Sımsıcak bir yaz sabahına uyandığımda tarifsiz duygular içindeydim. Bir hafta kadar önce, bir doğum günü partisi, bir insanın hayatını ne derece değiştirebilirse benimkini öyle değiştirmişti. Hala gerçekliğine inanamıyor, hayal gördüğümü sanıyordum.
Cıvıl cıvıl bir yaz sabahı, ötüşen kuşların sesleri, güneşin sımsıcak hissi ve kapıya tekme tokat girişen postacının sesleri ile çıktım yataktan. Kapıyı birisi açsın diye beklemiştim ama evde yalnız olduğumu anladım.
Koştura koştura alt kata indim. Kapıya doğru koşarken serçe parmağımı sehpaya çarpınca iflahım kesildi bir anda. Seke seke kapıya koşup açtım. Postacı ile gözgöze geldiğimde adamın işini ne kadar sevmeyerek yaptığına yemin edebilir ama kanıtlayamazdım.
Kocaman bir kutuyu imza karşılığı bıraktı bana ve gitti. Allah allah, doğum günüm falan değildi. Bildiğim kadarıyla beklediğimiz bir kargo da yoktu. Nedir bu?
Bir kahve yaptım kendime hızlıca. Geçip kanepede huzur ile kahvemi içmek istiyordum. Ağır olduğu için salonun ortasına koyduğum, az önce bırakılan paketin üstüne ayaklarımı uzattım ve bir kaç yudum aldım kahvemden. Tadı leş gibi olmuştu. Daha fazla içmeye midem el vermiyordu. Fincanımı kenara bırakıp paketin içinde ne olduğuna bakmaya karar verdim. İçinden kocaman kocaman bir kaç tane kitap çıktı. Biraz karıştırdım ve bunların kitap değil, farklı farklı tarihlerde yazılmış notlar olduğunu gördüm. Kutunun en altında da üzerinde isimlerin yazılı olduğu bir kaç fotoğraf vardı. Bir süre dikkatle inceledim fotoğrafları. Daha sonra tanıdık, hatta çok tanıdık bir yüz görünce defterlerde yazılanları merak ettim. Hangi notun daha önce yazıldığını anlayamadım ve rastgele okumaya başladım. Başka bir işim mi vardı sanki.