekilde aletler taşımalıydık. Derin bir nefes alarak şarjda duran telefonumu da alıp odadan çıktım. Daha üst kattayken bile alt katta yapılan kahvaltının kokusu burnuma doluyordu. Heyecandan mıydı bilmiyordum ama oldukça acıkmış hissediyordum.
Merdivenlerin yanına geldiğimde anlık bir baş dönmesiyle birlikte görüş alanım kısıtlandı, geriye doğru sendeleyerek merdivenin trabzanına doğru uzandım. Son birkaç gündür bu baş dönmeleriyle uğraşıyordum, önemli bir şey olduğunu sanmıyordum. Büyük ihtimalle vitaminsizlikten kaynaklanıyordu ama oldukça sinir bozucu bir hal almaya başlamıştı.
Birkaç saniye öylece durduktan sonra derin bir nefes aldım ve gömleğimi düzelterek gözlerimi açtım. Baş dönmesi geçmişti, yavaş adımlarla merdivenlerden inerek mutfağa doğru ilerledim.
Mutfağın eşiğine geldiğimde kapıya yaslanarak Derya teyzeyi izledim. Sofrayı çoktan kurmuş, en sevdiğim patatesli omletten yapmıştı. Gülümseyerek kollarımı birbirine doladığımda "Döktürmüşsün," diyerek konuştum. "Senin yüzünden kilo alacağım."
Birbirine doladığım kollarımı açarak içeriye girdim ve küçük sırt çantamı çıkartarak sandalyeye doğru uzanıp koydum. Mutfağımız orta büyüklükteydi. Kapının direkt önünde yuvarlak bir yemek masası vardı, yemek masasının sol tarafında ise mutfak tezgahı, onun karşısında ise beyaz renginde taştan bir tezgah vardı. Bütün camlar bahçeyi gösteriyordu, mutfağın öbür tarafında ise bahçeye açılan bir kapı vardı.
Masada duran salatalığa uzanarak bir parçasını ağzıma attım ve kart kurt yemeye başladım. Annemler olmadığı için oldukça mutluydum. Olsalardı muhtemelen hiçbir şekilde mutluluğumu yaşayamayacaktım.
"Otur hadi," dedi Derya teyze, elinde tuttuğu limonatayla bana doğru gelirken. "Ayrıca ne kilo alması?" Kadında sanırım ping vardı. Yaklaşık beş dakika önce söylediğim şeye yeni cevap veriyordu. "Bir deri bir kemik kaldın, sen farkında değilsin ama son zamanlarda çok kilo verdin. Neden kan değerlerine baktırmıyorsun?"
Omuz silkerek sandalyeyi çektim ve direkt oturdum. "İyiyim ben," dedim önümdeki salatalıktan bir tane daha alarak. "Kötü olduğumu düşünsem zaten her günüm çoğunlukla hastanede geçiyor, baktırırım. Sen merak etme."
Bu kadın beni annemden daha çok önemsiyordu, bu gerçek biraz canımı yaksa da belli etmemeye çalışarak uzun bir iç çektim. Konuyu dağıtmak amacıyla "Diğerleri nerede?" diye sordum. Diğerleri dediğim; evimizin diğer çalışanlarıydı. Derya teyze dışında iki kişi daha bulunuyordu. Fulya ve Pınar abla. İkisi de Derya teyzenin çok eskiden tanıdıklarıydı.
"Onlar bu gün izinliler," dedi karşıma otururken. "Pınar'ın kardeşi doğum yapmış, Fulya da normal izinli."
İkisi de benden birkaç yaş büyüktü sadece, bazen onlarla çok iyi anlaşıyor olsam da bu fazla sürmüyordu. Kötü davranmıyor olmama rağmen bana gıcık olmak için kendilerine sebep yaratıyorlardı.
Kahvaltımı yapmaya başladığımda merakımı durduramayarak "Peki ya annemler?" diye sordum. "Onlar nerede? Bu kadar erken normalde çıkmazlardı."
"Babana sabah ezanıyla birlikte bir telefon geldi, onlar da alelacele çıktılar. Soramadım, sorsam da söylemezlerdi zaten çünkü ikisi de oldukça panik ve öfkeliydi."
Kaşlarım çatıldı. Annem ve babamın çoğu zaman bir anda ortalıktan kaybolduklarını biliyordum ama bunu kısa bir kaçamak olarak düşünüp asla sorgulamamıştım. Şimdi ise daha güneş doğmadan, panik halinde evden çıkmaları kafamda soru işaretleri yaratmıştı. Daha fazla soru yağmuruna tutmamaya çalışarak kendimi kahvaltıya verdim ve uzun zaman sonra ilk kez bu kadar iştahlı bir şekilde kahvaltı yaptım.
"Bu okul işinde ne yapacaksın?" diye sordu Derya teyze. "Annenlerden gizli yapacağını biliyorum ama eğer yakalanırsan her şey daha berbat olacak."
"Yakalanmayacağım," derken tuttuğum bardaktaki limonatayı kafama dikerek bitirdim. "Artık hiçbir şey umurumda değil, Derya teyze. İsteyen istediğini söyleyebilir."
"Ama kızım..." diyecekti ki bakışlarımı önümdeki tabaktan çekerek gözlerine çevirdim. "Hayır," dedim ciddiyetle. "Artık değil, lütfen, bana destek olmayacaksan bu konu hakkında da konuşmayalım."
Omuz silktiğinde üzgün bir ifadeyle bana baktı, masanın üzerindeki elime doğru uzanarak sıkıca tuttu. "Saçmalama, Heves," dedi. "Her zaman yanındayım, mavişim. Biliyorsun bunu."
Elimin üzerindeki eline baktım ardından gülümseyerek "Senden başka kimse yanımda değil." dedim. Gerçekten de öyleydi, her sabah bu gerçekle yüzleşmeye hazır bir şekilde gözlerimi açıyordum. Normal bir aileye sahip olmanın nasıl bir duygu olduğunu asla öğrenemedim.
O akşam yemeğinin yeneceği masaya gergin bir şekilde oturmak yerine hevesli, aile sıcaklığını hissederek oturmayı, odandayken birinin odaya gelip sana kızmayacağını düşünerek durmayı, okuduğun bölüme, hayaline, yiyip içtiklerine karışmayan bir ailede olmayı asla öğrenemedim. Vazgeçmiştim artık, bizden bir aile olmayacağını anlamıştım.
Çocukluğumdaki o küçük kız parkta tek başına kalmış, salıncağın hemen yanında ölmüştü. Büyüdüm, şu yaşıma kadar geldim. Dizlerimde oluşan yaralar geçti. Saçları hiç okşanmamış olan kız çocuğunun ruhundaki yaralar asla geçmedi.
Sakla kalbini küçüğüm, kıracaklar.
Bu cümleyi çocukluğumun karşısına geçerek söylemeyi, onu geleceğe dair uyarmayı çok isterdim.
Sonunda kahvaltıyı bitirmiş, evden hızla çıkmıştım. Nereye gideceğim hakkında bir fikrim yoktu ama evde durduğum süre zarfında da duvarlar üstüme üstüme geliyordu.
Hava sıcak olmasına rağmen yağmur yağacak gibiydi. Yarım kollu crop gömleğimden açığa çıkan tenime değdiğinde istemsizce ürperdim. İşlek caddeye çıktığımda etrafıma bakındım. İnsanlar gayet mutluydu, güler yüzle sohbet ederek kaldırımda ilerliyorlardı. Kimisi sevgilisiyle, kimisi ailesiyle bu günün tadını çıkartıyorlardı. Onların bu mutlu ruh halini gördüğümde dönüp kendime baktım.
Bir başına kalmış, tek derdi resim çizmek olan bir kadındım. Çizdiklerimi büyük bir heyecanla kimseye gösteremediğim gibi, o çizimi de beraber renklendirebileceğim kimsem yoktu. Bununla karşı karşıya kalmak kötüydü. Her ne kadar kendime yetiyor olsam da insanın kalbinde dayalı bir burukluk bazen nefes almayı dahi engelliyordu.
Etrafıma bakındım. Kumsalı gördüğümde aklıma tekrardan dün gece olanlar geldi. Onun da beni düşündüğünü hiç sanmıyordum. Gerçi düşünmemiş olsaydı benim için uğraşarak o okula kaydımı aldırmazdı. Bilmiyorum, öylesine garip bir hisle dolmuştum ki nasıl davranmam gerektiğini de kestiremiyordum.
Yavaş adımlarla birlikte düz kaldırımda yürümeye başladım ve çantamdan kulaklığımı çıkartarak kulaklarıma taktım. Açtığım şarkı Tom Odell- Another Love'dı.
O an çocukluğuma dair birkaç anı kırıntısı tam olarak bir film şeridi misali gözlerimin önünden geçti.
"Anne bak, ne çizdim!" dedi küçük kız. Evlerinin bahçesinde bulunan havuzun kenarında oturuyorlardı. Annesi minik kızın ıslak, sarı saçlarını güzelce taramaya başlamıştı. Küçük kız havuzdan çıktıktan sonra şezlongun yanında duran masadaki defterini alarak resimlerini çiziyordu. "Güzel olmuş mu? Bak, bu babamla sen!" dedi bir kez daha hevesle.
Kadın derin bir nefes alarak gözlerini kapattı ve kızının saçlarını taramayı bıraktı. Onun bu şekilde resime olan ilgisini onaylamıyordu çünkü büyük bir hırs uğruna kızlarının büyüyünce doktor olmasını istiyorlardı.
"Ben sana demedim mi?" dedi kadın, kızını omuzlarından tutarak kendine doğru çevirdi. "Resim çizmeyi bırakacaksın diye?"
"Ama anne," dedi küçük kız gülümseyerek. "Baksana, üçümüzü çizdim. Neden kızıyorsun ki?" Derin bir nefes aldı ve elinde tuttuğu kağıda bakmaya devam etti. "Yoksa seni çok mu çirkin çizmişim?" Tatlı bir kahkaha attı. "Merak etme, hemen düzeltirim. Hem sen gerçekte de çok güzelsin."
Kadın oturduğu yerden öfkeyle kalktığında yağmur çiselemeye başlamıştı. Altı yaşındaki minik kızına yaşattığı bu psikolojik şiddete rağmen hala acımasızca davranabiliyordu. İlla fiziksel bir zarara gerek yoktu, minik kalbini kıracak tek bir kelime bile yeterdi; o çocuğun gelecekte ki travması olmaya.
"Sen laftan anlamıyor musun?" dedi kadın, hafifçe öne doğru eğilerek kızının elinde tuttuğu kağıdı aldı. Küçük kızın gülümsemesi silindi, kaşlarını çattı ve üzerindeki havluya sıkıca sarıldı. Havuza girip çıktığı için havluyla duruyordu.
"Kaç defa daha söylemem gerekiyor?" dedi kadın, elindeki resmi havada sallarken. "Resim çizmeyi bırakacaksın!"
O sırada babası yanlarına gelerek devreye girdiğinde küçük kız bakışlarını annesinden alarak babasına baktı. Kadın farkındaydı, bu kadar küçük bir kızın sanki büyük bir insanmış gibi güzel resim çizmesi iyi değildi. Gelecekte onları nelerin beklediğini şimdiden kafasına oturtmuştu.
"O daha çocuk," dedi adam. "Farkında mısın Sibel?"
Kadın öfkeyle kocasına döndü. "Bu neyi değiştirir? Nasıl öğrenirse öyle devam eder!"
"Kes şunu," diyerek elindeki resimi aldı adam. "İyice saçmalıyorsun!"
Küçük kız annesiyle babasının yüksek sesli konuşmalarından etkilenerek direkt gözleri doldu. İçli içli burnunu çektiğinde "Ben büyüyünce de resim çizeceğim!" dedi. Kaşlarını çatmıştı ama ağlamamak için direndiği titreyen çenesinden anlaşılıyordu. "Büyüyünce de hep resim çizeceğim!"
"Öyle bir şey olmayacak!" dedi kadın, öfkeyle kızına doğru bir adım attığında adam direkt kadını kolundan tuttu. Kadın umursamadı, küçük kızını yüzüne doğru bağırmaya devam etti. "Kimden görüyorsun sen bunları? Anaokulundakilerden mi! Sen büyüyünce bir doktor olacaksın!"
"Yeter!" dedi adam. Karısını kolundan çekip köşeye doğru itti ve kızına doğru eğilerek onu kucağına aldı. "Daha altı yaşında olan bir çocuğa nasıl böyle şart koşarsın sen?"
"Sen karışma!" diyerek hiddetle bağırdı kadın. "Daha şimdiden her yeri mahvediyor. Odasının duvarları full resimlerle dolu, geceleri uyanıp duvarlara resim çiziyor!"
"Çünkü sen..." dedi minik kız, ağlamaklı sesiyle. "Benim defterlerimi yırtıp attın, anne. Ne yapacağım ki?"
Kadın sinirle bir kahkaha attığında kocasının elinde tuttuğu, kızının çizdiği resmi aldı ve direkt ortadan ikiye parçaladı. Minik kız, o resmi alabilmek için uzansa da boyu yetişmedi. Büyük bir hevesle çizdiği aile resmi ortadan ikiye ayrıldı. Yıllar sonra da bu sadece bir resimle kalmadı.
Ailesi de o resim gibi, darmadağın ve paramparça oldu.
Anılardan sıyrılarak bir markete girdiğimde kirpiklerimde yaşlar birikmişti. Annemin asla sağlıklı bir insan olduğunu düşünmüyordum. Zaten gizlide gizliye de ilaç kullandığını biliyordum ama eskiye göre değişen tek şey ilaçlarını aldığı zaman bana bulaşmıyor olmasıydı.
Rimelin akmamasına özen göstererek kirpiklerimde biriken yaşları parmaklarıma sildim. Her zamanki gibi sahte gülümsememi dudaklarıma takındım. Birkaç mama alarak parktaki hayvanlara verecektim. Kendimi iyi hissetmemi sağlayan sayılı aktivitelerden biriydi. Gerekli olan tüm mamaları alarak marketten çıktım ve elimdeki poşeti bileğimde sabitleyip kulaklıklarımı da doğrudan çıkartarak çantama attım. Parkın içinde oynayan birkaç çocuk vardı, hemen kenarda bulunan minik kedileri ve birkaç köpeği görünce sahte gülümsemem gerçeğiyle değişti.
Derin bir nefes alarak onlara doğru ilerlediğimde küçük çocukların arasından geçtim ve çimenlerin üzerine geldim. Yaklaşık yediye yakın kedi ve iki tane de köpek vardı. Hepsi uzanmayı bırakıp bana doğru yöneldiğinde olduğum yerde eğilerek poşetin içindeki kedi mamasını çıkarttım.
Mama paketini açarak üç belirli noktaya azar azar döktüm ve kediler kuyruklarını sallayarak hızla mamaya yöneldiler. Küçük aldığım köpek mamasının da paketini açarak bir ağacın köşesine döktüm. Mamayı yemeden önce bana doğru havalanarak patilerini uzattıklarında gülmeden edemedim.
Mama paketini yere yavaşça koyduğumda köpeklerden biri mamayı yemeye koyulmuş, diğeri ise dilini dışarı çıkartarak iki ayak üstünde patilerini tutmamı sağlamıştı. Gülerek patilerini tutmaya devam ettim ve "Sen beni gördüğüne çok mu sevindin?" dedim gülüşlerimin arasında. Sanki dediğimi anlar gibi havladığında başımı geriye doğru atarak daha güçlü bir kahkaha attım.
Daha öncesinde de belirli günlerde geldiğim için artık beni tanıyorlardı. Tabii ki kedilerin tek derdi mamaydı ama köpekler öyle değildi. Tek elimle başını okşadım, gıdığını da severek onu yere indirdim. Kuyruğunu sallayarak arkadaşının yanına doğru gitti ve onlar için koyduğum mamayı yemeye başladı.
Uzun bir iç çekerek bir müddet onları izledim. Nedensiz bir şekilde hayvanlarla ilgilenmek, onların mutlu olduğunu hissetmek bana çok iyi geliyordu. Tek omuzumda duran çantayı düzelterek parkın çıkışına doğru ilerledim. Telefonumu cebimden çıkartarak Duru'ya bir mesaj yolladım. Saat çoktan öğleni geçmiş sayılırdı, hava evden ilk çıktığımın aksine biraz daha serinlemişti.
Bir taksi çevirip adresi söyledim ve caddede gezinen insanları izleyerek başımı cama yasladım. Yaklaşık kırk dakika süren bir yolculuktan sonra parayı ödeyip taksiden indiğimde telefonum çaldı. Çantama koyduğum telefonu elime aldığımda babamın aradığını gördüm ve derin bir nefes alarak telefonu açtım.
"Efendim baba?"
"Neredesin kızım?" diye sorduğunda arkadan annemin sesleri geliyordu.
Yalan söylemenin bir anlamı yoktu. "Duru'nun yanına gidiyorum." dedim ruhsuz bir şekilde. O ise beni şaşırtarak söylediğim aksini söyledi.
"Tamam kızım, okuldan sonra eve geç kalma." Ve telefonu kapattı. Ekrana öylece baktığımda babamın anneme benim için yalan söylemesi tuhafıma gitmişti. Eskiden beri babamın benim için annemin aksine daha iyi olduğunu biliyordum. Annemden mi çekiniyordu yoksa bunun altında başka bir şey var mıydı, onu henüz çözememiştim.
Duru'nun minik kafesi kendi gibiydi. Siyah ve grilerden oluşan, içerisinin loş ışıklarla kaplandığı bir kafeydi. Lorin yazan tabeladan gözlerimi çekerek içeriye girdiğimde oldukça doluydu. İnsanların kahkahaları kulaklarıma doldu.
Duru, kasanın öbür ucundaydı ve her zamanki gibi otoriter kişiliğine bürünmüştü. Gülümseyerek ona baktığımda Elmas'a, yani kasiyer kıza bir şeyler anlatıyordu. Üzerine siyah bir blazer ceket giymiş, onun içine de siyah bir crop giyerek siyah renginde şort eteğiyle kombinini tamamlamıştı.
Kasiyere anlattıkları bittiğinde bakışları kafenin içine döndü ve direkt olarak gözleri beni buldu. Çatılmış kaşları düz bir çizgi halini aldığında hızlı adımlarla kasiyerin arkasından geçerek yanıma doğru geldi. Siyah saçlarını yukarıdan at kuyruğu yapmıştı, kirpiklerine sürdüğü rimelle okyanus mavisi gözleri daha çok ortaya çıkıyordu.
"Hoş geldin, Heves'im," dedi ve hiç beklemeden beni omuzlarımdan tutarak kendine çekip sarıldı. "Neden geldin?"
Kaşlarım çatıldığında ondan uzaklaştım. "Gideyim istersen." dedim sert bir şekilde.
Dilini çıkartarak elimden tuttu ve beni kafenin arka tarafına doğru çekiştirmeye başladı. Kendimi onun eline teslim ederek beni yönlendirmesine izin verdim. Mutlu gözükmeye çalışıyordum ve bu yüzden yüzüme eklemem gereken bir gülümseme vardı.
Biraz daha bu şekilde mutsuz durursam Duru'nun kendini tutamayarak annemlerin yanına gideceğini biliyordum. Bunun yaşanmaması gerekiyordu. Giderdi, çünkü Duru korkusuzdu, çekinmezdi. Onun hayatındaki tek ailesi bendim ve gözümden akan tek damla yaş için dünyaları yakacağını biliyordum.
Yuvarlak bir masanın bulunduğu yere geldiğimizde kendimi küçük olan armut koltuğa doğru attım. Burası daha çok depo gibi bir yerdi, duvarda asılı olan led ışıklarla birlikte sarı olarak etraf aydınlanıyordu. Küçük, siyah masanın kenarlarında üç tane armut koltuktan vardı. Buraya genellikle molaya çıktıklarında gelirlerdi ama ben olduğum için muhtemelen Duru çalışanları içeride tutacaktı.
Çünkü burada çalışan kimseyle hiçbir şekilde anlaşamazdım. Kendilerini oldukça beğenen insanlardı ve Duru'nun temiz kalbine rağmen hala vazgeçmiyorlardı.
"Kahve içer misin?" diye sordu, tuttuğu kettledan sıcak suları kupalara çoktan doldurmaya başlamıştı bile. "Sana bomba haberlerim var." dedi, kahve dolu kupaları önüme koyarken. Direkt karşıma oturduğunda saç kuyruğunu alarak parmaklarının arasında tuttu.
"Neymiş bakalım?" dedim göz kırparak. "Ayaklı gazete gibisin."
"Cenk beni aldattı." dedi normal bir şeymiş gibi. "Onu Alev ile yakaladım."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken "Ne!" diye bağırdım. Cenk denilen çocuk yaklaşık olarak iki senedir sevgili olduğu adamdı. Yanına da hiç yakışmıyordu. Manken gibi bir kadının yanında duran muşmula suratlının tekiydi. Tabii normalde bunları söylemezdim ama şu an duyduğum şey yüzünden söylememde bir sakınca yoktu.
"Nasıl oldu? Sen nasıl bu kadar sakinsin?" diyerek art arda sorduğumda pis pis sırıtmaya başladı. "Yoksa sen bir şey mi yaptın? Cenk'i vurdun mu?"
Sorduğum soruyla beraber gözleri büyüdü ve hemen ardından gözlerini kısarak "Ne vurması ya," dedi. "Cani miyim ben?"
"En son böyle bir olay yaşandığında çocuğun arabasını ateşe verecektin. Benzinliğe gidip arabanın benzini bitti diyerek bir litre benzin aldın."
Evet, gerçekten de böyle bir şey yapmıştı. Cenk denilen şerefsiz belki de iki sene içerisinde onu, şu ankiyle beraber üç kez aldatmıştı. Ben Duru'yu tanımaya başladığım ilk zamanlarda da vardı. Onu ilk gördüğüm andan itibaren içime sinmeyen biriydi ve bunu da söylemiştim. Ve her zamanki gibi yanılmamıştım.
Aşkın gözü kör ettiğini Duru'nun yaşadıklarıyla öğrenmiştim. Onları her gördüğümde aşkın gerçekten çok toxic olduğunu düşünüyordum. Her kavga ettiklerinde kesinlikle bir taraf zarar görüyordu ve genelde bu zararı gören kişi Cenk'ti. Duru kendini asla ezdirmez, her ne olursa olsun içine atar ve yalnız kaldığında acısını yaşardı.
"O bir anlık oldu," diyerek sıcak kahveden büyük bir yudum aldı. "Artık gerçekten umurumda değil. Ben her şeyi kabullendim."
"Neyi kabullendin?"
"Onun beni hak etmediğini."
Bunu söyledikten sonra gözlerinden bir damla yaş usulca süzüldü, dudaklarımı büzerek başımı yana eğdim ve direkt oturduğum yerden kalkarak yanına gittim. Ona omuzlarından sıkıca sarıldığımda iki parmağını da göz pınarlarına yerleştirdi. "Hayır," dedi başını iki yana sallarken. "Ağlamayacağım, ağlarsam toparlanamam."
"Toparlanmana yardım ederim," dediğimde saçlarına küçük bir öpücük kondurdum. "Gerekirse ben düşerim, benden destek alıp kalkabilmen için. Kendini iyi hissedeceksen ağla."
"Ağlamayacağım," diyerek diretti. "İstemiyorum, ağladığım zaman güçsüz hissediyorum."
İçli içli kesik nefes alışları beni etkilediği için direkt olarak gözlerim dolmuştu. Omuzlarından daha sıkı sarıldım. Başımı öne doğru eğerek çenemi omuzuna yerleştirdim ve bir anda başını çevirip yanağımdan öptü. "Sen beni düşünme, Heves. Farkındayım, yine duygusallaştın ve benden çok ağlayacaksın. Ama ben iyiyim."
"İnanmıyorum iyi olduğuna."
Kolumdan tutarak beni kendinden uzaklaştırdı ve önüne doğru çekiştirdi. "Nasıl da tanıyorum seni?" dedi gülümseyerek. "Daha bir damla gözyaşımın aktığını gördün diye ağlamaya başladın. Ben senin yanında nasıl ağlayayım?"
Bu kız gerçekten de beni deli edecekti. Sırf onun ağladığını görüp ağlamayayım diye ağlamıyordu. Şu hayatta ki tek kazancım sanırım Duru gibi bir dostum olmasıydı.
Bir müddet sessiz kaldık, kahvesini içmeye devam ederken kendine bir sigara yakarak dudaklarına yerleştirdi. Her hareketini izledim. Onun yanında bir enkaz olmaktan nefret ettiğimi fark ettim. Ailesiz büyüyen bir kadın olmasına rağmen tek başına bütün zorluklara göğüs germiş, düşündüğümden bile daha güçlü olabilmişti. Ben ise bir aileye sahip olduğum halde bir harabeden farksızdım.
Uzun süren bir sessizliğin ardından sigarasını küllüğe yerleştirdi ve "Sen nasılsın?" dedi. Ellerimle oynamayı bırakarak oturduğum armutta biraz daha yayıldım. "İyi değilsin tabii ki de," diyerek devam etti. "Anlat hadi."
Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. "İyiyim ben."
"Bana yalan söyleme küçük cadı."
Dudaklarım iki yana kıvrıldığında "Sonra anlatacağım," dedim. "Şimdi anlatmak istemiyorum."
Sigarasını küllükten aldı ve uzun bir nefes çekti. "Sen beni düşündüğün için mi anlatmıyorsun?" dedi kaşlarını çatarak. En yakın arkadaşım aldatılmışken kendi derdimi ona anlatma fikri kötüydü. Sustum ve sessizliğimle de söylediği şeyi onaylamış oldum.
"Bak, anlat. Ben seni tanımıyor muyum? Şimdi susup akşam kendi kendine sahile gideceksin ve tüm derdini denize anlatacaksın."
Bunu yapmamın tek bir nedeni vardı, çocukluğumdan bu yana olduğuna inandığım bir şeydi. Anlattığım bütün dertlerin, denizin bir dalgasıyla birlikte yok olacağına inanırdım. Çocuktum, böyle bir şeye inanmak saçma olsa bile beni oldukça rahatlatıyordu.
"Ama sen..." diyecektim ki, lafımı böldü.
"Ama ben yok, Heves. Anlatır mısın yoksa kafeyi mi kapattırayım?"
Söylediği şeyle büyük bir kahkaha attığımda ofisin kapısı açıldı ve içeriye dalan kişiye baktım. Pusat'tı.
Pusat, Duru'nun arkadaşıydı ve onu da Duru kadar çok iyi tanırdım. Yani böyle bir durumda benim de arkadaşımdı. Uzun boylu, sarı saçlı, kahverengi gözlüydü. Normalde sarışınları asla beğenmezdim ama Pusat'ı gördükten sonra bu düşüncemden çıkmıştım. Oldukça yakışıklıydı, aynı zamanda da sporcu olduğunu açıkta kalan bicepslerinden anlayabilirdiniz. Üzerine beyaz bir tişört, altına da bol, koyu mavi bir pantolon giymişti. Bol pantolonun yakıştığı adamlardan biriydi.
"Vay vay vay," dedi içeriye girerken. Elleriyle saçlarını dağıttığında ofisin kapısını kapattı. "Heves Hanım da buradalarmış."
"Sen neden geldin?" dedi Duru ters ters. "Ben seni çağırdım mı?"
"İlla çağırman mı gerekiyor?" diye sorduğunda yanımdaki armut koltuğa oturdu ve yanağımdan makas aldı. "Bu kız neden hep böyle?"
Gülmemi engelleyemedim. "Yabani biraz abisi."
"Tamam sus," dedi Duru, gözlerini tekrardan gözlerime dikti. Bu kızdan bir türlü kurtulamayacaktım. "Heves şimdi bize bir şey anlatacak."
"Ay tamam," dedim bıkkınlıkla. Pusat'a döndüğümde kaşlarını çattı. "Bana bak," diyerek devam ettim ve işaret parmağımı suratına doğru uzattım. "Öküzleşeyim deme. Duydun mu beni?"
Şirince gülümsediğinde başıyla onayladı. Derin bir nefes aldım. Öyle söylememin sebebi kendisinin tam bir maço olmasıydı. Bir keresinde bana takık olan bir çocuğu evire çevire dövmüş, hastanelik etmişti. O çocuk hala uslanmamış, takıntılı olmaya devam etse de bunu ne Pusat'a ne de Duru'ya anlatmamıştım.
"Sizden birini bulmanızı istiyorum." dedim dikkat kesilirken. "Benim için önemli biri."
İkisi de birbirlerine saniyelik baktıktan sonra direkt bana döndüler. "Kimi bulalım?" dedi Duru.
"Uras Ata Demir."
"O kim lan?" diyerek öne doğru atıldı Pusat. Tam da tahmin ettiğim gibi olmuş ve yine beni şaşırtmamıştı. Kaşlarımı çatarak ona döndüğüm sırada boğazını temizleyerek arkasına yaslandı. "Tamam, pardon."
"O adamı ne yapacaksın?" dedi Duru, imalı bir şekilde. "Ayrıca nasıl tanımıyorsun?"
"Tanımam mı gerekiyor?" dediğimde artık soğumuş olan kahveme uzandım ve büyük bir yudum aldım.
"O adam dünyanın en ünlü iş adamlarından birinin oğlu," dedi sırıtarak. "Varis Demir'in."
"O kim oğlum?" dedi tekrardan Pusat. "Varis maris, kimmiş onlar?"
"Sen neden susmuyorsun? Buraya bizi delirtmek için mi geldin?" diyerek kızdı Duru.
Pusat tek kelime söylemediğinde aralarına girerek devam ettim. "Dün gece sahile gittim," ve hızla "Merak etmeyin, bir sorun yok. Ailemle atıştım yine." diyerek onları dizginledim. Çünkü ikisi de kötü kötü bana bakmaya başlamışlardı.
"Ee?" dedi Pusat.
"Sonra onu sahilde gördüm, yaralıydı. Neden yaralı olduğunu bilmiyorum. Ona yardım ettim ve çalıştığım hastaneye götürerek yarasına baktırdım."
"Öpüştünüz mü?"
Duru'nun sorusuyla öksürmeye başladığımda kahkaha attı. "Tamam, şakaydı."
"Hayır, öpüşmediler." dedi Pusat, sert bir şekilde. "Şakan da komik değilmiş ayrıca."
"Bazen gerçekten abimiz olduğunu düşünüyorum ama benden bir yaş küçük olduğun aklıma geliyor." diyerek konuştu Duru. Kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda Pusat'ın delici bakışlarını üzerinde hissedebiliyordum. Duru yirmi altı yaşındaydı. Yani aralarında en küçük bendim.
"Resim okuluna alınamadım, ailem yüzünden onların kabulünü reddetmek zorunda kaldım fakat Uras ne yaptıysa okula geri alınmışım, sabah eve bir zarf geldi, içinde de bir bildirge vardı."
"Tamam... o halde gidiyoruz." dedi Duru. Meraklı gözlerle ona baktığımda "Nereye?" diye sordum.
"Sen bu adama ulaşmak istemiyor musun?" dediğinde buz gibi olan kahvesini tek dikişte bitirdi. "Holdinge gidiyoruz." Ayaklandığı sırada direkt Pusat'a döndüm, durdur şunu der gibi bakmaya başladım. Bu kadar hızlı olacağını düşünmüyordum.
"Saçmalama," dedim kolundan tutarak. "Gidip ne diyeceğim?"
"Teşekkür edersin."
"Hayır, hazır değilim." dediğimde Pusat "Görücüye çıkmayacaksın, Heves." dedi.
Duru kahkaha attığında homurdanarak çantamı aldım ve ayağa kalktım. "Bazen size bir şeyleri anlatmanın çok yanlış olduğunu düşünüyorum."
"Düşünüyorsun sadece." dedi Duru, ardından ofisten çıktığında ben de peşinden direkt çıktım.
Duru çalışanlara birkaç bir şey söyledikten sonra kafenin dışına geçtik. Beyaz bir Range Rover direkt olarak önümüze getirildiğinde Duru sürücü koltuğuna oturdu, ben ise yanına geçtim. Pusat da motosikletini burada bırakarak arabaya bindiğinde arkamızı dönerek ona baktık. "Sen motorunu bırakıp arabaya mı bindin?" diye sordum.
"Yağmur yağacak, kayayım mı yoksa? Düşüp kafamı gözümü mü patlatayım?"
Duru ile birlikte aynı anda parmaklarımızı yumruk yapıp dişlerimize vurduk. En son böyle bir şey söylediğinde kendisini hastanede, bacağı kırık bir şekilde bulmuştuk. "Salak," diye konuşurken önüme döndüm. "Şom ağzını açma artık."
Bu araba Duru'ya aitti. Kendisi çalışıp, didinip almıştı. Kimseye borçlanmadan, kimsenin yardımını almadan tek başına üstesinden geldiği tonlarca şey vardı. Kafesinin başka şubeleri çeşitli yerlerde de açılmıştı ve müşterisi de çoktu. Bunların çoğunu halası sayesinde başarsa da kendisi de oldukça başarılıydı.
Üniversitede bilgisayar mühendisliği okumuştu ama kendi hobisini yapmaya karar vererek böyle bir işe girdi. Hem elinde mesleği vardı hem de hobisini yaparak gereğinden fazla para kazanıyordu.
Şiddetli bir gök gürültüsü olduğunda irkilerek elimi damağıma koydum. Çok ani olduğu için korkmuştum. Boş yolda ilerlemeye devam ediyorduk ama Duru ne bir konum açmıştı ne de başka bir şey. Şaşkınlıkla ona döndüğümde "Sen nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Araştırmacıyım kızım ben," dediğinde direksiyonu aniden sağa çevirdi. Ani hareketiyle neredeyse koltuk değiştireceğim sırada sırıtarak bana baktı ardından dikiz aynasına doğru gözlerini çevirdi.
"Lan oğlum," dedi Pusat, sabır dilercesine. "Böyle şeyler yapma bak."
"Korktun mu, koca oğlan?"
"Ben sürmediğim sürece tabii korkarım. Hele ki senin gibi bir deli kullanıyorsa hayli hayli."
Duru yüzünü buruşturdu. "Ben ikinizi bir asfalta gömerim," dediğinde direkt Duru'ya döndüm. "Ben sanki araba sürmeyi biliyorum." Biliyordum ama oldukça acemiyim... Trafiğe çıksam yüksek ihtimalle insanların bana karşı olan küfürlerini duymaktan başka bir şey yapmazdım.
Samimi bir şekilde gülümsediğinde boşta olan eliyle bana doğru uzanarak çenemi okşadı. "Yerim seni, kadın," dedi. "Lafım sana değil, o arkada oturan dağ ayısına."
"Yalancıya bak," dedi Pusat, onu bana kötülemeye çalışırken. "Çoğul konuşma o zaman, Heves'i bebek mi sandın sen, sana inansın?"
"O benim bebeğim," dedi Duru, daha fazla kendini tutamayarak bana doğru uzandı ve yanağımdan öptü. "Elli yaşına da gelse bebeğim kalacak."
Duru ile yanyana durduğum her an gülümsemeden duramıyordum. Bana şu hayatta gerçekten değerli olduğumu hissettiren iki insandan biriydi. Diğeri ise Pusat'tı. Tabii Pusat'ın beni ne kadar çok sevdiğini bilsem de bunu aslında hissetmem zordu. Kendisi duygularını göstermekten nefret ederdi.
Bir müddet daha ilerlemeye devam ettiğimizde derin bir nefes alarak bakışlarımı cama çevirdim. Arada bir gök gürüldüyordu ama hala yağmur yağmamıştı. Yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğun ardından görüş açıma giren üç ayrı gökdelen vardı. Cama yasladığım başımı geriye doğru çektiğimde şaşkınlıkla "Çüş!" dedim.
"Bu ne lan?" dedi Pusat, yine bizi şaşırtmayarak tepkisini koymuştu.
"Neye benziyor?" dedi Duru. "Acaba neye benzettin, çok merak ediyorum."
"Ya biz neden geldik?" dedim heyecanımı belli etmemeye çalışarak. Üst kısımda bulunan aynayı açarak saçımdaki bandanayı düzelttim, göz altlarıma dolabilme ihtimali olan kapatıcıyı parmaklarımla tekrar dağıtarak aynayı kapadım. "Ben çok heyecanlandım."
"Asıl sorman gereken biz neden buraya geldik değil, içeri nasıl gireceğiz olmalı," dedi Pusat. "Bizim halimize bak, bir de kapıda duranlara," Onun demesiyle giriş kısmına baktım ve oldukça iri yarı olan güvenlikleri, o güvenliklerin önünde de birkaç kadın ve adam gördüm. Hepsi oldukça şık giyimliydi, bizim aramızda ise tek Duru öyleydi.
Duru'ya dönüp baktığımda eline aldığı küçük aynayla dudaklarına kırmızı ruj sürmeye başladı. "Avcı olma vaktim geldi." dedi.
Aldatılan her kadın böyle miydi acaba?
"Dikkat et, avını senden önce kapıp parçalamayayım."
Pusat'ın lafına minik bir kahkaha attığımda arkamı dönerek beşlik çakmasını istedim, o ise bönbön bana baktı. "Tamam, çakma. Sana çakan biri olur elbet."
Duru, elindeki telefonu açarak rastgele tuşlara basıp bana ekranı çevirdiğinde yazan şeyi görmemle kendimi tutamadım ve gülmeye başladım.
h'si büyük Heves
LADLJDWQKPDİLİALDAİŞWFŞFKF
Kendi içimde beni neden öyle kaydettiğini düşünmüştüm ve yıllarca buna bir cevap bulamamıştım. Dudaklarına sürdüğü ruj yüzünden gülmesini telefon üzerinden yapıp bana haber vermişti, güldüğünü bilmemi istiyordu. "Hasta," dedim gülüşlerimin arasında. "Dişlerine mi bulaştı yoksa?"
Otuz iki dişini de bana gösterdiği sırada "Bulaşmış mı?" diye sordu, cıkladım. Bu kadın gerçekten çok tuhaftı. Araba tam olarak holdingin yanında değildi, buraya arabayı sokamıyorduk çünkü daha dışına bile giremeden bir sürü güvenlik olduğu gibi bariyer de vardı. Öylece arabada oturmaya devam ettiğimiz sırada "Ee?" dedim sorgular şekilde. "Böyle oturacak mıyız?"
Duru bana döndü. "Sen gidiyorsun, biz seni bekliyoruz. Dönüşünde de bunu kutluyoruz."
"Neyi kutluyoruz?" dedi Pusat, kendini öne doğru atarken.
"Heves'in girişimciliğini."
"Yok," dedim kaşlarımı kaldırarak. "Biraz daha sizinle durursam kafayı sıyırırım, ben gidiyorum." Arabanın kapısını açtım, bir ayağımı dışarı çıkartmıştım ki geri tamamen içeri girip kapıyı kapattım. Daha adamın burada olup olmadığı bile belli değildi, hem gidip ne diyecektim?
"Yok," dedim yine. "Gitmiyorum, hadi gidelim ve kutlama yapalım."
"Neyi kutlayacağız?" dedi yine Pusat.
"Girişimsizliğimi."
"Gitsene, Heves," dedi Duru, beni kolumdan tutup sarstı. "Ne duruyorsun? Git ve teşekkür et." Sanki çok seksi bir durummuş gibi role girerek söylemesi yüzümü buruşturmama neden olduğunda aynısını Pusat da yapmıştı. Pusat ile birbirimize bakarak "Hadi gidelim." dedik ve bir saniye bile beklemeden arabadan indik.
Duru tek başına arabada kaldığı için başını eğip camdan doğru bize baktığında havanın oldukça serin olduğunu üşümemle anlamıştım. Hala gök gürüldüyordu ama yağmur falan yağdığı yoktu. Güneş çoktan batmıştı, sokak lambaları etrafı aydınlatıyordu. Çalan telefonumu çantamdan çıkarttığımda istemsizce etrafıma bakınarak telefonuma döndüm. Annem arıyordu. Aramasını cevaplamadan meşgule attım ve direkt mesaj kısmına girerek Duru'nun yanında olduğumu yazıp gönderdim.
Telefonu kapatarak çantama geri attığımda "Sen nereye?" dedim Pusat'a doğru.
"Ne bileyim oğlum, sen inince ineyim dedim."
"İyi," deyip derin bir nefes aldım. "Lütfen atışmadan durun, hemen geleceğim, tamam mı? Belki burada yoktur bile, çabuk gelirim."
Göz kırptı ve tekrar yanağımdan makas alarak etrafa bakındı. Arabada bunaldığı kesindi, normalde motosikletten inmeyen bir insanın arabada dakikalar geçirmesi can sıkıcı olabiliyordu.
İçeriye nasıl gireceğime dair en ufak bir fikrim yokken ara sokaktan çıkıp caddeye doğru ilerledim ve bariyerin önünde durdum. Her iki yanda da güvenlik kulübesi vardı, ikisinin içinde de üç kişi bulunuyordu. Bizimkilerin durduğu yer holdingin bahçesinin kenarlarında duran duvarın arkasındaydı.
Başımı hafifçe öne doğru götürerek gizli olmaya çalışıp içeriye doğru baktım. Bahçesi bile oldukça büyüktü, tam ortada da dev bir süs havuzu vardı. Süs havuzunun yan tarafında bulunan birden fazla siyah spor arabalar mevcuttu. Kalp atışlarım hızlandığında omuzlarımdaki çantamı düzelterek açık kahve tonlarındaki bandanamı tekrardan çıkartıp taktım. Perçemlerimi bandananın dışında bırakarak alnıma doğru süzülmesini sağladım.
Telefonum sürekli olarak çalmaya devam ediyordu, eve gittiğimde yine oluşacak kavgayı biliyordum ama umurumda değildi. Saat akşam altıya gelmişti. Kendi kendime ileri geri yürümeye başladığımda düşündüm. Onu burada bulursam dönüp ne diyeceğimi, ona nasıl teşekkür edeceğimi içimden taklit ettim.
"Sana yardım ettiğim için mi bunu yaptın?"
Yok, sil. Sanki hesap soruyor gibi oldu.
"Yardımın için çok teşekkür ederim, hiç gerek yoktu."
İçimden konuşmak yerine ileri geri yürümeye devam ederken dışımdan konuşuyordum. Kimse de garipseyip bakmıyordu, beni görmezden gelerek yürümeye devam etmişlerdi. En sonunda dayanamayarak olduğum yerde durdum, sanırım tamamen anlık gelişmesini beklemeliydim çünkü bu şekilde düşününce aklıma garip garip cümleler geliyordu.
Tam o sırada bir ses duydum, duyduğum sese döndüğümde ise bu kişinin Melih olduğunu gördüm. Bana takıntılı olan, Pusat'ın ağzını yüzünü dağıttığı o çocuk. Her ay düzenli olarak karşıma çıkıyordu. Ağzının payını defalarca kez almış olmasına rağmen bu çocuktaki azime şaşıp kalıyordum.
"Heves." dedi tekrardan, bana doğru yaklaştığında kendimi geriye doğru çektim. "Neden konuşmuyorsun benimle?"
Bazen onu görmemek için okula bile gitmiyordum, öyle rahatsız ediyordu. Kaşlarımı çatarak "Sen hala usanmadın mı?" diye sordum. "Neden sürekli karşıma çıkıyorsun? Daha ne kadar dayak yemen gerekiyor?"
Öfkeyle dişlerini sıktığında "O arkadaşına mı güveniyorsun?" diye sordu. "Güvenme bence, ona çelmesini çok fena takacağım."
Yüzünde çözemediğim bir gizem vardı, kolundan tutarak onu köşeye doğru çektiğimde hastalıklı bakışlarını üzerimden asla çekmiyordu. "Ona dokunayım deme, Melih."
"Seninle adam gibi konuşup tanışmak istedim," dediğinde elimi kaldırarak onu susturdum. "Taciz ederek mi?" dedim dişlerimin arasından. "Seni en başında güzelce uyardım, sen ne yaptın? Reddedilmeyi yediremedin ve bana baskı uyguladın."
"Ben bir şeyi istersem alırım," dedi pis pis sırıtarak. "Ve seni istiyorum, böylelikle alacağım."
"Bak..." dedim ve işaret parmağıyla göğsüne vurdum. "Benden uzak dur, tamam mı? Ya git, başka kadın mı yok?"
"Benim gözümde yok."
Gözüne sıçayım, Melih.
"İyi," dedim yüzümü buruşturarak. "Kendi hayal dünyanda yaşamaya devam et."
Melih ilk başlarda masum olarak gözükse de sonradan onun hakkında birçok kötü şey öğrenmiştim. Mafya bir babaya sahip olduğunu ve kendisinin de babasının yolundan gittiğini biliyordum. Böylesine bir adamın Pusat'tan dayak yemesi oldukça kötüydü. Pusat kendini koruyabilirdi fakat hiç düşünmediği bir anda darbe yerse afallardı.
Onu tanıdığımdan beri, dayak yiyeceğini bilse dahi ona karşı gelen on beş kişiye de korkusuzca girişirdi. Öleceğini de bilse karşı tarafa hasar vermeden asla pes etmezdi. Ve şu an Melih'in burada olduğunu öğrenirse olacakları düşünemiyordum. "Git." dedim direkt.
"Benimle geleceksin," dediğinde gözlerine bakmaya başladım. Göz altları oldukça morarmış, gözleri kıpkırmızıydı.
"Sen bir şey mi kullandın?" diye sordum merakıma yenik düşerek.
Soruma cevap vermedi ve söylediği şeyi yineledi. "Benimle geleceksin ve beni bir kere adam gibi dinleyeceksin."
Neyini dinleyecektim acaba? Söylediği şeyleri tamamen ezberlemiştim; bana bir şans ver, yanımda dur, yemeğe çıkalım, erkeklerden uzak dur ve daha bunun gibi nice saçma sapan şeyler söylüyordu. Normal biri olduğunu asla düşünmüyordum ki şu anda da bir şeyler kullandığı belliydi. Bakışları diğer günlere nazaran daha bir korkunçtu.
"Gelmeyeceğim," dediğim anda kaşlarını çatarak etraftaki kimseyi umursamadı ve sertçe kolumdan tuttu. Acıyla inlediğim sırada kolumu tuttum, sıkışı o kadar kuvvetliydi ki direkt moraracağına emindim.
"Koçum kız gelmeyeceğim diyor,"
Duyduğum ses ile bakışlarımı yan tarafıma çevirdiğimde gördüğüm kişi kolumdaki tüm acıyı silip attı.
Uras, üzerinde bulunan, iki düğmesinin açık olduğu siyah gömleğinin kollarını sıvayarak bize doğru kendinden emin adımlarla geliyordu. Bulunduğum durumu anlık olarak unuttuğumda gülümsedim fakat bu kısa sürdü. Gülümsememi direkt suratımdan sildiğimde Melih'in alaylı ama sinirli gülüşü kulaklarıma doldu.
"Neyi zorluyorsun?" dedi Uras bu sefer de. Siyah gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamıştı, minimal dövmeleri gözler önüne seriliyordu.
"Sana ne lan?" dedi Melih ters ters. "Sana mı soracağım?"
Öylece Uras'a bakakaldığımda gözünü bir an olsun Melih'ten ayırmıyor, bana bakmıyordu. Kaşlarını çatmaya başladığı sırada bakışlarını üç gökdelene çevirdi ardından tekrar Melih'e baktı. "Benim şirketimin önünde," dedi dişlerinin arasından. "Hele ki bir kadını," Bir adım daha atarak tam karşımda durdu, Melih'e bakmaya devam etti. Boyu benden epeyce bir uzun olmasıyla birlikte Melih'ten de birkaç santim uzun olmalıydı. "Zorla tutup götürebileceğini mi düşünüyorsun?"
Uras'ın arkasına baktığımda kalkık olan bariyerin altında siyah bir son model Mercedes G gördüm, sertçe yutkundum. Bu araba onun muydu acaba?
Tek derdin keşke bu olsa.
Melih onu umursamadığı sırada kolumdan hızla çekerek beni götürmeye kalkıştığında son anda düşmekten kurtuldum. Acıyla istemeden dudaklarımın arasından bir inilti çıktı, kolum inanılmaz acıyordu. Bileğimi değil, tam olarak kolumu tutuyordu. "Yürü Heves." dedi öfkeyle solurken.
Melih adımı söylediği an Uras'a döndüm ve ilk kez bakışları bana kaydı. Beni gördüğü anda tanımış olacak ki kaşlarını çatarak Melih'e doğru yöneldi. O sırada onu durdurmak için bir zamanım olmadı çünkü her şey o kadar hızlı gelişti ki, Uras, Melih'in omuzundan tutup kendine çevirdiği gibi yüzünün ortasına sert bir yumruk geçirdi.
Melih, yediği darbeyle kolumu serbest bıraktığı sırada geriye doğru savrularak kaldırımın boşluğuna bastım ve tam düşecekken Uras hızla kolumdan yakaladı. Dilim tutulmuş, tek kelime söylemeyerek ona baktığım sırada Melih'in aniden ona doğru gelen yumruğunu tahmin etmiş gibi havada yakaladı, kolunu olabildiğince sert şekilde çevirdi.
Kaşlarım şaşkınlık ve korkuyla havalandığı sırada Melih'in kolunun kırılabileceğini düşündüm ve elimi ağzıma dayadım. "Dur!" dedim Uras'a doğru. Deliye dönmüş gözleriyle Melih'in kolunu sıkıca tutmaya devam ediyordu.
Uras beni dinlemedi, Melih yüzünü buruşturarak ondan kurtulmaya çalışıyordu ama bu imkansızdı. "Ne oldu?" dedi Uras, alaylı bir tonlamayla. "Hadi, karşılık versene bana."
"Uras," dedim ve koluna yapıştım. "Bırak, gitsin."
Bakışları bana döndüğünde çenesinin sinirden kasıldığını gördüm, Melih'i sertçe bıraktığında ise derin bir nefes aldım. "Bir daha," dedi Uras, öfkeyle solurken. "Bu kızın bir metre yakınına yaklaşmayacaksın."
Tam o sırada birden Pusat'ın sesi kulaklarıma doldu, arkasından ise onu durdurmaya çalışan bir adet Duru vardı. "Lan!" dedi Pusat, Melih'e doğru koşarken. Daha ben ne olduğunu anlayamadan Melih'e kafa atan Pusat'ı gördüğümde minik bir çığlık attım.
"Lan, Pusat! Dur!" diyerek onu tutmaya çalışan Duru'yu gördüm. "Bir şey yapsanıza, öldürür bu onu!"
"Haklı," dedim, Uras'a dönerek. Film izler gibi onları izliyorduk, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi. "Öldürür." Ardından kendime gelmiş gibi aydınlanarak "Öldürür!" diye bağırdım ve ona doğru koştum. "Pusat!"
Pusat, Melih'in yumruklarından bir tanesini yemişti ve dudağının kenarı kanıyordu ama diğer hiçbir yumruğu yemeyip kolayca kaçmıştı. Onu en sonunda yere yatırarak üstüne çıktığı sırada direkt yanında bittim.
"Ben sana demedim mi," dedi Pusat, öfkeden sesi titriyordu. "Bu kıza yaklaşmayacaksın diye." Bir yumruk daha attı Melih'e. Onu omuzlarından tutup çekmeye çalıştım ama bu pek mümkün sayılmazdı. En sonunda dayanamayıp Uras'a bakarak "Güzel mi oradan!" diye bağırdım.
Ne dediğimi kestiremeyerek öylece bakmaya devam ettiğinde arkasına doğru hareket yaptı ve birkaç takım elbiseli adam bize doğru koşarak geldiğinde Duru'yu kolundan tutup kenara çektim.
Adamlar zar zor Pusat'ı ondan ayırmıştı. Derin nefesler alarak hala Melih'e küfürler yağdırmaya devam ettiği sırada Melih'in ağzından kan akıyordu ama o hala sırıtıyordu. "Pes etmeyeceğimi öğrenemedin mi, koca oğlan?" diyerek konuştu ve hemen ardından kaldırıma doğru ağzından akan kanı tükürdü.
"Lan oğlum, sokarım senin pes edip etmemene!" diye tekrar parladı Pusat, ona doğru uzanmaya çalıştı fakat güvenlikler onu tutmaya devam ediyordu. Kendimi tutamayarak yanlarına doğru gittim ve güvenliklere bakıp başımı salladığımda geri çekildiler. Pusat'ın öfkeden inip kalkan göğsünü gördüğümde sakinleşmesi adına kolundan tuttum. Güvenlikler çoktan Melih'e doğru yönelerek bize karşı ilgilerini bırakmışlardı.
"Tamam, sakin ol artık."
Bana döndüğünde ondan uzaklaştım.
"İyi misin?" diye sordu korku dolu gözlerle, her yerimi incelemeye başladı.
"İyiyim," dediğimde kolumun acısından bahsetmemek istiyordum ama morluğu görmüştü. "Onu bu sikik yaptı, değil mi?"
"Tamam, Pusat," diyerek derin bir nefes aldım ve onun elinden tutarak Duru'nun yanına doğru çekiştirdim. "Sen de iyice kavgacı oldun, çok kızacağım sana."
Bu dediğime güldüğünde ben de kendimi tutamayarak gülmeye başladım ama bu yanyana duran Uras ve Duru'yu görünce direkt silindi. İkisi de pür dikkat bizi izlerken bakışlarımı saniyelik arkama çevirdim. Güvenlikler Melih'i yerden kaldırarak onu buradan uzaklaştırıyorlardı. O sırada Pusat'ın anlamsızca Uras'a baktığını gördüm.
"Sen kimsin?" dedi Pusat, gözlerini kısarak.
Uras'ın buz gibi olan bakışları Pusat'a kaydı. "Uras," dedi. "Ya sen?"
"Pusat."
"Evet, tanışma faslınız bittiyse biz artık gidelim." dedim direkt aralarına girerek. O sırada Duru'nun kaşlarını birkaç defa havaya kaldırdığını gördüm. Onun bu hareketini görmezlikten gelerek derin bir nefes aldım. Melih'i çoktan göndermişlerdi, insanların bakışları artık bizim üzerimizde değildi.
O sırada bir takım elbiseli adamın bize doğru geldiğini görerek aradan çekildim ve Pusat'ın yanına geçtim. Orta yaşlarda olduğunu düşündüğüm kişi Uras'ın kulağına doğru eğildiği sırada Uras direkt olarak arkama baktı. "Götürün." dedi fısıltıyla ama o kadar dikkat kesilmiştim ki söylediğini bile kolayca duymuştum.
"Kusura bakmayın, Uras Bey," dedi Duru, "O yavşak bazen böyle aksilikler çıkartabiliyor."
Uras, Duru'ya dönerek değerlendirici bir bakış attı ardından "Burada kalmayın, size bir kahve ısmarlayayım." dedi. Başımı hızla Duru'ya çevirerek olumsuz anlamda salladım ama o beni umursamadı ve imalı bir şekilde gülümseyerek yandan bana baktı. "Tabii," dedi. "Olur."
Uras, elini ileriye doğru uzattığında Duru direkt bana döndü ve öpücük attı ama kaşlarımı çatarak gözlerimi ondan aldım. Duru yürümeye başladığında Uras'a bakmamaya çalışarak hızlı adımlarla yanına ilerledim. Kolunu tutup çekiştirerek "Kızım sen neden tutmuyorsun Pusat'ı?" dedim fısıltıyla.
"Yav tutabildim mi?" dedi o da benim gibi fısıldayarak. "Ben gözlerimle ava çıkmıştım, bir baktım bu deli koşuyor. Peşinden koştum ama her şey için çok geçti." O kadar hızlı konuşmuştu ki ardından derin bir nefes aldı. "O geri zekalı sana zarar verdi mi?" dedi gergin bir şekilde.
"Hayır, vermedi." diyerek önüme döndüm.
Uras ve Pusat direkt olarak arkamızdan geliyordu, ikisinin şu an yanyana durması içimi nedensizce bir tedirginliğe sürükledi. Pusat, dışarıya karşı çok soğuktu ve Uras'ın en ufak kelimesini terslemesinden korkuyordum.
Süs havuzunun oraya geldiğimizde kıyafetimden dolayı yargılayıcı bakışları üzerimde hissettim. Oysa ki gayet normal giyinmiştim. Tabii burada bulunan kadınların aksine biraz fazla basit kaçıyordum. Hepsinin üzerinde kısa mini elbiseler, yüksek topuklu ayakkabılar vardı. Adamlar da o şekilde takım elbiseleriyle parıldıyordu.
Tam olarak girişe geldiğimde dönen otomatik kapının önünde iki tane güvenlik vardı. Üç tane bitişik duran gökdelene bakarak uzun bir iç çektim. Buranın dışı böyleyse kim bilir içi nasıl olurdu. Duru hızına yetişemeyerek merdivenleri çıktı ve güvenliklerin tam karşısında durduğunda ben de peşinden gittim.
"Randevunuz mu vardı?" dedi güvenliklerden gözlüklü olan.
Duru direkt "Yok." dediğinde güvenlik öne doğru atıldı. "Sizi içeri alamayız hanımefendi, üzgünüm."
Bir saniye bile geçmeden Uras'ı yanımda gördüğüm sırada güvenlik önümüzden çekilerek "Kusura bakmayın, Uras Bey," dedi. "Buyrun."
Uras hafifçe sırtımdan beni iteklediğinde arkamı dönüp Duru'ya ve Pusat'a baktım. Pusat, gözlerini sırtımdaki ele kitlerken Duru güvenliğe doğru "Bak içeri giriyorum." diyerek konuştu. Onun bu haline güldüğümde dönen kapıdan geçerek içeriye girdik ve turnikeden geçmek yerine direkt olarak yanından ilerledik.
Şaşkınlıkla gözlerim büyüdüğünde dışarının içeriden bin kat daha büyük olduğunu gördüm. Tavanda belki de milyon lira edecek değerde bir avize asılıydı, yerler beyaz rengin bir mermeyle kaplıydı ve parıldıyordu. Resepsiyonun bulunduğu kısım bile oldukça uzun bir yeri kaplıyordu, birkaç çalışan vardı.
Etrafta koşuşturan insanlar bizden oldukça uzaktı. Hepsinin özenle giyimi arasında bizim sadeliğimiz oldukça göze batıyordu. İleride bulunan camla kaplanmış bir asansör gördüm, burası oldukça büyük olduğu gibi yüksekti.
Merdivenlerin basamakları bile camlıydı ve her kat aşağıya bakıyordu ve her katın bulunduğu yerde aşağıya düşülmemesi için birer file konulmuştu. Gözlerimin önüne serilen bu devasa iş yerini güzelce inceledikten sonra Uras'a döndüm.
"Teşekkür ederim," dedim çekingen bir şekilde. Gerçekten adamla ilk karşılaşmamızın bu şekilde olmasını asla düşünmediğim gibi istemiyordum da ama olmuştu. "Bu şekilde karşılaşmak istemezdim, gerçekten seni bunlarla uğraştırdığım için üzgünüm."
"Asıl ben üzgünüm," dediğinde olduğu yerde durdu ve bana döndü. "Böyle bir şeyi yaşadığın için."
Bakışları o kadar sıcaktı ki içimin ısındığını hissederek samimi bir şekilde gülümsedim. Gözlerime bakmayı sürdürdüğü sırada utanarak gözlerimi kaçırdım ve arkamı dönüp baktığımda Duru ve Pusat'ın olmadığını gördüm. İçimden bir küfür savurduğumu düşünürken o küfürü istemeden de olsa dışa vurmuştum.
"Ne oldu?" dedi Uras, meraklı gözlerle bana bakarken. Ardından etrafta gözlerini gezdirdiğinde iki salak arkadaşımın olmadığını görüp tekrar bana döndü. "Arkadaşların," dediğinde gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Gitmişler."
"Ya," dedim sonda ki a harfini uzatarak. "Nereye gitmişler?"
"Sor istersen," dediğinde boğazımı temizleyerek çantamdan telefonumu çıkarttım, Duru'nun ekranına gelerek bir mesaj yazdım. O sırada da Uras'ın başına bir kadın gelmişti ve ona bir şeyler anlatıyordu, duyduğum kadarıyla iş ile ilgiliydi.
d'si büyük Duru
Seni parçalayacağım, duydun mu beni?
Derin bir nefes alarak yazmaya devam ettim.
O deliye sahip çık, kendini durduramaz, gider Melih'i vurur bak.
Anında çevrimiçi oldu ve cevap yazdı.
d'si büyük Duru
Sus ve anın tanıdını çıkar. Ve evet, bu deli kafayı yiyor. Şimdi de Cenk'i öğrendi, baskına gidiyoruz.
Ne baskını?
Ne bileyim, beni götür dedi ben de götürüyorum. İki onu da döver rahatlar, merak etme sen.
Telefonu hızla kapatarak çantama geri koyduğumda bazen gerçekten arkadaşlarımın çok fazla sorunlu olduğunu düşünüyordum. Olduğum yerde sallanmaya başladığım sırada sarı saçlı genç kadın Uras'a doğru "Tamamdır Uras Bey," dedi gülümseyerek. "Toplantınızı yarına erteliyorum," Uras başıyla onayladığında devam etti. "Peki ya Japonlara ne diyeyim?"
"Anlaşmanın iptal olduğunu söyle."
Kız hızla başıyla onayladığında elindeki dosyayı kapatarak yanımızdan ayrıldı. Uras'ın bakışları bana döndüğünde saniyelik dudaklarıma baktı ardından sırıtarak gözlerime baktığında "Neden öyle sırıtıyorsun?" diye sordu.
İstemsizce parmaklarımı dudaklarıma götürdüm ve yüzüme eklediğim sırıtışı direkt silerek "Sırıtıyor muyum? Hiç farkında değilim." Diye konuştum.
"Sırıtışından anladığım kadarıyla buradan pek hoşlanmadın." Sırıtışımdan hoşlanmadığımı nasıl anlamıştı merak ediyordum. Ve evet, burası bana göre fazla elit kaçıyordu. Hem de Uras ile konuşurken her bir kadının gözleri benim üzerimdeydi, kahve molasında konuşacakları bir dedikodu malzemesi çıkmıştı.
Elimi kaldırıp "Hayır, hoşlandım, yani... Öyle değil. Tamam, biraz kafam karışık." diyerek saçmaladım.
"İlk karşılaştığımız yere gidelim mi?" diye sordu birden. Bu teklifi şaşkınlığımı ortaya çıkarttı. Dağınık olan saçlarıyla oldukça yakışıklı gözüküyordu. Sanat eseri gibi adamdı, ressamı da ben olmak isterdim, dermişim.
"Yok ben seni tutmayayım," dedim başımı omzuma eğerek. "İşin başından aşkın, seni fazlasıyla rahatsız ettim."
"Etmedin."
Oldukça ciddi bir şekilde söylediği sırada nefesimi tuttuğumu neredeyse nefessiz kalmak üzereyken fark etmiştim. Birkaç saniye öylece durduğumuz sırada "Tamam," diyerek onayladım. "Gidelim o halde."
Gülümseyerek bana baktığında kısılan gözleriyle çok şirin olmuştu. "Seni biraz bekleteceğim, son birkaç onay yapmam gerekiyor."
"Tabii..." dedim gülümseyerek. "Bekliyorum."
Başını yavaşça öne eğdiğinde koşar adımlarla yanımdan ayrılarak asansöre doğru ilerlemeye başladı. Etrafıma bakındığım sırada ileride bulunan deri koltuklara ilerleyerek oturdum. Uras'ın, Melih'e karşı yaptığı şey beni nedense kötü hissettirmişti. Onunla bambaşka bir şekilde karşılaşmak isterdim fakat o geri kafalı yüzünden çok saçma şeyler dönmüştü.
Beklemeye devam ettiğim sırada eskiz defterimi bulmak için çantamı açtım fakat defteri göremedim. Anlık bir panik beni sardığı zaman bütün çantayı boşalttım ama defter falan yoktu. Oturduğum yerden hızla kalkarak beyaz mermere bakmaya başladım ve gözlerimle defteri aradım. Hiçbir yerde yoktu. Panik halinde çıkışa doğru koştum ve holdingi direkt terk ederek merdivenleri indim.
Her bir köşeye bakıyor, defteri bulmaya çalışıyordum ama görebildiğim tek şey sert bir zemindi. Başka hiçbir şey yoktu. Büyük bariyerin oraya doğru gelerek yanındaki kapıya geçtim ve direkt dışarı çıktım. Kaldırımın köşelerine, yola doğru baktım ama yoktu. Defterim kaybolmuştu ve o defter benim için çok önemliydi.
Çocukluğumu, bütün acılarımı ve mutluluğumu yansıttığım bir defterdi. Daha öncesinde kaybolmuştu ama onu bulan bir adet Uras vardı, fakat şimdi onu bulabilecek bir Uras yoktu.
Yaklaşık on beş dakika süren bir aramanın sonunda pes etmiş şekilde kollarımı göğsümde birleştirdim. Büyük ihtimalle Melih ile yaşanan hengamede düşmüştü ve onu bulan birisi alıp götürmüştü. Bir defter neden çalınırdı onu da anlamıyordum.
Çıktığım gibi geri içeriye girdiğimde süs havuzunun orada bekleyen, siyah bir Mercedes G vardı ve etrafı gözleriyle tarayan bir adet Uras.
Uras'ı gördüğüm sırada ona doğru ilerlemeye başladım ama her ne kadar gülümsemeye çalışsam da bunu beceremedim. Düşmüş omuzlarımla ilerlerken yağmur bir sprey edasıyla yağmaya başlamıştı. Tam olarak arabanın önüne geldiğimde, Uras meraklı gözlerle bana baksa da hiçbir şey söylemedim ve bir korumanın kapımı açmasıyla hızla arabaya bindim.
Uras da direkt şoför koltuğuna bindi ve saniyelik olarak bana baktı ardından gaza basarak bizi buradan uzaklaştırdı.
-
Arabada tek kelime konuşmadık, çekingenliğimi sürdürüyordum, aynı zamanda da kaybolan defterim için mutsuzdum. Uzun bir iç çektiğim sırada arabayı direkt olarak park etti. Sahilde kimsecikler yoktu, saatin geç olmasından kaynaklı olabilirdi.
Sakin dalgalara doğru baktığımda o gün tekrardan gözlerimde canlandı. Uras'ın bana seslendiği, sarhoş adamın saldırısına uğradığım. Sarı, demişti bana. Sarı kelimesinin yanına da laciverti eklemediğim için kızdığını belirtmişti. Sanırım kendisi de Fenerbahçeliydi.
Arabadan inerek kolunda siyah bir ceket tutmaya başladı ama onu üzerine giymedi, ben de arabadan indim ve derin bir nefes alarak temiz havayı içime çektim. Üzerindeki siyah gömlek, siyah pantolonla duruyordu. Hava akşam olduğu için bir tık serinlemişti ama onun üşüdüğünü düşünmüyordum.
Yanıma geldiğinde elindeki ceketi bana uzattı ve önce elindeki cekete ardından da gözlerine baktım. "Gerek yok, sen üşürsün." dedim direkt. Dudakları keyifli bir şekilde kenara kıvrıldığında "C harfi gibi duruyorsun üşüdüğün için, giy işte." dedi. Onun bu dediğiyle birlikte gerçekten de üşüdüğüm için iki büklüm olduğumu fark ederek hemen dikleştim.
"Çok yaratıcıymışsın," dedim elinden ceketi alarak. "Harfler konusunda."
Yavaşça omuz silkti ve ellerini pantolonun cebine yerleştirerek kumlara doğru ilerlemeye başladı, ben de üzerime siyah ceketi giyerken peşinden gittim. Kumların yumuşaklığı oldukça fazlaydı, beyaz ayakkabılarımın içi çoktan kumla dolmaya başlamıştı ama umurumda değildi.
Sakin dalgaların bir tık uzağına geldiğimizde dönüp birbirimize baktık ve o an hiç tahmin etmediğim bir şey söyledi. "Taş sektirmeyi biliyor musun?"
"Nasıl yani?" diye sordum ve gözlerimi istemsizce ayak ucuma çevirdiğimde birkaç küçük çakılın olduğunu gördüm. Yere doğru eğilerek orta boyutlarda bir taş aldı ve taşı bana doğru tutup ardından hızlı bir şekilde denize attı. "Böyle."
"Ama ben hiçbir şey görmedim ki."
Güldü. "Ben de görmedim."
"Olsun, güzelmiş," deyip yere uzandım ve bir taş alarak onun yaptığı gibi hafif yana doğru eğildim. Taşı son gücümle attığım sırada sadece lops sesi çıktı ve taş olduğu yere gömüldü. "Değilmiş." dedim atamadığım sırada.
"Kendini çok eğiyorsun, hafif eğileceksin." diyerek beni bilgilendirdi ve eline başka bir taş alarak bana gösterdi. Onun attığı taştan lops sesi çıkmadığı için yine yapabildiğini kolayca anlamıştım. Şu an akşamın bir vaktinde dün tanıştığım adamla kumsalda, denizin üzerinde taş sektirmeye çalışıyorduk, bu hem komik hem de tuhaftı.
Derin bir nefes aldım ve yerde uygun taş bularak onun gösterdiği gibi yaptım, bu sefer o uyuz ses çıkmadı. Yapabildiğimi fark ettiğim sırada sonu gözükmeyen denize doğru baktım. Kara bulutların arasından az da olsa görünen ay ışığı denize yansıyordu.
Sessizce beni izlediğini anladığım sırada derin bir nefes alıp ona döndüm. "Yaran nasıl?" diye soruverdim. Yerden bir taş daha alarak denize doğru fırlattı. "Daha iyi."
Konuya nereden başlamam gerektiğini asla bilmiyor, kestiremiyordum. Ona teşekkür etmem gerekiyordu. Yorulduğumda gaza gelerek elimdeki taşları topluca ileriye doğru fırlattım. Bu beni nedense rahatlatmıştı. Aklıma tekrardan defteri kaybettiğim geldiğinde küçük bir çocuk gibi dudaklarımı büzdüm ve kendimi yumuşak kumlara bıraktım.
Bana kaşlarını çatarak baktı ve direkt yanıma oturdu, dizlerini kendine doğru çektiğinde kollarını dizlerine sardı. Gömleği, onun oturuşuyla birlikte iyice gerneştiğinde ona döndüm. Daha onu hiç tanımıyor olmama rağmen yanında bulunuyor olmak bile nedensizce kendimi iyi hissettiriyordu.
Hiçbir şey konuşmadık, bir süre öylece sessiz kalmaya devam ederek oturduk. Bağdaş kurmuş bir şekilde önümdeki kumlarla oynamaya başladım. Çantamın içerisinden gelen titreşim sesiyle beni yine arayan kişi vardı, bu tabii ki de annemdi. Telefonu duymazlıktan gelerek kumlarla oynamaya devam ettim ve daha fazla dayanamayarak "Teşekkür ederim," diye mırıldandım.
Telefonumu çantamdan çıkartarak şarkı kısmına girdim ve Müslüm Gürses- Yıllar Utansın adlı müziği kısık sesle açarak çantamın üzerine bıraktım. Bu hareketime gür bir kahkaha attığında yarım ağızla gülerek ona döndüm. "Ne?"
"Şarkı seçimine hayran kaldım," dedi Uras, gözlerime bakarken. "Sakin dalgalar eşliğinde Müslüm dinlemek çok iyi seçim."
"Ya," dedim bende gülerken. "Şu an tam o moddayım, açmazsam kendimi kötü hissederdim."
"Neden o moddasın?"
Sustum, suskunluğumun altında yatan büyük bir kahrolmuşluk vardı, bunu anlamamak mümkün değildi. "Okula girmenin senin için iyi olacağını düşündüm." dedi üzgün bir şekilde.
"Saçmalama, tabii ki de bu benim için çok önemli bir durum," dedim toparlamaya çalışarak. "Yaptığın şeyin karşılığında sana nasıl teşekkür etmeliyim, bilmiyorum."
"Asıl ben," diyerek konuşmaya başladığında dizlerini kumlara indirdi ve yandan bana baktı. "Senin benim için yaptığın iyiliğin karşılığında, hala yeterli teşekkürü ettiğimi düşünmüyorum."
"Daha ne yapacaksın?" dedim gülerken. "İmkansız olan bir okula kayıdımı yaptırmışsın, harbiden, bunu nasıl yaptın?"
Omuzlarını dikleştirerek omuz silkti. "Tek bir kelimem yeterli oldu."
"O kadar diyorsun yani?" dedim gözlerimi kısarken. Başıyla onayladığı sırada cebinden sigara paketi çıkarttı ve bana döndü, "İçiyor musun?" diye soru yönelttiğinde olumsuz bir mırıltı çıkarttım dudaklarımdan. Sigara paketini tekrardan cebine koyduğunda "Sorun yok, içebilirsin." dedim ama umursamadı.
"Yok, kendimi tutabilirim."
Bu kadar nazik bir adam olması gerçek miydi? Yüzü ile konuşma şeklinin, naifliğinin uzaktan yakından alakası yoktu. Onu dışarıdan gören biri korkup belki de yaklaşamazdı bile. Kendi kendine gülmeye başladığında "Sarı," dedi. Bu sefer de hiç beklemeden hevesli bir şekilde "Lacivert!" dediğimde yıldızlar kadar parlak gözleriyle bana baktı.
"En büyük?" dedi sorarcasına.
"Fenerbahçe!"
Keyifli kahkahası kulaklarıma dolduğunda gülerek başımı geriye doğru yatırdım. "Bana gönderdiğin notta kızgın olduğunu belirtmişsin, artık geçmiştir diye düşünüyorum." Geri tekrardan eski halime döndüğümde telefonumu elime alarak şarkıyı değiştirdim ve MIIA- Dynasty açtım.
"Senin okyanus mavisi gözlerin," diyerek konuştu, olabildiğince sakin bir tonda. "Neden bu gün bu kadar üzgün bakıyor?"
Öylece durduğumda ona döndüm, elimle bandanamı düzelttiğim sırada "Kafam susmuyor," dedim daha fazla dayanamayarak. "Kafamın içindekiler susmuyor."
Kaşlarını çattı. "Nasıl susturabilirim?" diye sordu. Her hareketi o kadar dikkatliydi ki beni incitmemek ve yanlış anlamamam için en ufak bir hata yapmamaya çalışıyordu. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladığımda buruk şekilde gülümsedim. "Bu kafayı çizim yapmadan susturamam."
O an, sakin olan dalgalar biraz daha hırçın hale geldi. Ayak uçlarımıza kadar geliyordu ama bizi ıslatmıyordu, bu yüzden geriye kaçmadan oturmaya devam ettik. Çantama uzanarak elime kalemimi aldığımda bileğime yıldızlar çizmeye başladım. Sessizce beni izledi, uzun bir süre tek kelime söylemediğinde yıldızları çizmeye devam ettim.
"Karanlığı simgeleyen dövmelerimi, parıldayan yıldızlarınla birleştirebilirsin," dedi. Elimdeki kalemi kolumun üzerinde durdurduğumda ona doğru döndüm. Benim halsiz bakışlarımın aksine gülümseyerek yüzüme baktığında "Senden bana kalan güzel bir iz olur." diyerek devam etti.
Başını yavaşça omuzuna doğru eğdi, o sırada kendimi tutamayarak gülümsediğimde kolumdaki minik yıldızlara baktım. Kolundaki minimal dövmelere baktığımda benim çizdiğim yıldızların yanında oldukça ciddi kalıyorlardı.
Oldukça ciddi bir ifadeyle bakmaya devam ettiğinde biraz daha bana yaklaştı ve kolunu önüme doğru uzattığında elimdeki kalem titredi. Heyecandan kızardığıma emindim ama karanlık ortamda bunu görmesi mümkün değildi.
Koluna baktım, büyük bir pusula vardı. Pusulanın etrafında ise belirli bir yılan deseni ve daha onun gibi nice dövmelerle kaplıydı. Yüzündeki ciddiyet sertçe yutkunmama neden olduğunda titreyen elimi kaldırarak nazik bir şekilde o pusulanın etrafına yıldızlar çizmeye başladım. Ve o an dövmelerinin altındaki dikiş izi dikkatimi çekti.
Başımı yavaşça kaldırarak gözlerine baktığımda beni izlediğini gördüm. Dikiş izinin nedenini merak etsem de sormadım, sessizce, olabildiğince hafif hareketlerde yıldızları çizmeye devam ettim.
Şu an içinde bulunduğum durum sanırım hayatımda ilk kez başıma gelen bir şeydi. Bir müddet daha o yıldızları çizdim ve bitirdiğimde "Oldu!" dedim hevesle.
Kolunu öne doğru uzattığında gülümsemesi genişledi ve ben de kolumu öne çıkartarak onun kolunun yanına koydum. Biri dikiş ve dövmelerle kaplı, yıldızlara bürünmüştü. Diğeri ise oldukça normal bir şekilde yıldızlarla kaplanmıştı.
Kollarımıza baktıktan sonra birbirimize baktık ve o sırada güçlü bir dalga bize geldiğinde minik bir çığlık atarak geriye doğru kaçmak için ayağa kalktım ama pek işe yaramadı.
Uras, ben tam düşecekken kolumdan beni yakaladı ama onun da ayağı kumda kaydığı için ayakta duramayıp geriye doğru sendeledik ve sırt üstü kumların üzerine düştük. Başımı yana eğerek ona baktığımda sırada gülüşlerimi durduramıyordum. Bacaklarım tamamen ıslanmıştı, aynı şekilde onun da ıslanmıştı.
Benim sesli gülüşlerimin aksine sessiz gülümsemesiyle yüzüme baktığında utanarak bakışlarımı gökyüzüne çevirdim ve derin bir nefes aldım. İkimizde kumların üzerinde, sırt üstü uzanıyorduk. O da çok rahatmış gibi bir elini başının altına koyduğunda ona döndüm, onu izledim.
Bulutlar gökyüzünden çekilmişti, karanlığı aydınlatan yıldızlar her bir yanı sarmıştı. İşlek bir alanda olmadığımız için yıldızlar daha çok görünür haldeydi. Onu izlemeyi bırakamadığım sırada işaret parmağını gökyüzüne çevirdi ve ben de o yöne doğru baktım.
"Bir yıldız kaydı," dedi sakin bir şekilde. "Dilek tut."
Kalp atışlarım hızlandığında nedensiz bir şekilde gözlerimden bir damla yaş süzüldü, yanaklarımdan usulca çeneme doğru aktı. Başını yavaşça bana çevirdiğinde gülümsemeye devam ediyordu, ben ise ona buruk bir şekilde bakmaya başladım.
"Dileğim gerçekleşti," diye fısıldadım. "Sıra sende."
☆