Sıcak bir yaz günüydü. Şehrin eski kütüphanesinin yüksek pencerelerinden içeri süzülen güneş ışıkları, rafların arasında asılı kalan toz zerreciklerini aydınlatıyordu. Dışarıda hayat bütün gürültüsüyle devam ederken kütüphanenin içinde bambaşka bir dünya vardı. Sayfaların hışırtısı, uzaktan gelen saat sesi ve ara sıra duyulan ayak sesleri dışında neredeyse hiçbir şey işitilmiyordu.
Lily bu sessizliği seviyordu.
Özellikle de kimsenin pek uğramadığı, pencerenin hemen yanındaki köşeyi. Önünde duran eski ahşap masanın üzerinde yalnızca bir kitap vardı. Kapağı yıllar içinde yıpranmış, kenarları hafifçe sararmıştı. Buna rağmen Lily o kitabı eline aldığında her defasında aynı heyecanı hissediyordu.
Kitabı daha önce defalarca okumuştu.
Belki de gereğinden fazla.
Parmaklarını kapağın üzerinde gezdirip kitabın adını bir kez daha okudu. Ardından derin bir nefes alarak sayfaları çevirmeye başladı. Hikâyenin başlangıcını artık neredeyse ezbere biliyordu. Krallığın güçlü hanedanları, sarayda dönen siyasi oyunlar, soylular arasındaki gizli anlaşmalar ve herkesin birbirinden sakladığı sırlar... Kitap, yüzyıllar önce yaşamış insanların hayatlarını anlatıyor olsa da Lily için her zaman tuhaf bir şekilde gerçek hissettirmişti.
Fakat Lily'nin bu kitaba tekrar tekrar dönmesinin asıl sebebi bunların hiçbiri değildi.
Lady Eleanor'dı.
Kitabın en tartışmalı karakteri.
Eleanor, krallığın en eski ve en güçlü hanedanlarından biri olan Ashbourne ailesinin kızıydı. Doğduğu andan itibaren gücün, servetin ve siyasi nüfuzun içinde büyümüştü. Babasının adı sarayda saygıyla anılıyor, ailesinin toprakları krallığın önemli bir bölümüne yayılıyor ve Ashbourne Hanedanı'nın kraliyet ailesiyle olan yakın ilişkisi, Eleanor'ı daha çocuk yaşta bile dikkatlerin merkezine yerleştiriyordu.
Ancak hikâye ilerledikçe Eleanor değişiyordu.
Kitabın başındaki genç kız ile son bölümlerdeki kadın arasında neredeyse hiçbir benzerlik kalmıyordu. Önce küçük tartışmalar, ardından yanlış anlaşılmalar ve söylentiler başlıyor; Eleanor'ın aldığı bazı kararlar onu giderek sarayda istenmeyen biri hâline getiriyordu. Sonunda hakkında ihanet suçlamaları ortaya çıkıyor, ailesinin adı lekeleniyor ve Eleanor, krallığın en nefret edilen kadınlarından biri hâline geliyordu.
Hikâyenin sonunda ise öldürülüyordu.
Üstelik onu öldüren kişi sıradan bir asker ya da suikastçı değildi.
Kraliyet ailesinin en yüksek rütbeli ve en güçlü adamlarından biri olan Dük Kieran'dı.
Lily, kitabın son sayfalarına her geldiğinde aynı huzursuzluğu hissediyordu. Eleanor'ın ölümünü defalarca okumuş olmasına rağmen buna alışamamıştı. O gün de kitabın ortalarına gelmişken sayfayı çevirmeyi bıraktı ve gözlerini birkaç saniye kapattı.
"Eleanor gerçekten kötü biri miydi?" diye mırıldandı.
Kendi kendine konuştuğunu fark edince hafifçe gülümsedi. Kütüphanenin sessiz köşesinde onu duyacak kimse yoktu.
"Yoksa herkes onun kötü olduğuna inandığı için mi öyle biri oldu?"
Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bulamamıştı.
Kitap, Eleanor'ın değişimini anlatıyordu ama hiçbir zaman bunun gerçek nedenlerini açıklamıyordu. Sanki yazar, okuyucunun Eleanor'dan nefret etmesini istiyordu. Lily ise bunu hiçbir zaman kabullenememişti. Çünkü Eleanor'ın hikâyesinde hep eksik bir şey olduğunu düşünüyordu.
Sayfayı çevirmek üzere elini uzattığı sırada parmaklarının altında garip bir sıcaklık hissetti.
Lily kaşlarını çattı.
Kitabın sayfalarından biri hafifçe titriyordu.
"Ne oluyor?"
Önce bunun dışarıdan gelen rüzgâr olduğunu düşündü. Fakat kütüphanenin bütün pencereleri kapalıydı. Birkaç saniye sonra sayfalar daha hızlı hareket etmeye başladı. Lily kitabı kapatmak için elini kapağın üzerine bastırdı ama kitap kapanmadı.
Tam tersine, sayfalar hızla çevrilmeye başladı.
"Tamam, bu hiç normal değil."
Lily ayağa kalktı. Sandalyesi geriye doğru sürtünerek zeminde tiz bir ses çıkardı. Etrafına baktı. Kütüphanede hâlâ kimse yoktu.
Kitabı iki eliyle tutarak kapatmaya çalıştı.
"Dur!"
Sayfaların arasından güçlü bir rüzgâr yükseldi. Lily'nin saçları yüzüne savruldu. Kitabın içindeki yazılar gözlerinin önünde birbirine karışmaya başladı. Harfler, mürekkep damlaları gibi sayfanın üzerinde hareket ediyor, sonra birbirlerinin içine giriyordu.
Lily'nin kalbi hızla çarpmaya başladı.
Kitabı bırakmak istedi ama parmakları kapağa yapışmış gibiydi.
"Hayır... Hayır, bırak!"
Bir anda gözlerinin önünde bembeyaz bir ışık patladı.
Lily'nin duyduğu son şey, sayfaların hızla çevrilirken çıkardığı hışırtı oldu.
Sonra her şey karardı.
Başının içinde zonklayan ağrı, Lily'nin ilk fark ettiği şeydi.
İkinci fark ettiği şey ise bulunduğu yerin kütüphane olmadığıydı.
Gözlerini yavaşça açtı. Birkaç saniye boyunca tavana bakarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Başının üzerinde, ışığı henüz yanmayan devasa bir kristal avize vardı. Tavandan sarkan kristaller, pencerenin arasından içeri süzülen güneş ışığında parlıyordu.
Lily kaşlarını çattı.
Yavaşça doğrulduğunda üzerinde bulunduğu yatağın ne kadar büyük olduğunu fark etti. Yatak, hayatında gördüğü herhangi bir yataktan çok daha gösterişliydi. Üzerindeki kumaşın yumuşaklığı bile ona yabancı geliyordu. Odanın duvarlarında altın işlemeler, ağır perdeler ve büyük yağlı boya tablolar vardı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden etrafına baktı.
"Ben... neredeyim?"
Sesini duyduğu anda daha da tedirgin oldu.
Odanın kapısına doğru baktı. Kapalıydı.
Pencerelere baktı. Dışarıda büyük bir bahçe ve daha ileride yükselen taş duvarlar görünüyordu.
Lily yataktan indi.
Ayakları yere değer değmez üzerindeki kıyafetin uzun eteklerini fark etti. İnce, açık renkli kumaş bacaklarının etrafında dalgalanıyordu. Dantel işlemeli yakasına dokundu.
"Bu ne?"
Bir an bunun çok gerçekçi bir rüya olduğunu düşündü. Fakat odadaki her şey o kadar belirgindi ki rüya olduğuna inanmak gittikçe zorlaşıyordu.
Sonra karşı duvardaki aynayı gördü.
Lily aynaya doğru yürüdü.
İlk birkaç adımda hâlâ bunun saçma bir rüya olduğuna inanıyordu. Fakat aynanın önünde durup kendisine baktığında bütün düşünceleri bir anda sustu.
Aynadaki kız ona bakıyordu.
Ama o kız Lily değildi.
Uzun, koyu renk saçlar omuzlarından aşağı dökülüyordu. Yüzü alışık olduğu yüz değildi; daha küçük, daha ince ve çocukluğundan henüz tamamen çıkmamış bir yüzdü. Gözler ise...
Lily o gözleri tanıyordu.
Bir anda nefesi kesildi.
Elini yüzüne götürdü. Aynadaki kız da aynısını yaptı.
"Hayır..."
Bir adım geriledi.
Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kulaklarının içinde kendi nabzını duyabiliyordu.
"Hayır, bu mümkün değil."
Aynaya tekrar yaklaştı. Parmak uçlarını yanağına dokundurdu. Aynadaki görüntü aynı hareketi kusursuzca tekrarladı.
Lily'nin zihninde tek bir isim yankılandı.
Eleanor.
Kitabın başındaki Eleanor.
Henüz kötü olmayan Eleanor.
Hikâyenin sonunda herkesin nefret ettiği ve Dük Kieran tarafından öldürülen Eleanor.
Lily'nin dizleri titredi ve yatağın kenarına oturdu.
"Ben Lily'yim."
Bunu söylerken sesi neredeyse fısıltı hâlindeydi.
"Ben Lily'yim..."
Sanki adını tekrar etmek gerçekliği değiştirecekmiş gibi birkaç kez daha söyledi.
Fakat hiçbir şey değişmedi.
Tam o sırada kapının dışından ayak sesleri duyuldu.
Lily'nin başı hızla kapıya döndü.
Kapı açıldı ve genç bir kadın içeri girdi. Elinde küçük bir tepsi vardı. Kadının yüzünde tanıdık bir sıcaklık vardı ama Lily onu tanımıyordu.
(Evelyn — Eleanor'ın kişisel hizmetçisi; çocukluğundan beri onun yanında bulunan, sadık ve dikkatli bir genç kadın.)
Evelyn tepsiyi masanın üzerine bıraktıktan sonra Lily'ye baktı.
"Uyandınız, Leydim."
Lily cevap veremedi.
Evelyn birkaç saniye bekledi. Sonra kaşlarını hafifçe çatarak yatağa yaklaştı.
"Leydim? İyi misiniz?"
Lily boğazını temizledi. Karşısındaki kadının ona Eleanor diye hitap ettiğini anlaması birkaç saniye sürmüştü.
"Ben..."
Durdu.
Kendisine Lily demek üzereydi.
"İyiyim."
Sesini duyduğunda içinden bir ürperti geçti. Bu ses ona ait değildi. Daha genç, daha ince bir sesti.
Evelyn'in yüzündeki endişe biraz azaldı.
"Şükürler olsun. Birkaç dakika önce çok kötü görünüyordunuz."
Lily hemen başını kaldırdı.
"Ne oldu?"
"Bayılmıştınız, Leydim."
Bayılmıştım.
Demek ki buraya gelmeden önce Eleanor'ın bedeni zaten kötü durumdaydı.
Lily bunu zihninin bir köşesine kaydetti.
Evelyn yatağın kenarına oturmak için izin bekler gibi durdu.
"Başınız hâlâ ağrıyor mu?"
"Evet."
Bu cevap gerçekti.
"Biraz."
"Hekimi çağırmamı ister misiniz?"
"Hayır!"
Cevap ağzından beklediğinden çok daha hızlı çıkmıştı.
Evelyn şaşkınlıkla ona baktı.
Lily birkaç saniye sessiz kaldı. Hatasını fark etmişti. Eğer burada herkes Eleanor'ı tanıyorsa, onun alışılmış davranışlarını da biliyor olmalıydı. Çok fazla soru sormak, çok fazla tepki vermek veya tamamen farklı davranmak şüphe uyandırabilirdi.
Lily derin bir nefes aldı ve sesini yumuşattı.
"Yani... gerek olduğunu düşünmüyorum. Biraz dinlenirsem geçecektir."
Evelyn başını salladı.
"Elbette, Leydim."
Lily gözlerini kaçırdı.
İlk hata.
Kendisini toparlaması gerekiyordu.
Kitabın ilk bölümlerini düşündü. Eleanor on üç yaşındaydı. Henüz saraydaki entrikaların merkezinde değildi. Ailesi tarafından seviliyor ve korunuyordu. Gururlu bir karakterdi ama zalim değildi.
Lily'nin tek ihtiyacı, bir süre Eleanor gibi davranabilmekti.
En azından çevresindeki insanların onu şüpheli bulmayacağı kadar.
"Evelyn."
"Evet, Leydim?"
Lily birkaç saniye düşündü.
"Bugün hangi gün?"
Evelyn'in kaşları hafifçe havaya kalktı.
"On ikinci Temmuz."
Lily'nin kalbi hızlandı.
"Yıl?"
Bu kez Evelyn'in şaşkınlığı daha belirgin hâle geldi.
"Yıl mı?"
Lily hemen başını tuttu.
"Başım çok ağrıyor. Sanırım bazı şeyleri karıştırıyorum."
Evelyn'in yüzündeki endişe geri geldi.
"Elbette. 812 yılındayız."
Lily'nin nefesi kesildi.
812.
Kitabın zamanı.
Üstelik hikâyenin başlangıcından bile önce.
Eleanor'ın yalnızca on üç yaşında olduğu dönem.
Lily başını eğdi ve ellerine baktı. İçinde yükselen paniği bastırmaya çalışıyordu.
Gerçekten kitabın içindeyim.
Bu düşünce artık bir ihtimal değildi.
Gerçekti.
Kitabın sonunu biliyordu.
Ama henüz hikâyenin başındaydı.
Önünde yıllar vardı.
Eleanor'ın ölümüne giden yol henüz başlamamıştı.
Lily'nin zihninde bir başka isim belirdi.
Kieran.
Dük Kieran.
Kitabın sonunda Eleanor'ı öldüren adam.
Lily istemsizce ürperdi.
Henüz onunla karşılaşmamış olması bir avantajdı. En azından şimdilik.
"Evelyn..."
"Evet, Leydim?"
"Babam nerede?"
Evelyn'in yüzüne küçük bir gülümseme yerleşti.
"Lordumuz sizi görmek için bekliyor."
Lily'nin kalbi yeniden hızlandı.
Babası.
Eleanor'ın babası.
(Lord William Ashbourne — Ashbourne Hanedanı'nın başı, krallığın en güçlü soylularından biri ve Eleanor'ın babası.)
Lily onun hakkında kitaptan bildiklerini hatırlamaya çalıştı. William Ashbourne sert mizacıyla tanınan, siyasi meselelerde son derece dikkatli bir adamdı. Ailesinin çıkarlarını korumak konusunda taviz vermiyordu. Buna rağmen Eleanor'a karşı oldukça korumacıydı.
Lily, kitabın ilerleyen bölümlerinde Ashbourne ailesinin yaşadığı sorunları hatırladı.
Fakat bunların hiçbiri henüz yaşanmamıştı.
"Babamı biraz sonra görebilir miyim?"
"Elbette. Fakat önce hazırlanmanız gerekiyor. Öğleden sonra saraya gideceksiniz."
Lily'nin yüzündeki ifade bir anda değişti.
"Saraya mı?"
Evelyn gülümsedi.
"Evet. Unuttunuz mu?"
Lily birkaç saniye cevap vermedi.
Unutmadım.
Hiçbirini unutmadım.
Saray, kitabın en tehlikeli yeriydi. Bütün büyük anlaşmaların yapıldığı, dostlukların düşmanlıklara dönüştüğü ve insanların bir gülümsemenin arkasına onlarca niyet sakladığı yer.
Üstelik Lily daha ilk gününde oraya gidecekti.
"Tamam," dedi sonunda. "Hazırlanırım."
Evelyn kapıya yöneldi. Fakat tam çıkacakken Lily onu durdurdu.
"Evelyn."
Kadın arkasını döndü.
"Efendim?"
Lily birkaç saniye düşündü.
"Ben... son zamanlarda nasıl davranıyordum?"
Evelyn'in yüzünde anlamaya çalışan bir ifade belirdi.
"Nasıl mı?"
"Evet. İnsanlara karşı."
Evelyn hafifçe gülümsedi.
"Her zamanki gibi, Leydim."
"Yani?"
"Biraz fazla gururlu, biraz fazla meraklı ve zaman zaman oldukça inatçı."
Lily istemsizce gülümsedi.
"Anladım."
Bu iyi bir haberdi.
En azından Eleanor'ın davranışlarını tamamen değiştirmek zorunda değildi.
Evelyn kapıyı açtı.
"Birazdan dönerim."
Kapı kapandığında Lily odada yalnız kaldı.
Bir süre olduğu yerde durdu.
Sonra yavaşça pencereye doğru yürüdü.
Perdeyi araladığında gördüğü manzara karşısında nefesi yeniden kesildi.
Sarayın içindeki malikâne, hayal edebileceğinden çok daha büyüktü. Uzakta uzanan bahçelerde çeşmeler, heykeller ve birbirinden farklı çiçeklerle çevrili yollar vardı. Daha ileride ise şehrin taş duvarları yükseliyor, onların ardından sarayın kuleleri gökyüzüne uzanıyordu.
Güneş ışığı kulelerin altın renkli çatılarına vuruyordu.
Her şey büyüleyiciydi.
Ve korkutucuydu.
Çünkü Lily bu dünyanın güzel görüntüsünün altında nelerin saklandığını biliyordu.
Bu insanlar henüz onun için yabancıydı.
Ama o, onların geleceğini biliyordu.
Kimlerin öleceğini...
Kimlerin ihanet edeceğini...
Kimlerin güç kazanacağını...
Ve bir gün kendisinin nasıl öleceğini.
Lily pencerenin önünde birkaç dakika sessizce durdu.
Sonra kendi yansımasını camda gördü.
Eleanor'ın yüzü.
On üç yaşındaki bir kızın yüzü.
Henüz hiçbir günah işlememiş, henüz hiçbir ihanetin içine çekilmemiş bir kız.
Lily elini camın üzerine koydu.
"Ölmeyeceğim."
Bu kez sesi titremiyordu.
"Ne pahasına olursa olsun."
Kapının dışından yeni ayak sesleri duyuldu.
Lily hemen arkasını döndü.
Kapı açıldı.
İçeri zarif giyimli bir kadın girdi. Yüzünde sakin ve sıcak bir ifade vardı.
(Lady Amelia Ashbourne — Ashbourne Hanedanı'nın hanımı ve Eleanor'ın annesi; nazik görünümünün altında son derece dikkatli ve politik zekâsı güçlü bir kadın.)
Amelia kızını görür görmez ona doğru yürüdü.
"Ah, tatlım."
Lily olduğu yerde kaldı.
Amelia elini kızının alnına koydu.
"Nasıl hissediyorsun?"
"İyiyim, anne."
Kelime ağzından çıktığı anda Lily'nin içinde garip bir his oluştu.
Anne.
Bu kadın onun annesi değildi.
Ama Eleanor'ın annesiydi.
Amelia kızının yüzünü birkaç saniye inceledi.
"Rengin hâlâ biraz solgun."
"Biraz başım ağrıyor. Ama geçecek."
"Umarım."
Amelia kızının saçlarını hafifçe düzeltti.
"Bugün sarayda fazla yorulma. Babanın bazı görüşmeleri olacak. Sen de mümkün olduğunca yanında kal."
Lily başını salladı.
"Tabii."
Amelia kapıya yöneldi.
"Öyleyse hazırlan. Baban seni bekliyor."
Kapı kapandığında Lily tekrar yalnız kaldı.
Yatağın kenarına oturdu ve ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
Artık geri dönüş yoktu.
Kütüphane yoktu.
Kitap yoktu.
Kendi hayatı yoktu.
En azından şimdilik.
Artık Eleanor'dı.
Ve önünde, sonunu değiştirmek için kullanabileceği yıllar vardı.
Lily başını kaldırıp aynaya baktı.
Aynadaki genç kız ona sessizce bakıyordu.
"Önce hayatta kal," diye fısıldadı.
Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Gerisini sonra düşünürüz."
Henüz bilmiyordu.
Bu dünyaya geldiği ilk gün verdiği en basit kararın yalnızca kendi kaderini değil, gelecekte hayatına girecek insanların kaderini de değiştireceğini...
Ve özellikle de bir gün kendisini öldürecek olan adamın.
Dük Kieran'ın.