O anın üzerinden saatler geçmişti ama etkisi hâlâ üzerimdeydi. Eve döndüğümde her şey aynıydı; odam, eşyalar, sessizlik… ama ben aynı değildim. Kendimi sürekli o ana geri dönmüş buluyordum. Göz göze geldiğimiz o birkaç saniyeye. O kısa konuşmaya.
Telefonumu elime aldım. Ekranı açtım, kapattım. Aslında bir şey yapmıyordum. Sadece bekliyordum. Neyi beklediğimi bilmeden.
Yatağa uzandım, tavana baktım. “Bu neydi?” diye düşündüm. Bir bakış, birkaç cümle… ama neden bu kadar etkiliydi?
Tam o sırada telefonum titredi.
Kalbim hızlandı. Ekrana baktım.
Bilinmeyen numara.
Mesajı açtım.
“Bugün sana baktım, çünkü seni tanıyormuşum gibi hissettim.”
Bir an nefes almayı unuttum. Mesajın kimden geldiğini anlamam zor olmadı.
Mert.
Parmaklarım ekranda gezindi. Ne yazacağımı düşündüm. Sonra sadece şunu yazdım:
“Ben de öyle hissettim.”
Mesajı gönderdiğim an içimde bir şey yer değiştirdi. Sanki artık geri dönüş yoktu.
Cevap çok geç gelmedi.
“Adını duymak güzeldi. Derin.”
Bu sefer gülümsedim. Ama bu gülümseme istemsizdi. Kendiliğinden geldi.
Ertesi gün okula gittiğimde her şey normal görünüyordu ama içimdeki his değişmişti. Sude hemen fark etti.
“Ne oldu sana?” dedi.
“Bir şey yok,” dedim ama yüzüm beni ele veriyordu.
“Biri mi var?” diye sordu gözlerini kısarak.
Cevap vermedim. Ama bu sessizlik her şeyi anlatıyordu.
Teneffüste koridorda yürürken bir anda durdum. Çünkü onu gördüm.
Mert.
Duvara yaslanmıştı. Sanki kalabalığın içinde bile yalnız gibiydi. Ama beni görür görmez bakışları değişti. Yine göz göze geldik.
Yine aynı his.
Yanıma geldi.
“Burada olduğunu bilmiyordum,” dedi.
“Ben de seni,” dedim.
Kısa bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik artık tanıdıktı.
“Dün mesaj attım,” dedi.
“Biliyorum,” dedim.
Hafifçe gülümsedi. “Cevabın güzeldi.”
Sude uzaktan bizi izliyordu ama o an hiçbir şey umurumda değildi.
“Seni daha önce görmüş gibi hissediyorum,” dedi tekrar.
Bu cümle artık yabancı değildi.
Çünkü ben de aynı hissin içindeydim.
Ama bu his…
basit değildi.