İçeriğe geç

Bir Yangının Gülü

Bölüm 8 · 7 dk okuma

Bir Yangının Gülü

Bölüm 8

Bölüm 7

Tam on beş gün olmuştu Zeynep gideli. Bu on beş gün içinde sapık hademe karşıma hiç çıkmadı. Beni hiç rahatsız etmedi, bana hiç dokunmadı. İnşallah başka birine musallat olmamıştır.

Neriman hanım hoparlör ile katlara duyuru yaptı bir gün. Ziyaretrçiler gelmiş. Yani yine birimizi alacaklardı. Önce kendimi çirkinleştirmeye başladım. Üstümü başımı pislettim, saçlarımı dağıttım. Biraz düşününce ne kadar saçmaladığımı anladım. Belki her şey daha güzel olurdu. Kendi evim, kendi ailem, hatta belki kendi odam bile olabilirdi. En güzeli de sapık hademeden kurtulurdum. Artık bana dokunamazdı. En mahrem yerlerimde gezdiremezdi ellerini.

Hızlıca en güzel giysilerimi giydim. Saçlarımı taradım, yanaklarımı çimdikleyip tütün kolonyasına buladım kendimi. Tertemiz olmuştum. Aşağı inip sıraya girdim. Bir kadın ve bir adam hepimizi izliyorlardı. Bizim analık ile göz göze geldik. Utandım doğrusu, bakışlarımı kaçırdım. O ise usul usul yanıma yanaştı. Önümde dikilip saçlarımı okşadı. O sırada Neriman bütün heybetiyle yanımıza geldi ve kadına bir şeyler fısıldadı. Nedendir bilmiyorum ama benimle ilgili olumsuz bir şey söylediğini hissettim. Zaten sonrasında da kadının bana olan bakışları değişti, yüzündeki tebessüm kayboldu ve gittiler. Kimseyi almadılar o gün.

İki gün sonra okulun erkekler tuvaletinde çocuğun birini fena benzettim. Yurda dönünce Neriman karısı ağzıma sıçacaktı, adım kadar emindim. Yurda girince kimseye görünmeden yatakhaneye kaçtım. Korka korka yatağımın kenarına oturdum. O sırada haber verdiler; Neriman beni odasında bekliyormuş. “Yapacak bir şey yok, dayan Asi” dedim. Hem durup dururken mi dövdüm? (Evet, durup dururken dövmüştüm)

Gittim Neriman’ın odasına ama korkudan içeriye giremiyordum. Tam ne söylesem diye düşünürken kapı açıldı ve Müdüre hanım bütün heybetiyle karşımda dikiliyordu. Fakat o da ne? Geçen gün gelen ziyaretçiler yine gelmişler, içeride oturuyorlardı. Bir an ne diyeceğimi şaşırdım.

“A benim güzel kızım dönmüş mü okuldan, nerelerdesin. Seni bekliyorduk biz de” diyip başımı öptü Neriman hanım. Allah allah, hayır olsun.

“Gel içeriye gel, bak Semih abin ve Canan ablan seni görmeye gelmişler” deyip beni içeriye soktu. Her yanımı tarifsiz bir heyecan kapladı. Yoksa beni hep beraber mi döveceklerdi?

İçeriye girdiğimde ellerimi önümde bağlamış mahcup bir şekilde bekliyordum. Canan abla yanıma geldi, elimi tutup öptü beni. Benimle tanıştılar, sohbet ettiler. Yanağımdan makas bile aldılar. Çok tuhaf hissetmiştim kendimi. O gün dışarıya çıkarttılar beni. Birlikte yemekler yedik, sohbet edip birbirimizi yakından tanıdık. Hatta sokakta yürürken elimden bile tuttular, tıpkı annem ve babam gibi davranıyorlardı bana. Bir kaç gün boyunca bunu tekrarladık. Benim için çok güzel elbiseler, ayakkabılar aldılar. Semih abi ile balık tutuyor, Canan abla ile alışveriş yapıyor, geziyorduk. Akşamına beni yurda yeniden yurda teslim ediyorlardı. Bir süre sonra analık ve babalık yanıma gelip “Bizim çocuğumuz olur musun Asiye” dediler. Artık benim de bir evim olacaktı. Bir ailem olacaktı, okuldaki diğer çocuklar gibi. Yurtta kalmama bir sebep kalmamıştı zaten Zeynep gittikten sonra. Diğer çocuklar gibi olacaktım. Çok heyecanlandım ve en sonunda kabul ettim.

İlk birkaç ay çok güzel geçti. Birbirimize hemen alışmıştık. Sıcacık bir aile olmuştuk. Kendimi daha güçlü hissediyordum artık. Bu durum okuldaki hal ve hareketlerime de yansıyordu tabi. Etek boyum kısalmaya başlamış, sürekli ördüğüm saçlarım salınmış makyajla tanışılmıştı. Gözlerime öyle sürmeler çekiyordum ki, birazcık terlesem pandaya dönüyordum. Bununla birlikte derslere olan ilgim azalıyor, o ilginin yerini erkekler alıyordu.

Artık erkeklerle çıkışta kavga etmiyor, okul bahçesinde dokuz aylık ya da “simiiiit” oynamıyordum. Kendimi de keşfetmiştim bu süreçte.

*** Simiiiit: Daha çok eskiden oynanan şiddet içerikli bir oyundu. Kalabalık bir gruptan biri ebe seçilirdi. Seçilen kişi nefesi yetene kadar “Simiiiiiit” diye bağırarak koşar ve birini ebelemeye çalışırdı. Nefesi yetmeden ebelerse ebelediği kişiyi, yetmezse de kendisini eşşek sudan gelene kadar döverdik. Malesef koskoca okulda bu oyunu oynayan tek kız bendim. Az dayak yemedim şu saçma oyunu oynayacağım diye.

Neyse işte, sekizinci sınıfa giden on beş yaşında sıradan genç bir kız gibi davranmaya karar vermiştim bu süreçte. Dediğim gibi, ilk aylar harikaydı her şey. Canan abla ile vakit geçiriyor, birlikte yemekler yapıyor ve Semih abi gelince aile gibi yemeğimizi yiyorduk. Hatta bazen televizyon bile izliyorduk. (Yurtta kaldığım süre içinde hiç TV izleyemedim) Üstelik bana bu kadar iyilik yaptıkları halde kendilerine anne baba demek zorunda kalmamıştım. Ne istersem öyle hitap edebiliyordum.

Bazen bana harçlık veriyorlardı, ne olur ne olmaz diye saklıyor hiç harcamıyordum. Hatta yemek almam için verdikleri parayı bile biriktiriyor bütün gün aç kalıyordum. Bir gün Canan abla durumu fark etti ve neden yemek yemediğimi sordu. Yanık izlerimi tedavi ettirmek için para biriktirdiğimi söyledim. Gözleri doldu, başımı öptü ve benim o izlerle güzel olduğumu, onların da benim bir parçam olduğunu ve onları sevmem gerektiğini anlatan uzunca bir nutuk çekti. Ne yalan söyleyeyim gram siklemedim. Kendisinin selülitleri var diye yatak odasının duvarlarını kemirdiğini biliyordum çünkü. Onlar senin parçan değil mi? Sen de sev o zaman.

Yurttan arkadaşlarım ile denk geldiğimde onlara hava bile atıyordum bazen. Ezik hissetmiyordum kendimi artık. Kimsesiz değildim sonuçta. Özgüven sarmıştı her yanımı. Arkamda kapı gibi ailem vardı çünkü.

Eskiden okulda bir sorun olduğu zaman diğer çocukların anneleri yada babaları gelir, canımızı acıtacak ne kadar söz varsa söylerlerdi. “Anaları babaları yoksa salmasınlar dışarıya. Biz milletin piçiyle mi uğraşacağız” diye hem bize hem de ulu orta yerlerde bağırırlardı. Kendi sıçtıkları çocuğun ne yaptığı, kabahatleri hiç önemli değildi onlar için. Kimsesiziz ya, direkt bir kaç adım geriden başlıyorduk. Sanki peygamber doğurmuşlar gibi çocuklarını savunurlardı. Onlara göre hep suçlu bizdik zaten.

Her güzel şeyin bir sonu vardır tabi. Bende de sike sürülecek şans olmadığı için yavaş yavaş bir şeyler ters gitmeye başladı. Önce Semih abi yoğun bir çalışma sürecine girdi. Sürekli eve geç geliyor, ani kararla iş toplantılarına gidiyordu.(Yersen)

Canan abla bu süreçte ufak bir depresyona girmiş, evde hayalet gibi dolaşmaya başlamıştı. Semih abi ile ilgili endişeleri vardı. Sürekli olarak aldatıldığını ve terk edileceğini düşünüyordu. Ben de dahil kimseyle konuşmuyor, sadece ağlıyor ve Semih abi ile kavga ediyordu. Kendini de iyice salmıştı, kişisel bakımına dikkat etmiyor, leş gibi içki kokuyordu. Evde akşamları kurulan aile sofraları yerini mutfak tezgahında ufak tefek atıştırmalıklara bırakmıştı. Aile gibi değil, aynı evde üç yabancı olmuştuk.

Bazı geceler birbirlerine giriyorlar, şişeler, eşyalar falan havalarda uçuşuyordu. Korkuyor hatta bazen sussunlar diye dualar ediyordum. Bir keresinde okuldan çıkınca eve gitmek istemedim. Akşama kadar sokaklarda avare avare dolaştım. Eve gidip kavga gürültü çekeceğime kafamı dinlerim dedim. Akşam olup eve gittiğimde evin önünde polis arabalarını ve korkudan ortalığı velveleye veren Semih abiyi gördüm. Meğer uzun süre ortalıktan kaybolunca başıma bir şey geldi sanıp ortalığı ayağa kaldırmışlar. İlk cep telefonuma bu şekilde sahip oldum işte. Merak ettikleri zaman ulaşabilsinler diye.

Bu süreçte başka versiyonlarım ile karşılaştım.

Sessiz Versiyonum

Hayalet gibiydim. Gerek kalmadıkça konuşmuyor, sesimi bile çıkarmıyordum. Odamdan gerek kalmadıkça çıkmıyor, Tv izlemiyor, vaktimin çoğunu çılgın Bediş gibi hayal kurarak geçiriyordum. Kendimi çoğu zaman odama kilitliyor, bana aldıkları telefon ile liseli bebelerle fingirdiyordum. Bana bir şey sorulursa tepkisiz kalıyor, cevap bile vermiyordum. Ciddi anlamda sıkıntılı olduğumu hissettiriyordum. Konuşmam gerektiğinde de asi asi tavırlar sergiliyordum.

Arabesk Versiyonum

Asiye yerine Asi ismini kullanmaya başladığım dönemdi. Sürekli Arabesk ve rap şarkılar dinliyordum. Hatta bilen bilir; o dönemler patlayan Arabesk rap diye bir tür çıkmıştı. En bilinen temsilcileri Asi style, arsız bela, fundyy, tripkoliktir. İşte o kuşağın o gençlerindendim. Saçım başım şekil değiştirmiş, gözlerime siyah polisanla badana yapılmış, saçlarımın önünden iki tutam kırmızıya boyanmıştı. Dar paça düşük belli o iğrenç pantolonlardan giymeye başlamıştım. Bu dönemde en sevdiğim renk siyah olmuştu. Satanist olmama çeyrek vardı yani. Evet, o keko kız fotoğraflarından bolca çekmiştim.

Dindar Versiyonum

Her şey düzelsin, Canan abla ve Semih abi eskisi gibi mutlu olsunlar diye dualar ederken Allaha yaklaşmıştım. Din Kültürü dersinden ve Neriman hanımdan ne öğrendiysem din ile alakalı onu biliyordum sadece. Okulda da bütün dinleri öğrendiğim için kafam oldukça karışıktı. İslam ile başladığım o yolculukta bütün tuşlara bastım. Baş ucumda dört büyük kitap duruyordu ve hepsini aynı anda okuyordum. Bu versiyonumdan nefret etmiştim. Sürekli felsefe yapıyor, kendimce en doğru dini seçmeye çalışıyordum. Valla bak, ne İseviliğim kaldı ne Museviliğim.... İş böyle olunca da benim dualar ne İsaya kaldı ne Musaya.

Free Versiyonum

Bu da dinlerden tamamen uzaklaşıp dünya sikine minare yaşadığım dönemdi. Kıyafetlerim yine değişmiş, eteğe dönülmüş, mini etekle tanışılmıştı. Hatta yaşadığım muhit biraz elitti ama bu kadar elitliği o dönemler orası bile kaldıramıyordu. Bir sabah Canan abla beni görünce kapıyı kilitledi o kıyafetle evden çıkmayayım diye. Aynı anda bir sürü erkekle flörtleşiyor, hiç birine bağlanmıyordum. “Özgürüm ben yeeaa” diye mal mal dolaşıyordum ortalıkta. İlk kez birine çıplak fotoğraflarımı bu zamanlar atmıştım. Çok şükür internete falan düşmedim. Tabi ki cinsellik yaşamıyordum. Bunun için yalvaranlar olsa da belki de en çok dikkat ettiğim şey buydu. Çok özel birine saklıyordum onu. Onun dışında kural tanımaz anarşist bir karı oldum çıktım. Hiç bir kural ve kaide umrumda değildi.

Mistik Versiyonum

Bu da benim Metafizikle tanıştığım dönem oldu. İn, cin, büyü, sihir ve fal bakmaya yoğunlaştım. Bir yandan inanılmaz bir özgüven ile yapıyor ve öğrenmek istiyordum ama bir yandan da, bilhassa gece olunca ağzım burnum yamulacak diye korkuyordum. Arkadaşlarla buluşuna “Ne yapalım” diye sorulunca hemen “Ruh çağıralım, fal bakalım , cin sikelim” gibi fikirler atıyordum ortaya. Fal baktığıma inandırdım insanları. O dönemler yeni yeni popüler olan astral seyehati falan deniyordum. Enerji ile bozmuştum kafayı. Hani egede yaşayan elli üçlük ama çıtır, kafayı enerji ile bozmuş, antidepresanları bonibon gibi yutan çatlak kadınlar vardır ya, iyice onlara benzemiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.