İçeriğe geç

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 23 · 13 dk okuma

Bir Yaz Hikâyesi

Bölüm 23

23. Bölüm🐚

Selammm

Nasılsınız??

Bölüm şarkısı: Cem Adrian- Ben Seni Çok Sevdim

Keyifli okumalar dilerimm❤️

***

Yiğit'in anlatımıyla...

Hayatım boyunca birçok şeyle mücadele etmek zorunda kaldım. Duygusal, çabuk etkilenen, hassas bir insan olmadım hiçbir zaman.

Yaşadığım çoğu şeye rağmen hiç şikayetçi olmadım. Elimden geleni yaparak uzaklaştım sadece.

Ama şimdi öyle bir imtihanın içindeydim ki... Sevgimden vazgeçmek için elimden geleni ardıma koymadım. Bana deli gibi acı verse de sevdiğim kızdan uzaklaştım.

O başkasıyla mutlu olduğu an, bana düşen aradan çekilmek olmuştu. Acımı unutmak için ondan uzaklaşmaya çalıştım. Ondan hep kaçtım. Zorunda kalmadıkça yüz yüze gelmedim.

Onu bırakmayı kafama koymuştum. Ama hayat sürpsizlerle doluydu. Hiç beklemediğimiz şeylerle karşı karşıya gelebiliyorduk.

Bugün de hiç beklediğim şeylerle yüzleşmek zorunda kalmıştım.

Sabah Taner beni arayıp akşama evine davet etmişti. Taner de Rojin'in bana kazandırdığı arkadaşlardan biriydi. Rojin, bana çok şey katmıştı. Bunların arasında arkadaşlar da vardı. Ona birçok konuda minnettardım. Ama en minnettar olduğum şey beni yalnızlığımdan kurtarmasıydı.

Taner'e gelemeyeceğimi söylesem de ısrarları karşısında çaresiz kalmıştım. Bir yanım Rojin'i görmek için sabırsızlanırken bir yanım da yine acı çekmekten delicesine korkuyordu.

Akşama doğru evden çıkmıştım. Merdivenleri inerken Rojin'le çarpışmıştım.

Gözlerini buğulu görmemle anladım ki sevgime karşılık bulamamak hiç sorun değildi. Sevdiğimin gözünden bir damla yaş düşeceğine hayatım boyunca tek taraflı sevmeyi yeğlerim diye düşündüm.

Başta ne olduğuna anlam verememiştim. Onu evine bıraktım. Kapının önünde çelişkiye düştüm. Girsem mi girmesem mi diye... Her ne olursa olsun bana ihtiyacı varken onu yalnız bırakamadım.

Beni içeri aldığında doğruca yanına gittim. Kanepeye yüzüstü uzanıp dakiklarca ağladı.

Onun gözünden düşen her bir damla benim yüreğimi dağlıyordu. Keşke tüm acısını üstlenebilseydim. Sadece gülücükler saçan hallerini görebilmek mümkün olsaydı keşke. Böyle bir şey olacaksa ömrüm boyunca acı çekmeye razıydım ben. Ki bence hiçbir acı onun ağlamasının verdiği acıdan daha büyük olamazdı.

O karşımda savunmasızca durup ağlarken benim elim kolum bağlanmıştı. Zar zor aklımı başıma almayı başardığımda yaptığım ilk şey o güzel saçlarını okşamak olmuştu.

Dakiklarca, hiç bıkmadan okşadım saçlarını. Bunun ona iyi geldiğini görmek beni rahatlatmıştı.

Birkaç dakika sonra uykuya dalmıştı. Ben de o an duygularıma yenik düşüp mis kokulu saçlarına bir öpücük kondurdum. Hayatım boyunca pişman olmayacağım tek şey bu olabilirdi.

Birkaç dakika başında öylece bekledim. Uyumasına rağmen ellerimi saçlarından çekmedim.

Yerinde rahatsızca kıpırdandığında bu pozisyonda uyumanın onu rahatsız ettiğini anlamayı akıl edebilmiştim.

Uyanmasını istemediğimden tek çarem onu kucağıma alıp odasına bırakmaktı. Tam da onu yaptım.

Kucağımda minik bir bebek gibi uyumaya devam etti. Bu yakınlığımız kalbimin atışlarını hızlandırmıştı. Bu durumda düşündüğüm şeyin bu olması elbette ki hoş değildi. Ama kalp bu. Laftan anlamaz, mantık bilmez...

Odasının önüne geldiğimde kapıyı hafifçe ittirip içeri girdim. Doğruca yatağına doğru ilerledim. Onu bir güzel yatırdıktan sonra hemen yanına oturdum.

Tam bir melek gibi görünüyordu. Yüzü, gözleri, yanakları, kurumuş göz yaşları bile çok güzellerdi. Acaba onu bu kadar çok üzen neydi?

Saçları yanağına geldiğinden yüzünü buruşturdu. Derdini anlayıp elimi yavaşça yakınına getirdim. İnce saç tellerini yüzünden uzaklaştırırken elim yanağını sıyırdı. Bu kısa dokunuş sonucunda hissettiğim sıcaklıkla irkildim. Emin olmak için elimi alnına götürdüm. Çok fena ateşi vardı. Cayır cayır yanıyordu.

Üzüntüsü yetmezmiş gibi bir de hasta olmuştu. Başta ne yapacağımı şaşırsam da en mantıklısının annesini aramak olacağını düşündüm. Hemen odadan çıkıp Pelin ablayı aradım. İki üç kez üst üste aramama rağmen telefonu açmamıştı.

İyice sıkıntılı bir durumda kalmıştım. Halama haber vermeyi düşünsem de maalesef ki bugün evde değildi. Üç günlüğüne hiç tanımadığım akrabalarımızdan birinin evine gitmişti. Hala gidecek zamanı bulmuştun sahiden.

Onu hastaneye mi götürseydim acaba? Aslında en mantıklısı halamı arayıp onu edişelendirmeden ne yapmam gerektiğini sormaktı. Telefonumu cebimden çıkarıp onu aradım. Birkaç çalıştan sonra telefon açıldı.

''Hala? Ne yapıyorsun?''

''Remziye teyzenle kahve içiyoruz. Sen ne yapıyorsun yavrum?'' Sesi her zamanki gibi neşeli çıkmıştı.

''Ben de oturuyordum öyle. Sonra aklıma bir şey geldi. Sorayım dedim.'' Çok mantıklıydı sahiden. Sonuçta herkes oturduğu yerde ateş nasıl düşürülür diye düşünürdü (!). Yiğit, kafayı yemişsin sen oğlum. Bu kız, gerçek anlamda aklını başından almış.

''Sorsana yavrum. Ne bekliyorsun?''

''Şimdi birinin ateşi çok yükseldiğinde ne yapılır?''

''Ne? Kime ne oldu? Kimin ateşi var? Çok mu kötü?'' Hemen telaşa kapılmıştı. Böyle olacağını bilsem sormazdım.

Bir iç çektim. ''Sakin ol hala. Bir şey yok. Sadece merak ettim.'' Aynen, biz de yedik.

''Oh, iyi o zaman. Suya biraz sirke koyup bezi ıslatırız. Onu da ateşi çıkan kişinin alnına koyarız. Tabii bundan önce o kişi bir duş almalı.''

''Duş mu?'' diye sorup yutkundum. İyi de ben ona duş falan aldıramazdım ki. Kendisi de uyuyordu üstelik.

''Evet yavrum. Duş çok iyi gelir. Sonra da biraz çorba falan derken bir şeyciği kalmaz.''

''İyi o zaman hala. Teşekkür ederim.'' deyip telefonu kapattım. Bir iç çekip telefonu arka cebime sıkıştırdım. Odaya girdiğimde üzerini kat kat örtüyle örten bir Rojin'le karşılaştım. Hem ateşi vardı hem de bu kadar çok sarmalamıştı kendini battaniyelerle.

Kaşlarım istemsizce çatılırken hemen yanına yaklaştım. Tüm battaniyeleri tek seferde kaldırdım üzerinden. Yüzünü asıp bana ters ters baktı.

''Kalk Rojin. Bir duş alman gerekiyormuş.'' Dediğimde elimdeki battaniyeleri çekiştirmeye çalıştı. ''Üşüyorum.'' dedi kısık bir sesle.

''Hastasın çünkü. Duş alırsan geçer. Hadi kalk lütfen.'' Beni duymazdan gelerek bana arkasını döndü. Cenin pozisyonu alarak uyumaya devam etti. Bıkkın bir nefes verip battaniyeleri yere bıraktım. Ardından ona yaklaşarak kolundan tuttum.

Ciddi anlamda yanıyordu. Onun doğrulmasını sağladığımda bana ağlamasına ramak kalmış bir ifadeyle baktı. ''Yiğit, bak lütfen rahat bırak beni. Hiç halim yok.'' diyerek küçük sitemler etti. Tabii ki de istediğini yapamazdım. Önce iyileşmesi gerekiyordu. İstediği kadar surat asıp bana kızabilirdi. Şu an sağlık durumu diğer her şeyden daha önemliydi.

''Rojin, sözümü dinler misin lütfen? Bak çok hastasın. Ateşin var. Onu düşürmemiz lazım. Hemen bir duş almalısın. Sen çıkana kadar sana çorba yapacağım. Çıkınca sıcak sıcak içersin. Olmaz mı?'' Hayatım boyunca bu kadar uzun bir cümle kurmadığımdan emindim. Dünyanın en sessiz çocuğu, çok sevdiği kız için dünyanın en konuşkan çocuğu olmuştu bir anda.

Bazen dalıp gittiğimde kendime hayret ediyordum. Eskiden olduğum kişiyle şu anki kişi kesinlikle bir değildi. Şikayetçi değildim. Hatta mutluydum. Ama hani derler ya? Buruk bir mutluluk...

Rojin pes edip ayağa kalkmaya çalıştı. Bir yandan da söyleniyordu. ''Sanki neden bu kadar nazik olmak zorundasın? Al işte! Kıramıyorum seni. Biraz kıroca davransan şu an sana bağırıyor olabilirdim. Ama onu bile yapamıyorum. Hayat neden bu kadar adaletsiz?'' Söylenmeleri karşısında istemsizce tebessüm ettim. Şu anda tam olarak huysuz bir bebeğe benziyordu. Acaba bu hallerinin kalbime neler yaptığının farkında mıydı? Hiç sanmıyordum.

Banyoya doğru ilerlerken onun adımlarını izledim. Çok değişik bir yürüme tarzı vardı. Penguen gibi paytak paytak yürüyordu. İçim sıcacık olurken doğruca mutfağa yöneldim. Sebze çorbası yapmak için malzemeleri teker teker çıkardım.

Hepsini tezgaha dizip işime başladım. Dakikalar birbirlerini kovaladı. Çorba tamamdı. Sadece kısık ateşte biraz daha kaynaması gerekiyordu.

Ama Rojin'den hiç ses gelmemişti. Banyodan çıkmamıştı. Bu, ister istemez endişelenmeme sebep oldu. Ya ona bir şey olduysa? Telaşla elimdekileri bırakıp büyük adımlarla banyoya doğru yürümeye başladım.

Kapıyı yavaşça tıklattım. ''Rojin?'' Seslenmeme rağmen cevap vermemişti. İyice telaşlandığımda kapıyı bu sefer daha sert tıklattım. Sesimi de yükselttim. ''Rojin? İyi misin? Ses versene!''

Beni kesinlikle duymuyordu. İçeriden su sesi falan da gelmiyordu. İçim korkuyla dolarken ''Bak çok endişeleniyorum. Müsaitsen içeri gireceğim.'' Biraz duraksadım. ''Değilsen bile girmek zorundayım.'' Ona bir şey olduysa buna izin verdim diye pişmanlıktan beter olurdum.

Yine ses vermediğinde kapıyı açmak zorunda kaldım. Gözlerimi banyoda hızlıca gezdirdiğimde gördüğüm manzara beni iki kat endişelendirmişti. Rojin, bornozuna sarmalanmış, küvetin hemen dibinde başını dizlerine yaslayıp oturmuştu.

Hızla yanına gidip hemen yanına çöktüm. Elimi omzuna koyarak onu dürttüm nazikçe. Birden irkildi. Büyük, ela gözleri bana şaşkınlıkla bakıyordu. Gözlerinin beyazı kızarmıştı. Tabii ki uzun bir süre ağladığından dolayı şişmişlerdi de. Kuvvetle muhtemel bu kadar kızarmış olmalarının sebebi de bir kez daha ağlamış olmasıydı.

'İyi misin?' diye sormamıştım bu sefer. İyi olmadığını görmemek mümkün değildi zaten. Elimden gelen tek şeyi yapıp ona sarıldım. Başını göğsüme yaslamasını sağladım. Islak saçlarından dolayı tişörtüm ıslansa da bunu umursayacak durumda değildim.

İlk birkaç saniye tepkisiz kaldı. Bu hareketim onu epey şaşırtmış olmalıydı. Onu rahatsız etmemiş olmayı umarak çenemi başına yasladım. ''Ağlayabilirsin.'' dedim güven vermesini umduğum bir ses tonu kullanarak.

''İstediğin kadar ağla. Burada olanlar aramızda sır olarak kalacak. Kimse bebek gibi ağladığını söylemeyeceğim. Söz veriyorum.'' Bu cümleyi ona moral olsun diye söylemiştim. Bu kadar üzgün olmasaydı hoş kıkırtılarını bana bahşedeceğinden adım gibi emindim. Ama şu an elime geçen tek şey göz yaşlarıydı.

Bir eliyle tişörtümün ucunu sıkı sıkı tutarken bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. O, göz yaşlarını akıtıyordu. Benimse içim kan ağlıyordu. Onun bu halini gördükçe içim tam anlamıyla kan ağlıyordu.

Dakiklarca yerle bütünleşmiş bir şekilde kaldık. İlk ayrılan o oldu. Tabii ki o olurdu. Ben onu ölsem bırakmazdım.

''Teşekkür ederim Yiğit. Her şey için.'' dedi göz yaşlarını silerken. Sesi titrek çıkmıştı. Ürkek bir ceylan yavrusu gibi masum ve hassas görünüyordu. Onu bu hâle getiren neydi? Ben onun saçının teline bile kıyamazken onun bu kadar perişan olmasını sağlayan kimdi? Sırf o, ileride zor durumda kalmasın diye ondan uzak dururken onun yanında olup da onu inciten kişi kimdi? Bir bilsem...

''Önemli değil Rojin. Kalk hadi. Üzerini değiştir. Çorba da hazır olmuştur. Yanmadan gidip bakayım ben de.'' Çoktan yanmadıysa tabii. Beni başıyla onaylayıp küvetin kenarına tutunarak ayağa kalkmya çalıştı. Onu kolundan tutarak kalkmasına yardımcı oldum.

Odasına kadar yanında yürüdüm. Hemen ardından mutfağa gidip çorbanın durumuna baktm. Kısık ateşte olduğu için bi sorun olmamıştı. Onu karıştırdıktan sonra altını kapattım. Dolaplarda bulduğum en büyük kâseyi alarak çorbayı doldurum.

Onu masaya bıraktığımda Rojin gelmişti. Geniş bir tişört, altına da benzer bir şekilde geniş olan bir eşofman altı giymişti. Onunla ilk tanıştığımız gün aklıma geldi. Benzer bir kombin yapmıştı o zaman da.

Kızarık gözleriyle çorbayı şöyle bir süzdü. Dudakları memnuniyetsizce büküldü. ''Ben sebze çorbası sevmem ki.'' dedi kısık ve tatlı bir sesle.

Ona gülümsemekle yetinip sandalyeyi işaret ettim. ''İyileşmen için yemen gerekiyor maalesef minik civciv.'' Bu hitap şekli de nereden çıkmıştı öyle? Aklıma her gelen şeyi dile getirmemem gerekiyordu. Ama onunlayken bu konuda hep başarısız oluyordum sanırım.

Söylediğim şeye ters bir tepki göstermeden sandalyeye oturdu. Kaşığını eline alıp çorbaya daldırdı. Her hareketini dünyanın en önemli olayıymış gibi izledim. Ki benim için öyleydi de zaten.Tepkisiz bir şekilde çorbayı sonuna kadar içti. Ardından bana bakıp ''İyileştim mi şimdi?'' diye sordu şirince. İçim ona doğru akarken dudağımın kenarını kıvırmakla yetindim.

''Henüz değil. Şimdi birlikte çizgi film izleyeceğiz. Ben de sana portakal sıkacağım. Onu afiyetle içeceksin. O zaman tam anlamıyla iyileşmiş olacaksın.'' Bu fikir çok hoşuna gitmiş olacak ki biraz olsun gülümseyebildi. Bu gülümseme benim için dünyalara bedeldi.

''Çorba da hiç fena olmamış. Zamanla Cengiz abiyi bile geçebilirsin yemek yapma konusunda. Hatta aramızda kalsın. Bence geçtin bile.'' dediği şeyle gülümsemeden edemedim. O, bana ilaç gibi geliyordu. Keşke ben de onun ilacı olabilseydim.

Dolaba yönelip portakallrı çıkardım. Sıkacağı alıp iki bardak çıkacak kadar sıktım. Bardakları doldurduktan sonra bulaşıkları yıkadım.

Sonra Rojin'le birlikte salona geçtik. Televizyonu açtım. ''Ne izlemek istersin?''

Hiç düşünmeden ''Bugs Bunny!'' dedi hevesle. Morali biraz fazla mı hızlı düzelmişti, bana mı öyle geliyordu? Dediğini açıp hemen yanına oturdum.

Zaman geçtikçe aklını kurcalayan düşünceleri kafasından atabilmiş olacaktı ki arada sırada kahkaha atmaya başladı. Bu durum beni sevindirmişti. Hem de çok... Onun kahkahalarını duymak, benim için dünyalara bedeldi.

Gözlerim bardağına kaydığında henüz doğru dürüst içmediğini gördüm. ''Pişt, portakal suyunu içmeyi unutma.'' dediğimde şaşkınca bardağa baktı. ''Şey... Unutmuşum. İçiyorum hemen.'' deyip büyük bir yudum aldı. Elinde olan şeyi unutmak, kesinlikle Rojinlik bir hareketti.

Bu hareketi beni tatmin ederken çizgi filmi izlemeye döndük. Gözlerim çoğu zaman onun üzerinde oluyorlardı. Gözlerim bile onu seviyorlardı. Mimiklerini, doğallığını, düzensiz gamzelerini, kısılan gözlerini, her şeyini seviyordum. Duygularımın ne ara bu kadar derinleştiğini anlamak zordu. Ondan uzak kalmak ona daha fazla aşık olmamı sağlamıştı sadece.

Çizgi film seansımızı zil sesi böldü. Kapı çalıyordu. Rojin kalkmaya yeltendiğinde onu durdurdum. ''Ben bakarım.'' deyip kapıyı açmaya gittim.

Gelenler Bulut, Adel ve Gül'dü. Bulut'un gözleri üzerimde oyalandıktan sonra yüzünde hoşnutsuz bir ifade oluştu. Beni görmeyi beklemiyor olmalıydı. Onu umursamadan kenara çekildim. ''Hoş geldiniz. Geçin içeri.'' Gelme sebeplerini az çok tahmin edebiliyordum. Onlar gelemeyeceğimi söylemeyi unutmuştum. Rojin de zaten telefona bakacak durumda değildi. Endişelenmiş olmalılardı.

''Neredesiniz siz ya? Ne yapıyorsunuz burada tek başınıza? İnsan bir haber verir yani. İkinize de ulaşamadık.'' dedi Gül sitem edercesine. Bir şey dememe fırsat vermeden çoktan salona geçmişlerdi. Bir Rojin'e, bir bana, bir de televizyona baktılar sırasıyla. Saçma bir senkronizasyon olmuştu.

''Şimdi biz müthiş zorlukta olan diş hekimliğini okuyup, götümüzü yırtarken bir yandan da size zaman ayırmaya çalışıyoruz ama siz baş başa takılıp bizi sattınız, öyle mi?'' Adel'in iğneleyici sözlerini dinlerken kanepedeki yerimi aldım tekrar. Rahatsız olmuş sayılmazdım. Haklı sebeplerimiz vardı sonuçta.

Rojin'e baktığımda moralinin yine sıfırlandığını gördüm. Birden bire ne olmuştu? Sessizliğini hâlâ koruduğunda göre konuşmak istememişti. Zor durumda kalmasını istemediğimden açıklama yapma görevini üstlendim.

''Aslında geliyordum ben. Merdivenlerden inerken Rojin'i gördüm. Pek iyi görünmüyordu. Hasta olmuş. Onu yalnız bırakmak istemedim. Size de haber vermeyi unuttum. Kusura bakmayın.'' Eskiden olsaydı bu açıklamayı hayatta yapmazdım. Umrumda bile olmazdı. Ama Rojin'in zor durumda kalmasını istemediğimden hiç benlik olmayan açıklama işini bile yapmıştım. Hem de hiç gocunmadan... Bu kızın beni değiştirmediğini kim söyleyebilirdi ki şimdi?

Üçünün de yüzlerinde endişeli ifadeler oluştu. ''Neyin var?'' diye sordu Gül. Rojin elini 'Önemli bir şey değil.' dercesine salladı. ''Nezle sadece. Bir anda ateşim de çıkınca biraz halsiz düştüm. Sağ olsun Yiğit bana iyi baktı. İyileştim hemen. Turp gibiyim şimdi.''

Diğerleri rahatlarken bir şey dikkatimi çekti. Rojin konuştuğu süreç boyunca hiç Bulut'a bakmamıştı. Normalde bakışlarını ondan çekmediğinden bu durum bana epey tuhaf gelmişti. Bulut'un da morali yerinde değil gibiydi. Acaba aralarında bir sorun mu vardı?

En son onları birlikte gördüğümde el ele tutuşuyorlardı. Şimdi aralarında soğuk rüzgarlar esiyordu. Buna anlam vermek epey zordu. Yine de kurcalamaya hakkım yoktu. Sessizliğimi sürdürürken kızlar kendi aralarında sohbet etmeye başladılar.

Bulut, ayağa kalkıp ''Ben eve geçeyim. İyi geceler size.'' dedi donuk bir sesle. Cevaplarımızı beklemeden salondan çıktı. Rojin kalmasını sölememişti. Eğer söyleseydi Bulut'un onun yanında kalacağından emindim. Ama yapmadı. Bir sorun olduğu açıktı. Düşüncelerimi görmezden geldim. Birkaç saniye sonra dış kapının kapanma sesi duyuldu. Bulut, gitmişti.

Adel, saate bakıp ''Geç olmuş zaten. Biz de kalkalım artık.'' dedi. Rojin'i baştan ayağa süzdükten sonra ''Gerçekten de turp gibi görünüyorsun. Yiğit, sana iyi bakmış olmalı. Sonra görüşürüz. Zaman bulursak tabii.''

Rojin, onları da durdurmamıştı. Onlarla kısaca vedalaştıktan sonra Gül ve Adel de geçmiş olsun dileklerini söyleyip gittiler. Onları yolcu etmiştim. Salona döndüğümde Rojin'in dalgın dalgın yeri izlediğini gördüm. Kim bilir aklı nerede kalmıştı yine?

Yanına yaklaşıp elimi alnının hizasına getirdim. ''İzninle ateşini kontrol edeceğim.'' dediğimde cevap olarak alnını elime yasladı. Bu hareketi bana çok tatlı gelmişti. Ateşinin olmaması da içimi rahatlatmıştı.

''Uykun varsa uyuyabilirsin Rojin.'' dediğimde itiraz etmedi. Sessizce kanepeden kalkıp odasına doğru yürümeye başladı. Ben de peşinden gittim. Yatağa uzandığında çarşafa uzanıp üzerine örttüm. ''İyi geceler minik civciv.'' Ona böyle hitap etmeyi sevmiştim. O, artık benim minik civcivimdi.

''Pek iyi bir gece olacağını düşünmüyorum.'' dedi fısıltı şeklinde. Tüm dikkattim onda olmasaydı onu duymam mümkün olmazdı. Gecesinin kötü geçeceğini düşünüyordu. Ama benim onu haklı çıkarmaya niyetim yoktu.

''Sana şarkı söyleyeceğim. Meleksi sesim sayesinde güzel bir gece geçirme ihtimalin yükselir.'' dediğimde bana şaşkınca baktı. Bu zamana kadar hiç şarkı söylememiştim. Sadece dinlerdim. Tuhaf aslında. Ezberimde yüzlerce şarkı vardı. Ama bir kez olsun şarkı söylememiştim. 'Meleksi ses' demekle blöf yapmıştım elbette. Umarım kızın kabuslar görmesine sebep olmazdım.

Bugünlerde çokça dinlediğim şarkıyı söylemeye başladım.

Bir istiridyenin kıymetli incisini sakladığı gibi, saklarım seni

Bir bahar dalının narin tomurcuklarını sakındığı gibi, korurum seni

Çok derin derin

Derin derin derin derinlerimde, ellerin

Bir armağan gibi, Tanrı'dan bana

Kış güneşinde atın kirpiklerin

Ben seni çok sevdim

Ben seni çok sevdim

Belki zordur anlaması sessizliğimden

Ben seni çok sevdim

Ben seni çok sevdim

Sen oku kelimeleri gözlerimden

Şarkının her bir sözcüğünü ruhumda hissedebiliyordum. Sana bunları doğrudan söyleyemiyorum Rojin. Okuyabilecek misin kelimeleri gözlerimden? Hiç sanmıyorum. Senin o güzel gözlerin bana kör.

Gözlerinin kapandığını gördüğümde kısmen rahatladım. Ruhumun yıkık yansımasını istese de göremeyecekti artık. O tamamen uykuya dalana kadar bu şarkıyı mırıldandım. Bir yandan da onu izledim. Her bir detayını ezberledim. İlerde tüm bu detayların beni sonsuz bir acı gölünde boğacağını bile bile onları ezberledim.

Belki hiçbir zaman benim olmayacaksın. Ama ben hep senin olacağım minik civcivim.

***

Bölüm sonuuuu

Beğendiniz mi bakalım bölümü

Dürüst olmak gerekirse ben bu bölümü yazarken Yiğit'e daha bir aşık oldum, ne yapsak ki? 🥺😿

Kendinize iyi bakınnnn

Seviliyorsunuzzz🩷🤍🩵

Bölüm sonu

2 yorum

  • Ah Rojin keşke görsen Yiğit’in seni ne kadar sevdiğini(bütün bölümü şarkıyı tekrar tekrar dinleyerek bitirdim ağlıyorum😭😭)