İçeriğe geç

Bir Yaz Boyunca | TUZLU RÜZGAR

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Bir Yaz Boyunca | TUZLU RÜZGAR

Bölüm 1

Bölüm 1: Eve Dönüş

Klimanın artık pes ettiği, İzmir sıcağının yavaş yavaş arabanın camlarından içeri sızdığı o tanıdık an… Radyoda çalan eski bir Sezen Aksu şarkısı, annemin direksiyon başında şarkıya mırıldanarak eşlik etmesi ve benim kafamı cama dayayıp gözlerimi yarı yarıya kapatışım.

Psikoloji ikinci sınıfın final haftası, beynimdeki tüm nöronları tek tek alıp İzmir Körfezi'ne dökmüş gibi hissediyordum. İki hafta boyunca kahve ve stresten ibaret olan beslenme piramidim, Bornova'daki öğrenci evimi boşaltıp annemin arabasına bindiğim an yerini o tuhaf, mayışık huzura bırakmıştı.

"Defne, kızım klimayı bir tık daha açsana, fenalık geldi valla," dedi annem, gözlerini yoldan ayırmadan.

Zehra Arslan... Sınıfındaki otuz çocuğa aynı anda yetebilen, disiplinli ama bir o kadar da yufka yürekli ilkokul öğretmeni annem.

"Anne, klima sabahtan beri son ayarda zaten. Daha fazla açarsam araba havalanıp uçacak," dedim doğrulup radyodaki şarkının sesini biraz kısarken. "Hem geldik sayılır zaten, Çamlık tabelasını gördüm demin."

Bunu söylerken bile içimde bir yerlerin hafiflediğini hissettim.

Mavi Koy... İzmir merkezden yaklaşık bir buçuk saat uzaklıkta, haritalarda pek dikkat çekmeyen ama benim on üç yılımın her yazına ev sahipliği yapan o kurgusal sığınağım. Ne zaman hayat, finaller, büyümek ya da İzmir'in o bitmek bilmeyen koşturmacası üzerime gelse, buranın adı bile nefes almama yetiyordu. Hele bir de o kızlar varken… Sude, İlayda, Ece, Selin, Melis. Aylar süren ayrılıkların ardından, sanki araya koca bir kış girmemiş gibi aynı kaldırıma çöküp kaldığımız o yer.

Annem arabayı tanıdık, kıvrımlı sahil yoluna soktuğunda camı tamamen indirdim. Rüzgâr, o saniyede saçlarımı birbirine katıp yüzüme çarparken gülümsedim. İşte buydu. Çam ağaçlarının o keskin kokusuna karışan tuzlu deniz havası… Gerçekten yazın başladığını, o kokuyu ciğerlerinize çekene kadar anlayamıyordunuz.

"Bu sene yazlıkların hepsi doludur kesin," dedi annem, her yaz başı yaptığı o klasik Çamlık Evleri dedikodusu açılışını yaparak. "Gülten Teyze'nler geçen hafta gelmiş. Selin de stajı bitince geçecekmiş sanırım. Konuştunuz mu siz kızlarla?"

"Konuştuk ana kraliçe, konuştuk," dedim başımı sallayarak. "Herkes yavaş yavaş dökülür bir iki güne."

Aslında dışarıdan bakıldığında her şey kusursuzdu. Her yaz olduğu gibiydik. Ama içimde, midemin tam ortasında oturan o garip hissi bir türlü atamıyordum. Yirmi yaşına basmıştım. Çocuk değildik artık. İnsanların, duyguların, en çok güvendiğim o 'asla değişmez' dediğim şeylerin aslında ne kadar kolay şekil değiştirebileceğini ufaktan fark etmeye başladığım o tehlikeli yaştaydım. Yine de, Mavi Koy'un o tepeden görünen derin lacivert sularına bakarken kendi kendime fısıldadım: Burası değişmez. Biz değişmeyiz.

En azından o an, buna tüm kalbimle inanmak istiyordum.

Araba, tanıdık taş evlerin, yavaş yavaş canlanmaya başlayan dondurmacıların ve kepenkleri yeni açılan Deniz Yıldızı Kafe'nin yanından geçerken, Çınar Meydanı'nın o bilindik kalabalığına doğru süzüldük.

Yaz, resmen başlıyordu.

Çamlık Evleri tabelasını gördüğümüzde radyodaki o eski Sezen Aksu şarkısı bitmiş, yerini cırcır böceklerinin o hiç susmayan senfonisi almıştı. Sitenin demir kapısından içeri girerken, camdan başımı çıkarıp o paslı demir kokusuyla karışık begonvil kokusunu içime çektim.

Gelmiştik. Gerçekten gelmiştik.

Annem arabayı bizim iki katlı, panjurları kışın yorgunluğundan hafifçe solmuş evin önüne park ettiğinde derin bir "Oh!" çekti. El frenini çeker çekmez öğretmen moduna çoktan girmişti bile.

"Defne, kızım sen şu hafif çantaları al, ben bagajdaki hurçlara bakayım. İçerisi havasızlıktan kokmuştur şimdi, hemen camları panjurları açalım. Bak sakın terliksiz basma yerlere!"

"Tamam ana kraliçe, emrin olur," diye mırıldandım arabadan kendimi dışarı atarken. Ayaklarım yere değer değmez o garip, mayışık yorgunluk yerini tuhaf bir enerjiye bıraktı. İzmir'in o nemli, yapışkan sıcağı burada yoktu; Mavi Koy'un insana "hadi kalk bir şeyler yapalım" dedirten o meşhur rüzgârı esiyordu.

Bagajdan kendi devasa valizimi zar zor çıkarıp eve doğru sürükledim. İçinde muhtemelen tüm yaz boyunca yüzüne bile bakmayacağım kalın kapaklı kitaplar ve giymeyeceğim fazladan on tane tişört vardı. Klasik bir yazlıkçı sendromu.

Annem çoktan kapıyı açmış, içerideki hapsolmuş kış havasını dağıtmak için sağa sola koşturuyordu. Evin o kapalı, hafif nemli ve buram buram anı kokan havası burnuma dolduğunda gülümsedim. Sude, İlayda, Ece, Selin, Melis... Hepsinin siluetleri daha şimdiden gözümün önüne gelmeye başlamıştı.

Valizi merdivenlerin başında bırakıp "Anne ben bir sahile inip geliyorum!" diye bağırdım.

İçeriden, muhtemelen mutfak dolaplarının oradan boğuk bir ses geldi. "Nereye iniyorsun kızım akşam akşam, dur bir soluklan, evi yerleştirelim!"

"Valla durursam yığılıp kalacağım şuraya, final yorgunluğumu denize atmam lazım! Dondurma falan alırım gelirken!"

Cevap beklemeden, hatta itiraz etmesine fırsat bile vermeden kendimi tekrar sokağa attım. Çamlık Evleri'nden çıkıp merkeze, Çınar Meydanı'na doğru yürümeye başladım. Taş döşeli dar sokaklar, duvarlardan taşan pembe begonviller... Herkes yavaş yavaş yazlıklarına dönmüş, balkonlarda çay bardaklarının şıngırtısı duyuluyordu.

Adımlarım beni hiç düşünmeme gerek kalmadan o tanıdık rotaya, Mavi Koy'un kalbine götürdü: Martı İskelesi.

Denizin içine doğru uzanan eski, ahşap iskele. Çocukluğumuzun, kızlarla ettiğimiz yeminlerin, yediğimiz o erimiş dondurmaların şahidi olan o iskele.

Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü o muazzam turuncu ve lacivert karışımına bürünmüştü. İskelenin girişinde durup gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Gerçekten derin bir nefes... Omuzlarımdaki o görünmez ağırlığın, sınav stresinin, Bornova'nın gürültüsünün uçup gittiğini hissettim.

Gözlerimi açtığımda, iskelenin en ucunda bir karartı fark ettim.

Tahta zemin üzerinde adımlarım yavaşladı.

Sırtı bana dönük, denize doğru bakan biri vardı. Uzun boylu, geniş omuzlu bir siluet. Denizden esen rüzgâr, koyu kumral saçlarını darmadağın ediyordu. Rüzgârın sesi ve dalgaların iskelenin ayaklarına çarpma sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu ama o an kalbimin atışının hızlandığını hissettim.

Aylar olmuştu. En son geçen yazın sonunda, herkes valizlerini toplayıp farklı şehirlere, kendi hayatlarına dağılırken görmüştüm onu.

Biraz daha yaklaştım. Farkında olmadan nefesimi tutmuştum. Eli cebindeydi; rahat, umursamaz ama bir o kadar da etrafındaki her şeye hakim o duruşu... Sadece arkasından bile tanıyabilirdim. Omuzundaki o ufak, kimsenin hikayesini bilmediği izin olduğu yere kaydı gözlerim istemsizce.

Aras.

Aras Demir.

Aylar olmuştu. İzmir'in o boğucu trafiğinde, finallerin uykusuz gecelerinde zihnimin bir köşesine itmeye çalıştığım o siluet, şimdi tam karşımdaydı. Ayaklarım ahşap zemine çivilenmiş gibiydi. "Selam" desem çok mu sıradan olurdu? "Naber" desem fazla mı lakayıt? Ben içimdeki bu saçma sapan beyin fırtınasıyla boğuşurken, sanki arkasındaki bakışlarımı hissetmiş gibi yavaşça omzunun üzerinden geriye döndü.

Mavi Koy'un sularına rakip olan o mavi gözleri doğrudan gözlerimi buldu.

Zaman, tam o saniyede, klişe bir romantik komedi filmindeymişiz gibi yavaşladı. Gözlerindeki o ilk şaşkınlık belirtisi, yerini saniyeler içinde o bildik, insana güven veren ama bir o kadar da duvarlı olan hafif gülümsemesine bıraktı. Yılın büyük kısmını denizde geçirdiği için zaten bronz olan teni, batan güneşin turuncu ışıklarıyla daha da esmer görünüyordu.

"Defne?"

Sesi, aklımda kalan o tondan bir tık daha derindi sanki. Ya da aylardır duymadığım için bana öyle gelmişti.

"Aras..." diye mırıldanabildim sadece. Sesim, üzerine basılmış plastik bir ördek gibi çıkmıştı. Harika bir giriş Defne, kesinlikle çok havalısın. İçimden kendime göz devirirken, Aras bedenini tamamen bana doğru çevirip o uzun boyuyla bana doğru bir adım attı. Kalp atışlarım tehlikeli bir ritme geçmişti ki, arka cebimdeki telefonum bir canavar gibi titreyip çalmaya başladı.

Ekranda parlayan isim her şeyi açıklıyordu: Ana Kraliçe.

Telefonu, hayatımı kurtaran bir can simidi gibi havaya kaldırdım. "Annem," dedim panikle. "Evi yerleştireceğiz, malum... Yeni geldik. Görüşürüz!"

Ona tek bir cevap hakkı bile tanımadan, arkamı dönüp iskeleden resmen kaçarak uzaklaştım. Korkak mıydım? Kesinlikle. Ama şu an, onun o delici mavi bakışları altında mantıklı iki cümle kurabilecek kapasitede değildim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.