İçeriğe geç

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 27 · 16 dk okuma

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 27

27. Bölüm🐚

Merhabaaa

Nasılsınızzz?? Umarım ki hepiniz çok iyisinizdirr

Keyifli okumalar dilerimm

***

Yiğit gittikten sonra evde ciddi bir sessizlik hakim olmuştu. Sırtımın arkasındaki yastıklara iyice yayıldım. Bakışlarımı duvarımda asılı olan sanat eserinde gezdirdim.

Sanırım etkisi hep devam edecek bir tabloydu bu. Çünkü ne zaman baksam ruhumun derinine bakıyormuşum gibi hissediyordum. Çizdiği kadar mükemmel olmadığım kesin olsa bile yine de kendimden parçalar bulabiliyordum. Bu, kelimlerle ifade edemeyeceğim bir histi.

Az önce yaşananları gözden geçirdiğim sırada iyice dalmıştım. Tam bir iç çekecektim ki irkilmemi sağlayan bir ses duydum. Yerimden doğruldğumda içimi bir korku sarmıştı.

Evde yalnızdım. Ama o ses evde başka biri olduğunu gösteriyordu. Ağır bir şey yere düşmüş olmalıydı. Telefonumu elime alarak tedirginlikle ayağa kalktım.

Allah'ım ne olur hırsız, seri katil gibi bir şey olmasın! İçimden bildiğim tüm duaları sıralamaya devam ederken sesin geldiği yere -yani salona- doğru sessiz adımlarla yaklaştım. Tabii elime bir silah -vazo- almayı unutmamıştım.

Başımı salondan içeri soktuğumda birden karşımda biri 'Bö!' diye bağırdı. Ödüm patlasa da vazoyu ona fırlattım. Ama maaesef ki vazo onun kolları arasına düşmüş, onu engelleyecek türden bir şey yapamamıştı.

Yüzünde örümcek adam maskesi olduğundan kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu ve bu onu iki kat kadar daha korkunç gösteriyordu. Bana yaklaştığında reflekslerimi harekete geçirerek ona birkaç yumruk atmaya çalıştım.

Bileklerimi tutup zaten faydasız olan o saldırımı durdurdu. Kahkahası tüm salonu doldurduğunda neye uğradığımı şaşırdım. Galiba ciddi anlamda ruh hastası falandı. ''Psikopat mısın sen!? Bırak beni!'' Haykırışlarım onun kahkahalarının arasında işlevsiz kalıyorlardı.

Komik olan neydi sanki!? ''Abla ya, hiç değişmemişsin. Bu tarz şeylerden hâlâ korktuğuna inanamıyorum.'' Abla mı?

Elini maskesine götürdü. Onu merakla izlemeye başladım. Maskesini tamamen çıkardığında ağzım kocaman açıldı. Onu görmeyi beklemiyordum. Ne ara gelmişti!?

Bileklerimi serbest bırakıp pis bir sırıtış takındı. Bir yandan da dağılan saçlarını düzeltmeye çalışıyordu. ''Ablacığım ağzını kapat. Sinek kaçacak bak.''

Şaşkınlığımı bir kenara itip omzuna sert bir yumruk geçirdim. ''Hayvan! Gerçi yok sana hayvan demek hayvanlara hakaret olur. Bu yaptığın da neyin nesi? Ödümü kopardın be çocuk!'' Ablalığın bilmem kaçıncı kuralı: Kardeşini aylar, yıllar boyunca görmesen bile gördüğün gibi döv, hakaret et. Şaka yapıyorum tabii ki! Eğer daha düzgün bir giriş yapsaydı daha düzgün karşılardım onu. Kendi kaşınmıştı yani.

Pişmiş kelle gibi sırıtmaya devam etti. Bir yandan da bana yaklaşıp sıkı sıkı sarıldı. ''Beni bu kadar çok özlediğini bilmiyordum ablacığım. Beni gördüğün gibi ilk iş olarak azarladığına göre hasretimden kafayı yemek üzereydin.'' Onu özlediğimi inkâr edecek değildim. Her ne kadar sinir bozucu ve ergence hareketleri olsa da o benim bir tanecik kardeşimdi.

Beni korkuttuğu için ona çok kızgın olsam da kollarımı beline dolayıp ona sıkıca sarılarak karşılık verdim. ''Keyfimden mi azarladım sanki? Gelir gelmez eşek şakası yaparsan böyle olur şapşal.'' Tatlı bir kıkırtı bırakıp benden biraz uzaklaştı.

Ardından kollarını belime sarıp yerle bağlantımı kesti. Beni saniyelerce, başım dönene kadar döndürdü. Kahkalarımın arasında durması için yalvardım. Bu çocuk hep böyle yaramazdı. Doğduğundan beri böyledi.

Sonunda durdu. ''Eee, ne yemek var?'' Sorusuyla birlikte gözlerimi devirdim. Gelir gelmez bu tavırlar neydi Allah aşkına? Mekanın sahibi oymuş gibi takılıyordu.

''Yemeği sormadan önce sen ne zaman geldiğini söylemek ister misin Umutcuğum?'' Acaba Yiğit'i görmüş müydü? Eğer görseydi bizi rahat bırakmazdı ki. O zaman geldiğinden beri ne yapıyordu bu çocuk? Az önce gelmediği kesindi sonuçta.

Kendini kanepeye bırakıp sanki bir anda pat diye gelip onun rahatını bozan benmişim gibi bir tavır takındı. ''Birkaç saat oldu. Geldiğim gibi burada uyuyakaldım. Yolculuk çok yordu. Biliyorsun, benim gibi bir sporcu için dinlenmek şart. İşte sonra... yeni uyandım. Evde olduğunu fark ettiğimde de hemen sana şaka yapayım dedim.'' İyi halt yedin geveze!

Yiğit'i görmediği için rahatlamıştım. Eğer görseydi yanlış anlardı. Bunun sonucunda da yavrucağıza hayatı zehir ederdi.

''Şimdi sıra yemeğe geldi.'' Yapmak zorundaymışım gibi konuşması sinirlerimi zıplatsa da onu özlediğim için bu seferlik ona kıyak geçecektim. ''Ne yemek istersin?''

''Pizza yapsana.'' Bunu söylediği gibi ağzı sulanmıştı. Bu çocuk kıtlıktan mı çıkmıştı ne? Onu orada aç mı bırakıyorlardı?

''Sen sporcu değil misin? Pizza da ne oluyor?''

Yerinde dikleşip kol kaslarını sıkarak kendiyle övünmeye başladı. ''Abin ne yerse yesin mükemmel olmaya devam edecek. Şu kaslara bakar mısın? Hele ki bacak kaslarım...'' Daha fazla kendini övmesini dinlememek için gözlerimi devirip mutfağın yolunu tuttum.

Yaklaşık bir buçuk saat içinde pizza hazır olmuştu. Tabii bu sürede çok sevgili kardeşim söylenmeyi ihmal etmedi. Yok yemek neden bu kadar gecikti, yok sipariş etseydi daha çabuk doyardı, yok bilmem ne...

Elbette ki hiçbir sözünü takmadan son derece soğuk kanlı bir tavırla yemeği yapmıştım. Ve şu an kendimle gurur duyuyordum. Mis gibi kokuyordu. Görüntüsü de en tok insana bile bir dilim daha yedirebilecek güce sahipti.

Yemek masasını hazırladıktan sonra onu çağırdım. ''Salona getirseydin.''

''Tabii efenim. Hemen! Oğlum kalk gel mutfağa. Yoksa aç kalırsın. Sen bilirsin.'' Oturup krala hizmet edecek hâlim yoktu. Yemeği de ben hazırlamıştım. Bir zahmet poposunu kaldırıp mutfağa kadar gelsin. Değil mi ama?

Masadaki yerimi aldıktan sonra birkaç saniye içinde kardeşim de bana katıldı. Sofrayı şöyle bir süzdü. Kaşlarını hafifçe kaldırıp dudağını büktü. ''Gelişme var sanki. Aferin.'' Sözleri karşısında gözlerimi devirdim. Canım kardeşim nasıl da takdir ediyor ablasını (!).

Beğendiğini biliyordum. Ama buna rağmen iltifatı bana çok görüyordu. Bu her zaman için böyle olmuştu. Bu yüzden takılacak değildim. Gülümsedim. ''Afiyet olsun kardeş.''

Yemeğimizi yerken bir yandan da sohbet ettik. İngiltere'de neler yaptığını anlattı. Buradaki durumlardan söz ettim. Falan fistan. Bu muhabbetin içindeki en önemli olay kardeşimin yeni sevgilisiydi. Sık sık sevgili değiştiren kardeşim bu seferkinin gerçek aşkı olduğunu iddia ediyordu. Ben de inanmış gibi yapmakla uğraşıyordum.

Kapı çaldığında açmak için ayağa kalkmıştım ki Umut beni durdurdu. ''Annem kesin. Ben açacağım kapıyı. Süpriz yapacağım.''

''Bana yaptığının aynısını yapma da ne yaparsan yap.'' Sırıtıp omuzlarını dikleştirdi. Göğsüne vurarak ''Merak etme. O iş bende.'' dedi öz güvenle. Nasıl da güven verdi, anlatamam. Umarım çok sevgili anneciğimizin yüreğine indirecek bir hareket yapmazdı.

Her ihtimale karşı mutfaktan çıktığında ben de peşinden gittim. Kapı bir kez daha çaldığında Umut öylece dikilmeye devam etti. Kaşlarımı çatarak ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştım. ''Açsana oğlum. Ne bekliyorsun?''

İşaret parmağını ağzına götürüp ''Şşş!'' dedi. Kim bilir aklında ne tilkiler dönüyordu yine? Kapı kilidinden ses geldiğinde gelenin annem olduğundan emin oldum. Evde kimsenin olmadığını düşünmüş olmalıydı.

Kapıyı açıp içeri girdiğinde deli kardeşim tüm binayı inletecek şekilde ''Sürpriz!'' diye bağırdı. Annem irkilip bir adım geri attıktan sonra çok sevgili oğluna hayretle baktı.

''Umut?'' Annemin şaşkınlığını atmasına izin vermeden ona sıkı sıkı sarıldı. ''Ben geldim ana.'' Sevgi dolu aile tablomuzda eksikliği fazla belli olan babam yoktu. Onu yine çok özlemiştim. Şimdi burada olsaydı ailemiz eksiksiz olacaktı. İçimi bir burukluk sardı ister istemez.

Bu geceyi üçümüz birlikte geçirerek bol bol sohbet etmiştik. Babamı görüntülü arayıp onu da aramıza almıştık. Ailemle geçirdiğim süre boyunca her ne kadar mutlu olsam da Yiğit'i de aklımdan çıkaramıyordum bir türlü.

Onun hiç böyle bir ortamı olmamıştı. Ben şu an babam bir süreliğine bizden uzak diye ağlayacak duruma geliyordum. Oysa onun annesi, babası yanındayken bile yalnızdı.

İçimden bir ses saati, zamanı umursamadan ona yazmam gerektiğini söylüyordu. Ben de elbette ki içimden geleni yapacaktım. Zaten apar topar gitmişti. İster istemez aklım onda kalmıştı. Annem ve kardeşime odama geçeceğimi söyleyip dediğimi uyguladım.

Yatağa girip telefonu elime aldım. Ona mesaj atmadan önce saate baktım. Epey geç olmuştu. Uyuyor olabilir miydi? Tek bir mesaj atacaktım. Eğer uyumuyorsa cevap verirdi herhâlde, uyuyorsa da zaten bakamazdı.

Rojin: İyi gecelerrr Yiğit.

(01.24)

İyi geceler ne kızım ya! Konuşmayı bitiriyor musun, başlatıyor musun belli değil. Kendimi azarlamaya devam ederken beklenmedik bir şekilde anında cevap geldi. Bu, beni fazlasıyla memnun ettiğinden kocaman gülümsedim.

Yiğit: İyi geceler Rojin.

Bak işte! Konuşma bitmişti. Kimin suçuydu? Elbette ki benim. Rojin, aklını kullan ve bir şey yap!

Rojin: Nasılsın? İyi misin?

Muhabbet nedir? Nasıl döner? Görün bakın işte (!). Hiçbir sebep olmadan bile rezil olmuş gibi hissediyordum.

Yiğit: İyiyim?

Yani sen de az muhabbeti devam ettirmek için çabalasan çarpılırsın sanki Yiğitciğim! Tek taraflı bir çabaydı bu. Az insaf, biraz da yardım yani.

Rojin: Ben de iyiyim işte. Ne olsun?

Yiğit: İyi olduğundan emin misin?

Ağzım şaşkınlıkla karışık bir sinirle açıldı. Ne demeye çalışıyordu şimdi bu çocuk? Gizli hakaret sezmiştim. Şaşkınlığın ardından dudaklarımı büktüm. Tamamen üzgün bir ifade takınarak bir mesaj daha yazdım.

Rojin: Ne demek istiyorsun Yiğitciğim? Kötü mü görünüyorum?

Benim konuları bambaşka yerlere taşımam fazlasıyla tuhaf kaçmış olmalıydı ki bir süre sadece çevrimiçi kaldı. Yani tamam, gereksiz trip atmış gibi olmuştum. Zaten o da kötü bir şey dememişti. Muhtemelen o cümleyi de o anlamda söylememişti. Ama neyse... Nasıl cevap vereceğini merak etmiştim.

Adel olsa 'Abart.', Gül olsa 'Ergenliğe yeni girmiş bir adet arkadaş...', Defne olsa 'Oyy çen trip mi attın çen?' derdi. Ama dürüst olmak Yiğit'in ne diyeceğini kestiremiyordum.

Yiğit: Sen kötü görünseydin kötü kavramı, güzel anlamına geliyor olurdu.

Mesajla saniyelerce, belki de dakikalarca bakıştım. Nereden buluyordu bu sözleri? Hayatım boyunca aldığım en iyi iltifatlardan biriydi. Ne cevap vereceğimi şaşırmıştım. Utanan bir emoji göndermek, tek kurtuluş yolumdu. Konuşma, çıkmaz sokağa varınca mesajlaşma alanından çıkma kararı almıştım. Ama daha çıkamadan Yiğit bir mesaj attı. Demek ki konuşmayı devam ettirmek istemişti sonunda. Çok şükür Allah'ım! Emeklerim boşa gitmedi.

Yiğit: Bu saate kadar neden uyanık kaldın? Uykun yok mu?

Rojin: Çok yok aslında. Yarın tatil ya uykum kolay kolay gelmez. Sen neden uyanıksın?

Yiğit: Uykum yok.

Rojin: O zaman bir oyun oynayalım mı?

Yiğit: Ne oyunu?

Rojin: Soru-cevap. Birbirimiz hakkında merak ettiğimiz şeyleri soracağız sırasıyla.

Yiğit: Olur.

Rojin: Kim başlasın?

Yiğit: Sen.

Rojin: Tamamdır. O zaman ilk soru geliyooor. En sevdiğin müzik aleti?

Yiğit: Ney.

Rojin: Gerçekten mi? Ben de neyi çok severim. Çalabiliyor musun peki?

Yiğit: Hayır maalesef. Ama öğrenmek isterdim. Yine de çok zor diyorlar. Bu yüzden bilemiyorum.

Rojin: Belki bir gün denersin.

Yiğit: Belki. Şimdi sıra bende sanırım?

Rojin: Evet! Bekliyorum sorunu.

Yiğit: Mavi mi kahverengi mi?

Mavi mi kahverengi mi? Bir insan neden bunu merak eder ki? En sevdiğim rengi sormasını beklerdim ama bunu pek beklemiyordum doğrusu. Bu sorusu karşısında aklıma Bulut'umun gözleri geldi. Masmavi, parıl parıl... Her şeyi ona bağlamam pek mantıklı olmasa bile yapacak bir şey yoktu. Demek ki sevda böyle bir şeydi.

Kahverengiyi de severdim. Yine de elmas gözlümün rengini tercih etmek mantıklı gelmişti. Bu yüzden tereddüt etmeden cevabımı yazdım.

Rojin: Mavi.

Bir süre cevap almadım. Hatta bir ara Yiğit çevrim dışı oldu. Sonra yine geldi.

Yiğit: Sıra sende.

Rojin: En sevdiğin harf?

Yiğit: R.

Rojin: Neden ki? Bir sebebi var mı yani?

Yiğit: Senin adının baş harfi. (Gönderilmedi.)

Yazılış tarzı hoşuma gidiyor. Seviyorum. Seninki ne?

Rojin: A harfi. Küçüklüğümden beri ona özel duygular besliyorum nedense vgbcdbcnlfn.

Yiğit'le gerekli gereksiz bir sürü konuda soru cevap yaptık. Öyle bir sarmıştı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Ta ki Yiğit'in son mesajını görene kadar.

Yiğit: Güneş doğmak üzere. Uykun gelmedi mi daha?

Rojin: Ne!?

Dediği şeyin doğruluğundan emin olmak için pencereye çevirdim bakışlarımı. Gerçekten de gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı.

Rojin: Gerçekten de öyleymiş. Seninle konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlayamamışım.

Yiğit: Ben de aynı şekilde. Yine de uyu sen. Tatil olsa bile yorulmuşsundur.

Rojin: Sen de uyuyacak mısın?

Yiğit: Evet. Ben de uyuyacağım.

Rojin: O zaman iyi uykular >

Yiğit: Sana da.

🐚🐚🐚

Bulut'un anlatımıyla...

Sabah koşusu yaptıktan sonra eve döndüm. Duşumu aldıktan sonra doğruca mutfağa yöneldim. Bugün Rojin'i kahvaltıya davet etmeyi planlıyordum. Bu yüzden elimden geldiği kadar güzel bir kahvaltı hazırlamak için uğraştım.

Pek başarılı bir aşçı sayılmasam da tostları yakmadan hazırlamayı başarmıştım. İşim bitince sofrayı şöyle bir süzdüm. Onun benim için hazırladığı kahvaltıyla kıyaslamak bile doğru olmazdı. Yine de elimden geleni yapmıştım. Umarım beğenirdi.

Telefonumu elime alıp ona mesaj attım. Dakikalar geçmesine rağmen cevap vermemişti. Bu saatte uyanık olurdu normalde. Mesajlara da hızlı cevap verme gibi bir özelliği de vardı. Mesaja bakmadığına göreyse kesin hâlâ uyuyordu.

Gözlerim sofraya kayınca bir iç çektim. Boşa mıydı yani? Telefonum çalmaya başladığında Rojin'in aradığını düşünüp yüzüme hâkim olan bir sırıtışla ekrana baktım. Ama maalesef ki o değildi. Dilan arıyordu.

Bir iç çekip aramayı cevapladım. ''Efendim abiciğim?''

''Abi... Yanıma gelebilir misin?'' Sesi pek iyi gelmiyordu. Onun iyi olmaması moralimi iki kat kadar daha fazla bozmuştu. Büyük ihtimalle yine babası olacak o herifle bir sorun yaşanmıştı.

Başka bir şey demesini beklemeden evden çıkmak üzere masadan kalktım hemen. ''İyi misin Dilan?''

Titreyen nefes seslerini duyabiliyordum. ''Her zamanki şeyler işte.''

Onu sakinleştirmek amacıyla sesimi sakin tutmaya çalışarak ''Tamam abiciğim. Geliyorum ben hemen.'' dedim. Telefonu kapatıp askılıkta asılı olan deri ceketimi giydim. Rojin'in gelmesini beklediğimden zaten düzgün kıyafetler giymiştim. Bu yüzden çok zaman kaybı yaşamak durumunda kalmamıştım.

Bir taksi tuttum. Böylece kısa bir zamanda kardeşimin yanına varabildim. Annemin, kocasının ve kardeşimin mutlu(!) bir hayat sürdüğü villanın önünde durdum bir süre. Birkaç derin nefes çektim içime. Mental olarak kendimi hazırlamam gerekiyordu.

Elim zile gitti. Buraya her geldiğimde canım daha fazla sıkılıyordu. Ama ne yapabilirdim ki? Bu durumdan kurtulmak için biraz zaman gerekiyordu. Birkaç saniye içinde adım sesleri geldi. Kapıyı hizmetçilerden biri açtı. ''Hoş geldiniz Bulut bey.'' Ona gülümseyip kısaca selam verdikten sonra içeri girdim. Kimseyle muhattap olmadan önce doğruca kardeşimin odasına yöneldim.

Odasının kapısını tıklatıp içeri girdim. Yatağın üzeride kıvrılmış başını yastığın altına saklayan bir Dilan'la karşılaşmak beklemediğim bir şey değildi.

Beni fark ettiğinde o halinden sıyrılarak hemen ayaklandı. Bana doğru hızlı adımlarla gelip sarıldı. Saçlarını okşayarak ''Sakin ol prensesim. Ne olduğunu anlat bana.'' dedim. Sakinleşene kadar pozisyonumuzu bozmadım.

Daha iyi hissettiğinde yatağa oturdu. Ben de hemen yanına çöktüm. Bu sırada sinirimi kontrol edebilmek için kendime nasihat vermeye çalışıyordum. ''Babamla tartıştık.''

''Yine neyi sorun etti?'' Sesim son derece bıkkın çıkmıştı. Gerçekten bıkmıştım. Yıllardır o herifle olan sorunlara bir türlü son verememiştik.

Ben doğduktan çok kısa bir süre sonra annemle babam ayrılmışlardı. Annem, uzun bir süre beklemeden Rıza denen herifle evlenmişti. O sürede ben de babamın yanında kalıyordum. Çok sevgili annem beni emzirmeyi bile çok görmüştü bana. Bu yüzden babam, benim için bir süt anne bulmuştu.

On üç yaşıma kadar annemden hiçbir haber alamamışım. Eğer babam yaşamaya devam etseydi onunla hayatım boyunca yüz göz olmazdım. Bundan emindim. Ama babamın bir kalp krizi geçirip vefat etmesi tüm hayatımı tepetaklak etmişti.

Rıza, beni evinde istemese de -Bunu sürekli tavırlarıyla ve sözleriyle belli ediyordu.- annemin ısrarları sonucu onlarla yaşamaya başlamıştım. O zamanlarda da bir kardeşimin olduğunu öğrenmiştim.

Dilan, zayıf bir kızdı. Kendini koruyamıyordu, içine kapanıktı, saftı, sessizdi, hakkını aramazdı. Bu tarz sebepler yüzünden onu koruma görevini ben üstlenmiştim.

Neyden mi koruyordum? Babasından. Baba demeye bin şahit gereken o heriften. Küçüklüğümüzden beri Dilan'ın çok üzerine giderdi. Hemen hemen her konuda ona yasaklar koyardı. Uymadığı takdirde cezalar... Rıza'dan nefret etmem için sayısız sebebim vardı.

Bunlardan en büyüğü şiddete meyilli olmasıydı. Anneme ve kardeşime şiddet uyguladığına bizzat tanık olmamıştım şu ana kadar. Yine de kardeşimin anlattığı üzere bu olay sık sık yaşanıyordu. Anneme sorduğumdaysa sinirlenip sürekli inkâr ediyordu.

Annemle kardeşimin yanında uzun süre kalamamıştım. Çünkü Rıza'ya sürekli sert çıkıştığımdan, ona birçok konuda engel olduğumdan asi tavırlarmı bahane ederek beni bir yatılı okula yazdırmıştı.

Buna rağmen kardeşimle iletişim içinde kalmıştım. Annem o herifin tüm pisliklerine rağmen ondan ayrılmıyordu. Çünkü adam zengindi. Evet, bu annemin her şeye katlanması için yeterli bir sebepti ne yazık ki. Ne yaparsak yapalım ayrılması için ikna edememiştik.

Bu zamana kadar farklı işlerde çalışarak para biriktirmiştim. Yetişkin olduğumda ise ilk iş olarak kendi evime taşınmıştım. Dilan'ı da yanıma almak istemişitim. Ama o henüz reşit değildi. Bu yüzden şimdilik elimizden pek bir şey gelmiyordu. Seneye kadar dayanacaktık mecburen. Eğer mahkemeye falan başvursaydık zaten o işlemler de kuvvetle muhtemel o kadar sürecekti. Bu yüzden sabretmeyi tercih etmiştik.

Şimdiki zamana dönüp tüm odağımı kardeşime çevirdim. Kim bilir ne olmuştu? Dilan bir iç çekip olanları anlattı. ''Erkek arkadaşım olduğunu öğrendi. Telefonla konuşurken yakaladı. Çok kızdı. Evden çıkmamı yasakladı. Serkan'ı da arayıp ona hiç hoş olmayan sözler söyledi. İnan ki ne yapacağımı bilmiyorum. Bir daha Serkan'ın yüzüne nasıl bakacağım ben abi?''

Gözleri yaş yaş olduğunda çenem kasıldı. ''Serkan sorun etmeyecektir. Durumu biliyor zaten. Neden bakamayacakmışsın yüzüne? Suç mu işledin sen? Hepsi o şerefsizin kabahati.''

Serkan'la tanıştığım için bu kadar net konuşabiliyordum. Kardeşimle yaşıt olsa da güvenilir bir çocuktu. Onu iyice araştırdıktan ve tanıdıktan sonra ilişkilerini onaylamıştım. Her abi gibi başta ben de çok şüpheciydim. Ama bu çocuk dürüsttü. Kardeşimi gerçekten sevdiğini anlamak zor olmamıştı.

Bunu anlamak için birkaç pis iş yaptığım doğruydu. Örneğin bir kızın ona yazmasını sağlayıp ne yapacağına bakmıştım. -Direkt engellemişti.- Sonra özel dedektif tutup yedi ceddine kadar onu araştırmıştım. Bu zamana kadar onunla kan bağı olan kimsenin kötü bir sicili yoktu. Fazla detaya girmeye de gerek yok şimdi. Kısaca böyle. Ama ne yani? Her abi aynısını yapardı.

''Ama bu Serkan'ı benden uzaklaştırırsa ne yaparız? Çok kötü şeyler söyledi ona.''

''Yalnız hatırlatırım. Serkan benimle yüzleşmiş bir çocuk. En zor seviyeyi atlatmayı başardı yani. Bu kadar kolay vazgeçeceğini düşünüyorsan çok yanılıyorsun. Ama illa emin olmak istiyorsan kalk hazırlan. O serserinin yanına gidelim.''

Dilan'ın gözleri ışıldadı. Boynuma sarılıp defalarca kez teşekkür etti. Ardından dolabına yönelip ne giyeceğine karar verme faslına geçti. Bu sırada ben de telefonumla uğraştım biraz. Rojin'den henüz ses seda çıkmamıştı.

Yine de emin olmak için WhatsApp'a girdim. Mesajım hâlâ okunmamıştı. Dudağımı memnuniyetsizce büktüm. Rojin'in profil resmine tıklayıp onu biraz inceledim. Özlemiştim.

Onu ilk gördüğümden beri bendeki yerinin çok farklı olacağını biliyordum. Daha önce hiç ilişkim olmamıştı. Çok acemiydim. Ona nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyordum. Çoğu zaman hızlı davranıp onu kendimden soğutmaktan korkuyordum.

Bana karşı boş olmadğını anlamak çok zor olmamıştı. Çünkü vücut dili onun tüm duygularını ele veriyordu. Buna rağmen cesaretimi toplamam uzun zamanımı almıştı.

İlişkilerle ilgili bir sürü kitap okuyup bir sürü araştırma bile yapmıştım. O derece etkilemişti beni. İlk bakışta aşk dedikleri gerçekmiş. Bunu anlamıştım.

Deneyimsizliğimden ötürü iniş çıkışlar olmuştu. Ayrıca Yiğit'in varlığı bir adım geri gitmemi sağlamıştı. Yiğit'in Rojin'i sevdiği çok barizdi. Aynı hisleri taşıyan bir adam olarak bunu anlamam zor olmamıştı. Buna rağmen Rojin ısrarla sadece arkadaş olduklarını söylüyordu.

Oysa Yiğit'in bakışları hiç de arkadaşça değildi. İstemsizce onu rakibim olarak görüyordum. Çok iyi bir adamdı. Bunu inkâr edemezdim. Eğer Rojin onu tercih etseydi bunu engellemek için bir şey yapmak benim için çok zor olurdu.

Her ne kadar kabul etmek istemesem de adam güzel seviyordu işte! Ama bir gerçek vardı. O da Rojin'in onu değil de beni seviyor olmasıydı. Ben de Rojin'i seviyordum. Hem de çok. Dünyadaki tüm kelimeleri bir araya getirip bu duygularımı en iyi anlatacak kelimeleri cımbızla çeksek yine yetersiz kalırdı.

Rojin'i hakettiği gibi sevecektim. Ergenler gibi onu Yiğit'ten uzaklaştırma çabasına girmeyecektim. Kıskançlığımı kontrol etmem kolay olmayacaktı aslında. Yine de o tarz bir tavır takınmam hoş olmazdı. Sonuçta o, olgun bir kızdı. Ne yapması gerektiğini bilirdi. Yiğit'in duygularından haberdar olsaydı sınırlarını kendi çizderdi zaten. Bundan emindim.

Profil fotoğrafına dalıp gitmişken omzumun üzerinde bir el hissettim. Dilan, elini omzuma atmış, gözlerini ekranıma kilitlemişti.

''Güzel kızmış.'' dedi beğeniyle dudaklarını bükerken. ''Neyin oluyor acaba abiciğim?''

Telefonu hızlıca kapatıp cebime attım. ''Seni ilgilendrmeyen işlere o minik burnunu sokma prenses. Hazırsan gidelim.''

Bu tavrımdan hoşlanmamış gibi somurttu. ''İyi. Gidelim.'' Yataktan kalkıp odanın kapısına yöneldi. Ben de hemen arkasından gittim. Başını kolumun altına sıkıştırıp saçlarını karıştırdım.

''Ya abi! Saçımı bozdun! Bunu yapmak için ne kadar uğraştım, biliyor musun sen?'' Küçük isyanları karşısında pis pis sırıttım. Onunla uğraşmak hep çok zevkli olmuştur.

Kimseye görünmeden evden çıkabilmemiz bir mucizeydi. Henüz yeterince zengin bir abi olmadığım için Serkancığımızın yanına otobüsle gitmek zorunda kalacaktık. Ama bundan şikayetçi olan yoktu.

Serkan'ın yanına vardığımızda tam beklediğim şey olmuştu. Serkan, endişeyle Dilan'a bakıp iyi olup olmadığını sormuştu. Benim varlığımı umursamadan ona sarılmış, yanağına öpücükler kondurmuştu.

Başka bir zaman olsaydı buna elbette ki göz yummazdım. Onlarla uğraşır, kendimce eğlenirdim. Ama bu seferlik onlara kıyak geçiyordum. Sıkıntılı saatlerden sonra biraz hasret gidermeleri onların da hakkıydı.

Şanssızlığımdan kaynaklı olarak Rojin'le yapmayı planladığım kahvaltıyı Serkan ve ailesiyle yapmıştım. Kötü değildi. Yine de Rojin'le yapacağım kahvaltının yerini tutamazdı. Ama ne demişler? Hayat, biz plan yaparken başımıza gelenlerdir. Öyle değil mi?

***

Bölüm sonuuu

Beğenmişsinizdir umarımm 🤍

Kendinize güzel bakınnn

Bölüm sonu

2 yorum