Selamm gençlikkk
Nasılsınızz??
❤️🤍İyi okumalar dilerimm🤍❤️
***
Eve geçtiğim gibi kendimi banyoya attım. Soğuk bir duşun ardından ferahlayarak odama geçtim. En rahat pijamalarımı giydikten sonra yatağıma uzandım. Bilgisayarı kucağıma alarak izlemek için bir film aramaya koyuldum.
Karşıma bir Hint filmi çıktı. Adı Kal Ho Naa Ho'ydu. Konusu ilgimi çektiği için açıp izlemeye başladım. Çok güzel başladı her şey. Komedi ve şarkılarla birlikte kahkahalar attığım anlar oldu. Filmin sonuna doğru yaklaştıkça epey duygusallaştım. Sonuna doğru ise salya sümük ağlamaya başlamıştım.
Gözlerim ağlamaktan şişmiş, burnum domates gibi kızarmıştı. Bu filmden sonra biraz kafa dağıtmam şarttı.
Önce saate baktım. Yediye geliyordu. Evin anahtarını alıp telefonumu çilek desenli şortumun cebine attım. Dışarı çıkıp merdivenlerden inmiştim ki Rabia teyzeyi gördüm. Ona bakarak gülümsedim. ''Merhaba Rabia teyze. Nasılsın?'' dediğimde yanıma gelip yanağımı sıktı. ''Oy beni güzel kızım. Seni görmeyeli epey oldu. İyiyim ben. Sen nasılsın? Sınavın nasıl geçti?''
Rabia teyzeyi pek severdim. Hani şöyle ton ton, tatlış bir teyze hayal edin. Tam o hayal ettiğinizden! Çok cana yakın, sevimli biriydi. ''İyiyim ben de Rabia teyze. Sınavım da iyi geçti çok şükür.'' Rabia teyze tatlı bir gülmsemeyle ''Çok mutlu oldum bunu duyduğuma yavrum. Başka şehire gitmeyeceksin, değil mi?'' diye sordu. Sesinden bunu istemediği belli oluyordu.
Başımı olumsuz anlamda salladım. ''Merak etme, ben Antalya'dan vazgeçebilir miyim ki? Hele ki senden asla vazgeçemem Rabia'm.'' dediğimde kıkırdamaya başladı. Ona bu şekilde seslenmem onu çok mutlu ediyordu. Kendini genç hissettiriyormuş dediğine göre. ''Oy kurban olurum sana. Nereye gidiyorsun bakayım sen?'' diye sordu.
Dudaklarımı büktüm. ''Evde biraz sıkıldım da... Biraz dışarı çıkayım dedim.'' diye cevap verdim masum bir sesle. Rabia teyze ''Bizim bahçedeki kedi doğrmuş. İstersen git bak onlara. Ben de yeni kiracımla görüşeceğim birazdan.'' dediğinde gözlerim mutlulukla ışıldadı. Kedimiz doğurmuş muydu!?
''Ay, gerçekten mi!?'' diye şakıdım sevinçle. Çok mutlu olmuştum gerçekten. Kedileri çok severdim. Şimdi de hemen yanlarına gidip onları sevecektim bol bol. ''Hadi o zaman Rabia teyzeciğim. Ben gidip göreyim kedileri. Allah'a ısmarladık.''
''Tamamdır güzelim. Sen de Allah'a emanet ol. Kendine iyi bak. Yarın akşam gel yanıma. Sarma saracağım. Seversin.'' dedi sırıtarak. Kalbim mutlulukla çarpmaya devam ederken ona sıkı sıkı sarıldım. Sarma mı? Of! Bayılırdım. Özellikle de Rabia teyzenin sarmaları... İnsana parmaklarını yalatırdı.
''O zaman yarın akşam görüşürüz.'' Kısa süren bir vedalaşma faslından sonra hızlıca merdivenleri indim. Bahçeye çıkar çıkmaz arka tarafa doğru gitmeye başladım. Kediler için ben ve apartmandan birkaç çocuk toplanıp küçük bir kulübe yapmıştık. Her gün sırayla aramızdan biri onlara su ve mama veriyordu.
Kedileri gördüğümde gözlerimden kalpler fışkırdığına yemin edebilirim. Ama kanıtlayamam. Onlara doğru sakin adımlarla yaklaşıp diz üstü yere çöktüm. Anneleri tatlı tatlı miyavlayıp yanıma geldi. Bacaklarıma doğru tırmanıp kucağıma kuruldu. ''Oy ben senin güzelliğini yerim, yerim. Sen anne mi oldun bakayım?'' Yumuşak tüylerini okşarken küçük yavrular da hemen önüme gelmişlerdi. Böyle bir tatlılık gerçek olamaz!
''Hepinizle tanıştığıma çok memnun oldum bebekler. Sizinle çok iyi anlaşacağız gibi görünüyor. Annem izin verseydi şu an evimde baş köşe sizindi. Ama izin vermiyor işte. Şansımıza küselim.'' Kediler beni anlamıyor olsalar da anlamış gibi miyavlayıp kuyruklarını sallıyorlardı.
Bir ara kedilerin, yavrularına yaklaşılmasına asla izin vermediklerini duymuştum. Bizim kraliçe bir şey yapmadığına göre bana güveniyordu anlaşılan. Bu o kadar güzel bir histi ki anlatamam. Bir canlının size güvemesi ne kadar da hoş bir şeydi?
''Kraliçem ne oldu biliyor musun?'' Kucağımdaki kedicik bana baktığında az daha dilimi yutacaktım. Beni mi anlamıştı o? ''Ben bir tane elmas gözlü çocuk gördüm. Çocuk dediğime bakma. Yaşı yaşıma yakın gibi görünüyordu. Neyse onu geçelim de bana bir şeyler yaptı o acıma duygusundan yoksun olan kişi. Beni uykusuz bıraktı. Sürekli beynimi işgal ediyor. Ben ne yapsam ki? Daha bu sabah onu gördüm. Biliyor musun?''
Kedi yine miyavlayınca ona şaşkınca baktım. ''Bak beni anlıyorsan 'anlıyorum' de. Sonra halüsinayson görmüş gibi hissediyorum.'' Kedi bir kez daha miyavladığında anlatmaya devam ettim güzel gözlümü.
''Yani ona aşık olduğumu düşünmüyorum. Sonuçta sadece iki kez gördüm. Ama üçüncü kez görürsem kaderim olur değil mi?'' diye sorduğumda kedi miyavladı. Bunu olumlu bir yanıt olarak algılamak işime gelirdi.
Uzunca bir süre kedilerle dertleştikten sonra arkamda bir hareketlilik hissettim. Başımı çevirip baktığımda İlkay'ı gördüm. İlkay bizim hemen alt katımızda yaşayan, ortaokula yeni geçecek olan sevimli bir çocuktu.
''Aaa!? Rojin abla, sen de mi buradasın?'' dedi şaşkınlıkla. Ona gülümseyip saçlarını karıştırdım. ''Buradayım. Kedileri sevmeye gelmiştim. Sen ne yapıyorsun bu saatte dışarıda?'' diye sorduğumda omuzlarını dikleştirdi.
''Ben artık büyüdüm. 'Bu saat' dediğin saat benim için çok erken.'' dedi havalı bir şey söylermiş gibi. Bu sevimli hali gülümsememi sağladı. ''Peki saati boş verelim. Paşamız ne yapıyorlar acaba dışarıda?'' dediğimde kıkırdadı.
''Arkadaşlarımla futbol oynayacaktık da...'' Cümleyi kurmaya başladığında, başta yüzü düşük olsa da bir anda bana baktığında bal rengi gözleri ışıldadı. ''Bir kişi eksiğiz de Rojin abla. Sen de bizimle oynamak ister misin?''
Bir anlığına duraksadım. Gözlerimi üzerimde gezdirirken bu tiple futbol oynamanın çok da mantıklı olmayacağına kanaat getirdim. Altımda çilekli pijama şortu, üzerinde beyaz, askılı bir crop vardı. Hadi bunlar sorun değildi ama kırmızı terliklerle futbol oynamak imkansızdı.
Yüzümü ekşitip ''Bence bu çok iyi bir fikir olmaz.'' dedim üzgün bir sesle. İlkay'ın yüzü anında düşerken ''Ya neden ki? Çok üzülürüm bak.'' dedi. Üzüntüsünü sesinden anlamak için ses bilimci olmaya gerek yoktu. Gerçi bir saniye, ses bilimcilik diye bir meslek var mıydı gerçekten? Ah Rojin! Ne saçmalıyorsun yine?
Ayaklarımı işaret ederek ''Bak. Terlik giyiyorum. Nasıl oynayacağım böyle? Gidip üzerimi değiştirene kadar maçınız biter hem.'' diye sebebimi izah ettim. İlkay bal rengi gözleriyle beni baştan ayağa süzdükten sonra ''Bence çok bir sorun olmaz abla ya. Terliklerin sağlam duruyorlar. Hem önleri de kapalı. Ayağın da acımaz. Ne olur oynayalım.''E şimdi ben seni nasıl kırabilirdim ki bal çocuk.
Yanağını sıktıktan sonra ''Madem öyle diyorsun oynayalım bakalım. Ama benim yüzümden kaybederseniz karışmam.'' dedim ne olur ne olmaz diye. Sonra demedi demesinler. Oturup beni suçlarlarsa küserdim valla. İlkay kıkırdadı. ''Merak etme. Senin varlığın şans getirmeye yeter zaten güzel ablam benim.'' Şuna da bakın! Ağzı nasıl da güzel laf yapıyordu öyle keratanın.
Saçlarını bir kez daha karıştırdım. ''Hadi gidelim. Arkadaşlarım ön bahçede.'' dediğinde kedileri kucağımdan indirdim. Onlarla vedalaşıp İlkay'ın peşinden yürümeye başladım.
Apartmanın önüne gelince beni bıcır bıcır bir çocuk topluluğu karşıladı. Çoğu bizim binada oturduklarından tanıyordum onları. Tanımadığım bir iki çocuk vardı. Onlarla da tanışıp hızlıca grupları ayarladık.
''Ben defansta oynarım.'' dediğimde takımımızın kaptanı olan İlkay beni onayladı. Kalecimiz olan çocuk -yani Baran- ''Sana güveniyorum Rojin abla.'' dediğinde kibirli bir sırıtış yerleştirdim yüzüme. ''Merak etme aslan parçası ablan halledecek.'' diye karşılık verdim öz güvenle. Umarım halledebilirdim.
Naz denen tatlı kız İlkay'la birlikte hücumda oynayacaktı. Her grup dört kişiden oluşuyordu. Karşı takımın kalecisi Sara, defans oyuncsu Eren, hücumda oynayanları ise Nisa ve Ahmet'ti.
Onlardan büyüğüm diye onlara taviz vermeyecektim elbette. Var gücümle savaşacaktım. İlkay boynuna taktığı düdüğü dudağına götürerek ıslık çaldı. Böylece maç başlamış oldu. Top Naz'ın ayağındayken Nisa ona doğru koşarak hareketlerini ekarte etmeye çalıştı. O sırada İlkay ''Naz! Pas at!'' diye bağırdı.
Naz, İlkay'ı dinleyip bir pas gönderdi. Ama maalesef ki top Ahmet'e gelmişti. İlkay, Ahmet'in önünü kesip topu almaya çalışsa da maalesef ki başaramadı. Ahmet, son hızla bana doğru koşarken önünü kesip topu almaya çalıştım. Ama çocuk o kadar yetenekliydi ki iki dakika kadar süren cebelleşmemizden sonra benden kurtulıp kalemize doğru bir şut çekti.
Ve ardından karşı takımdan gür bir sesle ''Gol!'' nidası döküldü. Tüh be! Başarısız defans. Neyse bu şansaydı. Daha ısınmadığım için böyle olmuştu.
Maç heyecanla devam etti. Son derece hararetli bir maçtı. Hepimiz terden sırılsıklam olmuştuk. Biz bir gol, onlar iki gol atmışlardı.
Nisa bize doğru koşmaya başladı. Ayağında yuvarladığı topa sert bir şut vurdu. Top, tam kaleye girecekti ki ayağımı uzattım ve onu durdurdum. İşte bu be! Başarılı savunma! Topu alıp pas vermek için biraz ileri koşmuştum ki hem İlkay'ın hem de Naz'ın Ahmet ve Eren tarafından tutulduklarını gördüm. Şu an onlara pas atmak çok riskli olurdu.
Bu yüzden en iyi seçenek kendimin gol atmasıydı. Kaleye hızla ilerleyip olabilecek en güçlü şekile topa bir şut çektim. Sara topu yakalayamadı ve gooooool! İşte bu be!
Ama küçük bir sorunumuz vardı. Topla birlikte terliğim de uçmuştu. Bu da yetmezmiş gibi bahçeden çıkmak üzere olan birnin kafasına isabet etmişti terliğim. İşte şimdi yandık!
Tek terlikle dururken çocuklara baktım. Gol sevinçleri bitmiş halimle dalga geçe geçe kahkahalar atıyorlardı. Utana sıkıla terliğimin çarptığı kişiye tek ayak üzerinde zıplaya zıplaya ulaştım. O eğilip terliği eline alıyordu. Ona ne diyeceğimi düşünürken sakince arkasına döndü.
Ve işte o an hepimizi şaşırtacak olan o mucizevi olay gerçekleşti. Şu anda tam karşımda duran kişi elmas gözlü çocuktu! Evet, yanlış duymadınız. Bu mavi gözlü çocuğun ta kendisiydi.
Şu an tam karşımda, elinde terliğimle duruyordu. Önceden dediğim gibi üçüncü kez gördüğümde boynuna atlayıp nikah masasına alacağım konusuna gelecek olursak tabii ki böyle bir şey yapmadım.
Ona far gören tavşan gibi bakarken o da bana şaşkın bakışlar atıyordu. Ama o şaşkın bakışları bir süre sonra söndü. Şimdi doğal bir hal almıştı. Ama ben! Ben asla böyle değildim. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Şuracıkta bayılsam gram şaşırmazdım o derece.
Dilimi yutmuş gibi tek kelime edemiyordum. Maviş gözleri ela gözlerimle bağlantıyı kesip ayağıma kaydı. Bu çok kısa sürmüştü. Hemen gözlerimin gözlerine hasret kalmasına izin vermeden tekrar buluşturdu bakışlarımızı.
''Senin terliğin galiba?'' dedi elindeki terliği hafifçe havaya doğru kaldırarak. O nasıl sesti Allah'ım? Bu meleksi sesi bu çocuğa verirken bazı insanların -mesela ben- kalpten gidebileceğini biliyordun, değil mi? Onun sesiyle hipnoz olmuşken terliği tutan eli biraz daha yukarı doğru yükseldi. Şu an terliğimle bakışacak duruma gelmiştik.
Çocuk benden cevap bekliyordu. Artık konuşmam gerekiyordu. Lâl mı olmuştum? Niye konuşamıyordum? Derin bir nefes alıp, sesimi bulmayı başardığımda ''E-evet. Benim.'' Bir kekelemen eksikti baş belası. İçimden kendime sayısız hakaret yağdırırken elmas gözlü çocuk gülümsedi. Bu benim işimi bitiren son kurşundu. Tam kalbimden vurulmuştum. Daha da kendime gelebileceğimi düşünmüyordum.
Elmas gözlü çocuk önümde eğilip terliğimi ayağımın hemen yanına koyduğunda gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı. Bu çocuk, yaptığı şeylerin etkisinin farkında mıydı acaba? Ben put gibi dikilmeye devam ederken o, doğruldu.
Bana bakıp bir kez daha gülümsedikten sonra ''İyi akşamlar.'' deyip bahçenin kapısından çıktı. O kadar şey yap, insanı öbür tarafa gönder sonra geri getir, ardından 'İyi akşamlar' de. Oldu paşam!
Kendime geldiğim an ne kadar da aptalca bir hareket yaptığımı farkettim. Daha doğrusu bir şey yapmadığımı. Ondan özür dilemem gerekiyordu! Terliği hızla ayağıma geçirdim. Bahçenin kapısından çıkıp gitmiş olabileceği tüm yönlere baktım. Ama çoktan gözden kaybolmuştu.
Kim bilir neden buraya gelmişti? Ama gene iki kelime edemeden gitmişti. Yüzüm belli bir şekilde asıldı. Bu nasıl şanstı öyle? Çocuğu üç defa gördüm. Birinde bile konuşamadık doğru düzgün. Hatta düşününce ilk kez, az önce sesini duymuştum.
Midem kasılmaya başlamıştı. Bu neydi böyle? 'Midemde kelebekler uçuşuyor.' dedikleri şey miydi? Biri elimden çekiştirince daldığım düşüncelerimden sıyrıldım. Bu İlkay'dı.
''Bir şey mi oldu abla?'' Hem de neler olmuştu neler. Başımı olumsuz anlamda sallayıp ''Bir şey olmadı hayatım.'' dedim gülümseyerek.
Gözlerini tek bir an ayırmadan gözlerime baktı. ''Pek iyi durmuyorsun ama. Yoruldun mu?'' diye sordu. ''Biraz.'' diye cevap verdiğimde başını anlamışçasına salladı. ''O zaman maç berabere bitti deyip oyunu bitiriyoruz.'' dedi İlkay.
''Çok iyi olur biliyor musun hayatım? Eve geçip kendime gelmem gerekiyor.'' Beni onayladığında çocukların yanına geçtik. Hepsiyle vedalaşıp yakında bir maç daha yapma sözü verdikten sonra evlerimize dağıldık.
Eve girdiğim gibi ilk iş olarak kapıyı kapatıp sırtımı ona yaslamak oldu. Bir elimle çocuğun kafasına çarpan terliği tutuyordum. Birkaç dakika boyunca terlikle bakıştık.
Bu nasıl bir işti? Tam anlamıyla rezil olmuştum. Ama önümde eğilip terliği yere koyması çok hoş bir davranıştı, öyle değil mi?
Ayağa kalkıp terliği bir yana bıraktım. Doğrudan odama geçecektim ki boy aynasıyla bakıştık. Aman Allah'ım! Baştan ayağa berbat görünüyordum. Kumral saçlarım birbirlerine girmişlerdi. Birkaç tutamı da terden dolayı alnıma ve yanaklarımın yanlarına yapışmıştı.
Üstümdeki beyaz cropun kimi yerlerinde ıslaklık vardı. Maç sırasında bir kez ayağım kayıp düştüğüm için dizlerimin üzerinde sıyrıklar oluşmuştu. Yüzüm ise kıpkırmızı olmuştu. Çocuk bu halime bakıp benden tiksinmiş olabilirdi. Ama yüzünde hiç böyle bir ifade oluşmamıştı ki. Of ne bileyim ya!
Kapı çaldığında asık suratların en iyileriyle yarışan suratımla kapıyı açmaya gittim. Rezil olmuştum ya! Tüm o şeyler yetmezmiş gibi çocuğun kafasına terlik fırlatmıştım bir de.
Kapıyı açar açmaz annemle yüz yüze geldik. Beni baştan ayağa süzüp kaşlarını çattı. ''Ne yaptın kızım sen? Ne bu halin?'' diye sordu.
''Çocuklarla maç yaptık anne.'' diye cevap verdiğimde bana şüpheyle baktı. ''Yüzünün hali ne o zaman? Maçı mı kaybettiniz?'' diye sordu bu sefer de. Her şeyi anlatmanın vakti gelmişti de çatmıştı.
''Sen bir içeri gir. Üstünü değiştir. Ben de bir elimi yüzümü yıkayayım. Öyle konuşuruz. Mevzu uzun.'' dediğimde yüzünde meraklı bir ifade oluştu. Yine de dediklerimi harfiyen uyguladı.
Ben de banyoya girip kendime gelmek adına yüzümü bir üç dört defa buz gibi suyla yıkadım. Ardından dizlerimi temizledim. Üstümü değiştirip annemin yanına gittim. Mutfakta kendine çay demliyordu. ''Anne, bana da bir çay koysana ya.'' dedim bıkkın bir sesle.
''İyi de sen çay sevmezsin ki.'' dediğinde ''Dertliyiz ana. Çayın acısı canımızı o kadar da yakmaz artık.'' diye cevap verdim. Annem bana 'Delirdin mi kızım?' bakışları atsa da bana da bir bardak çay doldurdu.
İkimiz de masaya geçtiğimizde annem ''Dökül bakalım küçük hanım. Mevzu nedir?'' diye sordu. Başımı dertli dertli salladım.
''Mevzu derin ana. Hem de çok derin.'' Evet, depresif kamyoncu modum açılmıştı. Çocuğa böyle rezil olduktan sonra açılırdı tabii.
Annem gözlerini kısarak bana baktığında artık uzatırsam terlik yiyeceğimin bilinciyle anlatmaya başladım. ''Şimdi ben konsere gittiğim gün bir çocukla bakıştım. Çok tuhaf hissettim. Öyle kilitlendim kaldım. Sonra geçen otobüs durağında gördüm. Bir de bugün...'' deyip dertli dertli iç çektim. Müslüm Gürses açmama ramak kalmıştı.
''İşte bugünkü en rezil olanıydı. Çocuğun kafasına terliğim çarptı.'' dememle annem hayatımda duyduğum en içten kahkahalarından birini attı. E atardı tabii. Bu rezillik onun başına gelmemişti sonuçta.
''O nasıl oldu tam olarak?'' diye sordu zar zor kahkahalarının arsından. Gülüşünü bir türlü durduramıyordu. Dudaklarımı büzerek ''Boş ver sen orasını. Rezil oldum işte çocuğa. Bir daha karşılaşırsak yüzüme bile bakmaz kesin.'' dedim üzgün bir tavırla.
Annem gülüşünü bastırabildiği kadar bastırıp ''Aşık mı oldun sen yoksa?'' diye sordu gözlerini kısarken. Nedense bu durumdan çok hoşnutmuş gibi görünüyordu. Başımı masaya vurarak ofladım.
''Bilmem ki.'' diye cevap verdiğimde annem saçlarımı okşadı. ''Üzülme kızım. Seni hakeden biriyse zaten tekrar karşına çıkar. Son bakacağı şey ise dış görünüşün olur. Ne olmuş yani kafasına terlik attıysan?'' der demez bir kez daha kahkaha atmaya başladı. Ona en ters bakışlarımdan birini yolladım.
''Gül sen gül. Gidiyorum ben!'' deyip ayaklandım. ''Nereye?'' diye sordu. ''Biraz da yatağın içinde boğulmaya.'' dedim. Doğrudan odama geçereken kapıyı kapattım. Kendimi yatağa atarak bugünkü tüm rezilliğimi bir kez daha gözden geçirdim.
Sonra onları unutmamı sağlayan bir şey geldi aklıma. Gülümsemesi... Sesi... Onlar ne güzel şeylerdi öyle? Yatakta tepinmeye başladım.
Tüm gecemi rezilin teki olduğum için pişmanlık yaşayarak bir de onun güzelliğini düşünerek harcadım. Umarım ki gecelerimi harcamama değersin elmas gözlü çocuk.
***
Bir bölümün daha sonuna geldikkk
Bu bölüm nasıldı sizce?
Mavi gözlü çocuğu merak ediyor musunuz??
Şu ana kadar en sevdiğiniz karakter kimmm??
Kendinize güzel bakınn
Sevgilerrr❤️❤️





