Tam iki ay geçti o günün üzerinden. Ömer’den gelen binlerce arama, binlerce mesaj, duygularım, pişmanlıklarım, acılarım ve Sezen Aksu şarkıları ile geçen koskoca iki ay...
Kiralık arabayı teslim edip hemen İstanbul’a döndük. Uçaktan inince telefonu açtım ve onlarca arama ve mesaj gelmeye başladı. Hepsi Ömerdendi. Ne kadar pişman olduğunu, o kadını zaten terk edeceğini, kadının anlattığı her şeyin yalan olduğunu... Kadının aslında beni tanıdığını ve sırf ben Ömer’i bırakayım diye bunları söylediğini...
Son bir kez konuşmak ve kendini açıklamak için yalvarıyor, ağlıyordu. Mesajları okudukça canım daha çok yanıyordu. Hele ki bıraktığı sesli mesajlardaki ağlamalarını duydukça içim paramparça oluyordu ama artık bitmişti. Ona tekrar güvenmeyecek, onu bir daha sevmeyecektim. Sadece onu değil, bir daha başkasını bile sevmeyecektim.
İlk gün benim evimde kaldık Zeyno ile. Hani ağlamaktan yorulursun ve yoruldukça daha da çok ağlarsın ve en sonunda uyuya kalırsın ya, onu yaşadım ilk gün. Acı da hayatın bir gerçeği, çekilecekse çekilmeliydi. Zeyno da beni rahat bıraktı, ağlamamı engellemedi. Sadece başımda durup saçlarımı okşadı ilk gece.
Hıçkıra hıçkıra ağladım geçip giden yıllara. Bu ihaneti hak etmemiştim. Aklımdan sadece Ömer geçiyordu, bir de ettiğim dualar. Geri dönsün diye değildi dualarım. Zaten geri dönmek istiyordu. Bana ulaşamadıkça Zeyno’yu aramaya başladı ve ona yalvardı ve bu gece boyunca sürdü.
Sabah Zeyno’nun dürtmesi ile gördüğüm kabustan uyandım. Gözümü açamıyordum, her tarafım ağrıyordu. Zeyno ise ortalıkta koşturuyor “Hemen kalk, Ömer geliyor. Hazırlanıp gidiyoruz buradan” diyordu.
- Ne? Gelirse gelsin.
- Saçma sapan konuşuyor geri zekalı. Kalk hadi.
Kalkıp hızlıca giyiniyordum ama hala neden kaçtığımızı anlamıyordum. Üzerimize bir şeyler giydik. Zeyno valizimi açıp içini alelacele doldururken kolundan tuttum ve “Ne oluyor ya, nereye gidiyoruz?” dedim.
-Ömer işte. Buraya geliyor.
- Onu anladım Zeyno da biz neden kaçıyoruz?
-Sakin ol ve şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle. Ömer sevgilisini vurmuş. Buraya geliyor şimdi.
- Ne? Kim söyledi.
- Kendisi.
-Şey.... Ö... Ölmüş mü?
-Kendisi söyledi diyorum Asiye, mal mısın? Ölmüş olsa nasıl söylesin? Uyan artık, kendine gel. Yaralanmış...
-Ne bileyim, kendisi deyince Ömer söyledi sandım.
-...
-Bizim yüzümüzden mi oldu?
-Ne alakası var bizimle? Akşam Ömer’i terk etmek istemiş, Ömer de vurmuş.
Valizleri hızlıca hazırlayıp Zeyno’nun arabasına yükledik ve panik içinde yola çıktık. Bir süre hızlıca çevre yoluna doğru giderken ilk defa telefonuma bakmak geldi aklıma. Bir sürü arama ve mesaj vardı. Mesajlar uzun uzun ve bir sürü olduğu için kısaca göz gezdirdim. Tam o anda telefon yine çalmaya başladı ve ekranda Ömer’in adı yazıyordu. Zeyno onun aradığını görünce telefonu elimden kapıp kapattı ve arka koltuğa fırlattı telefonumu.
- Ya bir sakin olur musun Zeyno? Nereye gidiyoruz şimdi? Daha doğrusu nereye kaçıyoruz?
-Bilmiyorum. İzmir.... İzmir’e gidiyoruz. Bizim evde seni bulamaz.
-Beni... Beni de mi vuracak sence?
-Bilmiyorum, kadın bunu ima etti.
-Neden peki?
-Kadın terk etmek istemiş. Ömer de vurmuş.
-Karakola neden gitmiyoruz peki?
Tam o sırada Zeyno’nun telefonu da çalmaya başladı. Arayan Ömerdi. Zeyno yine az önce yaptığı gibi yapıp telefonu kapattı ve telefonu arkaya attı.
Çevre yolundan çıkıp en yakın karakola gittik. Bir anda ifade verirken bulduk kendimizi.
Bu ülkenin sorunlarından biri de buydu işte. Hem yıllarımız gitmiş, aldatılmış ve kandırılmıştık. İhanete uğradığımız yetmezmiş gibi bir de şiddet görüyor, öldürülüyorduk. O kadına da yazık değil mi? Sen hem onu hem de beni aldat, üstüne bir de vur. Paşama bak yahu! Gerçekten bu ülkede kadın olmak zordu. Sadece kadın olmak mı? Hayvan olmak da zordu. Ördeğe, eşeğe ve köpeklere bile tecavüz ediliyordu bu ülkede. Sokak hayvanları uyutuluyor, iki ayaklı hayvanlar(!) daha rahat edebilsin diye katlediliyorlardı. Oysa tek istedikleri bir lokma yemek, sıcacık bir sevgiydi. Bana tanıdık geldi bu durum.
Bu ülkede ağaç olmak da zordu mesela. Tabiat bile olsan insanın elinden kurtulamıyordun. Kese kese, tahrip ede ede doymamıştı insanoğlu. Görmüyor musunuz, memleket beton yığını içinde kaldı. Hala da kesip biçiyorlar. Sanki kendileri bir tek fidan dikmişler gibi yakıp yıkıyorlar, doğaya savaş açıyorlar. Doğa ile savaş içindeydik; Kazanırsak, kaybedecektik.
Bu ülkede çocuk olmak da zordu. Sübyancılar, sapıklar gözü artık onlara dikmişti. Beyinlerini yıkamak isteyen tarikatlar, siyasiler ve aileler... Suça sürüklenenleri (!) saymıyorum bile.
Bu ülkede elektrik direği olmak bile zordu arkadaşlar. Elektrik direği ve damacanaya tecavüz etmeye çalışan insanlarla aynı yerde yaşıyorduk. Sokaklar suçlu doluydu zaten.
Ay bıraksalar daha neler söylemek istiyorum da neyse.
Karakolda kadının anlattıkları dahilinde Ömer’den şikayetçi olduk. Karakoldaki amirin talebi ile kadına ulaşmaya çalıştık ancak başaramadık. Telefon bir kaç kere çaldıktan sonra engelledi bizi. Biz yine de yaşanan her şeyi anlatıp ifade verdik. Çıkınca da doğruca Zeyno’nun İzmir’deki evine gittik.
Ya yemin ederim ağız tadıyla bir depresyon bile yaşayamıyoruz. Bu sefer de polisler rahat bırakmıyordu. Sürekli arayıp arayıp güvende olup olmadığımızı kontrol ediyorlardı. İkimizin de telefonu hiç susmuyordu. Ömer zaten aralıksız arıyor, benimle konuşmak istiyordu. Nihayet aramaları kesildiğinde “Pes etti” diye düşünmüştük ama gerçeği gece yarısı Zeyno’nun evinde kapıya gelen polis ekiplerinden öğrendik. Ömer tutuklanmış.
Bizi de karakola yeniden ifademizi istemeye çağırdıklarında gerçek ortaya çıkmıştı. Meğer sandığımız gibi bir şey yokmuş. Ömer ne o kadına zarar vermiş, ne de bana verme niyeti varmış. Bu geri zekalı, kadını terk etmiş o gün. O geri zekalı da böyle bir yalan uydurmuş Ömer bana gelmesin diye.
Gerçeği öğrendiğimizde İzmir’deki karakoldan ifade verip şikayetimizi geri çektik. Bu sefer de ekiplerin gazabına uğramıştık. Yok neymiş, kolluk kuvvetlerini gereksiz meşgul ediyormuşuz, yok asılsız ihbarlar suç niteliği taşırmış bik bik. Bir dünya terane işte. Nihayet karakoldan çıkıp eve geçtiğimizde çoktan sabah olmuştu. Böylece benim de depresyon süreci başlamış oldu.