Merhaba.
Bu, benim ilk fantastik kurgum. ^^
Lütfen yorumlarınızı esirgemeyin. Umarım seversiniz, keyifli okumalar.
__
1.Bölüm: İmkânsız düş.
"Hayat bazen yazdıklarınızdan ibarettir."
_
Yazdıklarımı son kez gözden geçirip yorgunlukla defteri kapattım ve saate baktım. Yediyi çoktan geçmişti, kollarımı dizlerime yasladıktan sonra ellerimi kullanarak sertçe yüzümü ovuşturdum. Sabaha kadar sadece yazmış ve neredeyse bir sene önce başladığım romanıma son noktayı koymuştum. Bütün yorgunluğuma rağmen vücudumdaki mutluluk kıpırtılarını hissedebiliyordum, bu kıpırtılar yüzüme tebessüm olarak yansıyordu.
Ayağa kalkmak için saatler önce çıkardığım pembe panduflarımı aramaya başladım. Biri sağ ayağımın hemen altındaydı, ötekinin nerede olduğundan bi'haberdim. Kolumun altındaki lila renkli kırlenti alıp arkama attım ve eğilerek koltuğun sağ kenarına baktım. Bulur bulmaz panduflarımı ayağıma geçirip kalktım.
Cam sehpanın üzerinde, bilgisayarımın hemen yanında duran mavi kupamı da alarak mutfağa geçtim ve kendime on dakika içerisinde kahve yapıp geri döndüm. Kahveyi soğuması için sehpaya bırakırken bilgisayarı açtım ve ilk işim bloğuma girip yeni yazdığım bir paragrafı paylaşmak oldu. Önüme düşen beğenileri atlayarak önceden gelen soruları okumaya başladım.
"Harika yazıyorsun!"
Hızla cevap verip başka bir tane daha okudum.
"Sana kendimi yakın hissediyorum, cümlelerin bana ilham veriyor."
Büyüyen tebessümümle bunu da yanıtladım ve diğerine geçtim.
"Seni tanımıyorum, merak ettim. Paylaştıkların kendi kitabından mı alıntı?"
Bunu yazan kişiye de olumlu bir yanıt verdim ve açıktan ya da anonimden gelen diğer soruları, övgülerı okuyarak tek tek cevapladım. Yaklaşık dört senedir yazıyordum ve çok az kitleye sahiptim. Çünkü dört kitap yazmış ancak onlardan sadece birini internet üzerinde yayınlamıştım. Diğerlerini insanlarla paylaşmıyordum. Bunun nedeni, takip ettiğim yazarlara gelen eleştirilerdi. Tanınmaktan korkuyordum.
"Çok karamsarsın. Bunun bir nedeni var mı?"
Güldüm ve kahvemden bir yudum alıp cevap yazmaya başladım.
"Karamsar olduğumdan değil, yazmayı sevdiğimden. İnsan bazen en sevdiği şeyi yapabilmek için kendi cehenneminden geçmek zorunda kalabiliyor."
Cevabı gönderip geriye yaslandım, ruhuma düşkündüm. Yazmaya ve yazdıklarıma da öyle. Telefonumun çalmasıyla odadaki sessizlik bölündü, bekletmeden açtım.
"Günaydın."
"Günaydın. Sana gönderdiğim metinleri çevirdin
değil mi?"
Hızla doğruldum.
"Ne metinleri?"
"Bir hafta önce attıklarım Alin, son teslim tarihi bugün olan."
Rahat bir nefes verip geriye yaslandım.
"Çoktan bitti. Yeni bir şey attın da kaçırdım sandım, ödüm koptu."
"Bittiyse atar mısın hemen?"
"Hallediyorum."
Bloğumdan çıkıp dosyalara girdim ve çevirdiğim dosyaları aramaya başladım.
"Bugün buluşuyoruz, değil mi?"
"Evet, Meyra."
"Bak, mutlaka gel."
"Geleceğim."
"Geç kalma Alin."
Dosyayı Meyra'ya gönderip oflayarak geriye yaslandım.
"Tamam dedim Meyra."
"Benim için çok önemli, biliyorsun. Tek başıma gidersem dikkat çekerim. Adını çoktan unuttuğuna yemin edebileceğim kadın orada olacak." Güldüm. "Herkesten sakladığı sevgilisiyle birlikte. Bu haberi ilk ben yapmalıyım."
"Hazırlanıyorum, Meyra. Merak etme." Saate baktım. "Tam iki saat sonra orada olacağım."
"Tamam, o zaman. Şimdi kapatmam gerek. Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Telefonu kapatır kapatmaz odama geçip beyaz renkli dolabımdan giyeceğim kıyafetleri çıkardım. Üzerimdeki pembe peluş pijama takımını çıkarıp yatağın üzerine attıktan sonra beyaz gömleği giyinip önünü ilikledim, hemen ardından lacivert renkli ispanyol paça kot pantolonumu da üzerime geçirip belimde boş durduğu için kahverengi kemerimi taktım. Gömleği pantolonun içine sokup son olarak lila renkli crop hırkamı giyindim.
Dolap aynasından üzerimi süzerken kaşlarımı düşürerek, "Olamaz." diye mırıldandım. "Yüzümü yıkamayı unuttum."
Hırkayı çıkarıp banyoya geçtim. Sürekli bir şeyleri üzerime dökebilecek birisi olduğum için kıyafetlerimi de ıslatacağımdan emindim. Dikkat etmeye çalışsam da gömleğimin kollarının ıslanmasına engel olamadım. Göz devirerek odaya dönüp makyaj aynamın karşısına oturdum.
Günlük makyajımı yaparken acele etmeye çalışıyordum çünkü eğer söylediğim saatte orada olamazsam Meyra beni öldürürdü. Meyra internet gazetesinde çalışıyordu ve oldukça işkolikti. Hiçbir fırsatı özellikle de haber fırsatlarını kaçırmazdı. Onun için yazabildiği her haber altın değerindeydi.
Göz kapağıma bulaştırdığım rimeli pamuk yardımıyla temizledim, makyajımı neredeyse bitirmiştim. Nude tonlarındaki rujlarımdan birini alıp dudaklarıma sürdükten sonra yanaklarımı da allıkla renklendirdim. İşim bittikten sonra saçlarımı açtım ve hızlıca tarayıp yarım topuz yapmak için bir kısmını topladım. Telefonun sıradan melodisi odayı doldurunca hoparlöre aldım.
"Efendim Meyra?"
"Neredesin?"
"Yoldayım." dedim, bir yandan da saçlarımı tutturmaya çalışıyordum.
"Alin, beş dakika içerisinde evden çıkmazsan gelip seni aynaya gömerim." diyerek telefonu yüzüme kapattı.
Alışık olduğum öfkesine gülüp geçtim. Topuz yaptıktan sonra saçlarımın geri kalanını açık bıraktım. Banyoya gitmeden önce çıkardığım hırkamı yeniden giyinip beyaz renkli aynamın önünde duran parfümümü sıktım. Parfümün tatlı, meyvemsi kokusu yüzüme bir tebessüm ekerken çantamı toplayıp odadan çıktım ve dar ama uzun koridorun soluna doğru yürüyerek salona girdim.
Bilgisayarı kapatıp son kontrolleri yaptıktan sonra koridorda bu sefer sağa doğru adımlayarak çıkış kapısına doğru ilerledim.
Beyaz renkli ayakkabılığımdan beyaz, üzerinde lila renkli detayları olan tozlu ancak temizlemeye üşendiğim spor ayakkabımı mor paspasın üzerine koyarak giyinip çıktım.
Bahçeden çıkar çıkmaz onu gördüm, iki ev ötemde oturan adamı. Benimle aynı anda çıkmıştı. Çıkmadan önce elime aldığım, hırkamla aynı renkte olan kabanımı giyerken onu izliyordum. Daha iyi görebilmek için adımlarımı hızlandırdım, gözlüklerim çantamdaydı ve ben gözlerimi bu görüntüden mahrum bırakmak istemiyordum.
Kalbimin atışlarını boğazımda hissetmeye başladım. Beni görmesi, beni gerçekten görmesi benim için yıllanmış bir hayaldi. Adım seslerim uzaktan gelen tadilat gürültüsüne karışırken ben ona yetişebilmek için neredeyse koşacaktım.
Renat Arel.
Onu iki sene önce bir otobüste görmüştüm. Siyah saçlarının önü hafif kıvırcıktı, yüzüne göre normal ancak küçük gözleri, kalın dudakları, mükemmel burnu, çenesi, elleri... Nefes kesen bir roman gibiydi. Fakat beyaz tenine yakışan siyaha yakın hareleri bir kez bile dönüp bana bakmamıştı.
Başlarda ben de onu umursamamıştım, ancak fark etmiyor da değildim. Sık sık aynı otobüste denk geliyorduk, dikkatimi çekiyordu lâkin şimdiki gibi ona çekilmiyordum. Yüzüme düşen tebessümü anımsadıklarımla boyadım.
Saate baktım, üniversiteye gidiyordum ve geç kalmak istemiyordum. Otobüs durunca sıkıntıyla nefeslendim. Kesinlikle geç kalacaktım, yine ve yeniden. Bir türlü zamanı ayarlamayı öğrenememiştim. Başımı kaldırıp otobüse binenleri izlerken içimden hızlanmalarını diledim. Sonra onu gördüm, adını bile bilmediğim ancak sık sık karşılaştığım adamı.
Lacivert kazağı, siyah pantolonu, siyah uzun kabanı ve lacivert bağcıklı botları. Botlar değişiyordu ancak bağcıklarının rengi değişmiyordu. Kaşlarım alnımın ortasında bir çukur oluşturdu, içime dolan merak duygusunun sonucuydu bu. Fark etmemesi için onu incelemeyi bırakarak başımı önüme eğdim.
Yine de ara ara gözucuyla bakmaya devam ettim. Ben pencere kenarında oturmuştum, o adam da yanımda oturan yaşlı kadının sağında telefonuyla ilgileniyordu. Çoğu koltuk boş olmasına rağmen bir yere geçip oturmuyor olmasını sorgulamadan edemedim.
Başını kaldırınca bakışlarımın yönünü değiştirdim. Zaten o da bana değil, pencereden dışarıya bakıyordu. Otobüs durunca yanımdaki yaşlı kadın kalktı, bense camdan dışarıyı izlemeye devam ettim. Yanımda bir hareketlilik hissedince sağıma döndüm, yanıma oturmuştu. Burnuma dolan kremsi lavanta kokusu otobüsteki havasızlığın ellerinden çekip aldı beni.
Bir anda koku ya da belki de o beni öylesine etkiledi ki nefesimi tuttum ve kıpırdamadan sadece pencereden dışarıyı seyrettim. Yanımızdan geçen arabaları, koşuşturan öğrencileri, yol kenarındaki kedileri, bir adamın kucağındaki bebeği...
İneceğim durağa az kaldığı için daha da gerildim, geçmek için izin isteyecek olma düşüncesi bile beni endişelendirmişti ve ben neler olduğunu anlamıyordum ya da anlamak istemiyordum. Otobüste gördüğüm birine aşık olamazdım, bu saçmalıktı!
Otobüs durdu, toparlanıp ayağa kalktım. Ayaklanmak yerine bacaklarını kendisine çekerek geçmeme izin verdi ve ben otobüsten inene kadar nefes almadım.
O günden sonra ne mi oldu? Ben üniversiteye hep geç kaldım. Zamanı ayarlayamadığım için değil, onu görebilmek için. Ben bindikten bir durak sonra bindiğinden dolayı evimin yakınlarında kaldığını tahmin ediyordum. Ancak ailemden ayrı bir eve çıkmak için onlara yakın bir ev ararken onun evini bulmak tamamen şanstı benim için. İki ev ötesindeki evin kiralık olması da daha büyük bir şans.
Durağa vardık, telefonuyla ilgilendiği için onu rahatlıkla izlemeye devam ettim. Beyaz gömleğin üzerine siyah ince kazak giyinmişti, gri pantolonu ve gri kısa kabanıyla her zamanki gibi hoş görünüyordu. Tabii onu en iyi yansıtan şey bunlardan biri değildi, ayaklarındaki lacivert bağcıklı botlarıydı. Onlar da olmasa üzerinde mutlaka lacivert bir şey oluyordu, bunu zamanla keşfetmiştim. Ya lacivert bir saat ya lacivert bir atkı ya da başka bir şey. Onu en iyi yansıtan şey bu renkti.
Otobüs önümüzde durunca gözlerimi ondan ayırdım. İlk ben, hemen ardımdan o bindi. Zaten durakta bizden başka kimse yoktu. Ancak otobüs oldukça doluydu. İlerleyebildiğim kadar ilerleyip olduğum yerde durdum ve tutunarak dengemi korumaya çalıştım. Hemen yanımdaydı.
Telefonum çalınca Meyra'ya içimden bir küfür savurup telefonu açtım.
"Efendim?" dedim, olabildiğince sessiz konuşmaya çalışarak.
Çünkü koskoca otobüste tek konuşan bendim. Evet, o kadar insan olmasına rağmen.
"Neredesin? Çıktın mı?"
"Yoldayım Meyra."
Güldü.
"Anladım, otobüstesin."
Göz devirdim ve onu cevapsız bıraktım.
"Gördün mü seninkini?"
Boğazımı temizledim.
"Aldım, yanımda."
Kahkahasını duyduğumda gülmemek için alt dudağımı ısırdım.
"Şu an ecel terleri döktüğüne yemin edebilirim."
"Görüşürüz."
"Görüşeceğiz."
Telefonu kapatıp kabanımın cebine attım. Gözucuyla ona baktığımda tek odağının telefonu olduğunu gördüm. Bakışlarım istemsizce telefonuna kaydı.
"Yoldayım, güzelim."
Yazmaya devam edecekken duraksadı, anında önüme döndüm. Sevgilisine yazdığı mesajları okumak benim için de zevkli değildi. Evet, sevgilisi vardı, tam bir senedir.
Bera Savacı.
Tabii ben bunu Meyra muhteşem stalker olduğu için öğrenmiştim. Bera dansçıydı ve aynı zamanda şarkı söylüyordu. Renat'la da müzik sayesinde tanışmışlardı muhtemelen. Renat piyano öğretmeniydi ayrıca kendi bestelerini internet üzerinden yayınlıyordu. Ben iki romanımı onun besteleri eşliğinde yazmıştım.
Tuttuğum nefesimi bıraktım ve derin bir iç çektim. Renat benim iki senelik hayalimdi, benim bile umudumun yetmediği imkânsız düşümdü. Otobüs durunca hayallerimi kalbimden silkeledim, inmem gerekiyordu. İnmek için soluma döndüm ancak Renat beni fark etmedi, hayran olduğum gülüşünü takınmış telefonuyla ilgileniyordu. Dudaklarımı birbirine kenetledim, yüz hatlarım gerilmişti.
"İzin verir misiniz?"
Anında bana baktı, ifadesizce başını sallayıp geriye çekildi. Aşağıya iner inmez beni şehrin gürültüsü karşıladı. Dışarıdaki temiz havayı büyük bir ihtiyaçla soludum. Onunla ilk kez konuşmuş olmanın heyecanını bile yaşatmıyordu adını bildiğim yabancıya duyduğum devasa kırgınlığım.
Burnumu çekerek yürümeye başladım, otobüs yanımdan geçerken son kez ona baktım. Telefona baktığından emin sayılırdım lâkin biz ikinci kez göz göze geldik ve otobüs gittiği için hayatımın en mânâlı bakışması bir saniye bile sürmedi.
___
Kafeye girdiğimde gözlerim Meyra'yı aradı. Yeşil gözlerine sakladığı öfke her şeyi açıklıyordu, tam on dakika geç kalmıştım. Fazlasıyla mütevazı bir kafe olması beni şaşırtırken Meyra'ya doğru yürümeye başladım. Her zamanki havalı edasıyla ayağa kalktı, sarı saçları yeşil gömlek ceketinin üzerine düşüyordu, kulakarkası yeşil saç tutamını sarılarının içine saklamış olmalıydı. Ceketinin içine giydiği ince, beyaz boğazlı kazağın kolunu sıyırıp aynı renkli saatini gösterdi.
"Nerede kaldın?"
"Geldim işte." diyerek çantayı masaya bırakıp oturdum.
Anında alnında yatay çizgiler belirdi, sandalyesini çekip oturdu.
"Ne oldu?" diye sordu, "Ağladın mı sen?"
Başımla reddettim.
"O geri zekâlı yüzünden mi yine?"
"Geri zekâlı demene gerek yok, insanlar insanları sevmeyebilirler, Meyra. Duygularıma karşılık vermek zorunda değil."
Ellerini açtı, avuç içleri masaya bakarken doğruldu.
"Peki, haklısın." dedi, "Düzeltiyorum... Geri zekâlı, yine Renat yüzünden mi üzüldün?"
Gözlerimi devirdim. O sırada garson yanımıza geldi, ikimiz de birer kahve sipariş ettikten sonra gitti. Otururken çıkarmayı akıl edemediğim kabanı çıkarıp sandalyeme asarken etrafı incelemeye başladım. Kahverengi ve yeşilden oluşan, bitkilerle süslenmiş sade ve şık bir kafeydi. Gayet sıradan görünen insanların konuşma sesleri, kafeyi dolduran klasik müziğin sesine karışmıştı. Garson kahveleri getirdiğinde önüme döndüm ve teşekkür ettim.
"Ünlü biri sevgilisiyle niye burada buluşur?" Kahve fincanını buz kesmiş ellerimi ısıtmak niyetiyle avuçlarımın arasına aldım. "Adresin doğruluğundan emin misin?"
Meyra'nın dikkati arkamdaki bir noktadaydı.
"Dikkat çekmemek için."
Telefonunu gizlediğini fark ettim, muhtemelen fotoğraf çekecekti. Refleks olarak arkamı dönmek istediğim için masanın altından ayağıma tekme atarak bana engel oldu.
"Bakma sakın." Bana bakmak için yeşillerini onlardan sadece iki saniyeliğine ayırdı. "Unutma, biz sıradan insanlarız."
Güldüm.
"Zaten sıradan insanlarız."
Bana cevap verme gereksinimi bile duymadı, Meyra özgüveni yüksek ve fazlasıyla havalı biriydi.
"Bitti." deyip telefonunu inceledi. Yüzündeki zafer dolu tebessümü nerede görsem tanırdım. Çünkü Meyra hep başarırdı. "Çıkar çıkmaz haberi gireceğim."
Telefonu kenara bırakıp bana döndü. Sert yüz hatları onu oldukça ciddi gösteriyordu, bu yüzden her zaman yanında öfke kırıntıları taşıdığını düşünürdüm.
"Anlat."
"Ne anlatmam gerekiyor?" Kahvemden bir yudum aldım. "Her zamanki mesele işte."
"Arkadaşım olmasaydın o adamın mükemmel göründüğünü düşündüğün için senden nefret edebilirdim."
"Anlamıyorum Meyra, ben Bera'dan önce sevdim onu. Beni neden fark etmedi?"
"Sevdiğini söyleme zahmetinde bulunsaydın fark edebilirdi Alin."
Geriye yaslandım.
"Çok sıkıldım." Gözlerim sol yukarıya, yeşil duvarın üzerindeki anlamlandıramadığım tabloya daldı. "İnsan beni neden sevmez? Ben bir başkası olsaydım kesinlikle kendime aşık olurdum."
Meyra'nın güldüğünü duydum.
"İşte seni bu yüzden seviyorum. Sevilecek biri olduğuna seni ikna etmek zorunda olmadığım için."
Onun söylediklerine tepkisiz kalarak kabanımın cebinde unuttuğum telefonu çıkarıp kılıftaki aynadan yüzümü inceledim. Hafif kemerli burnumu görmezden gelerek kalın dudaklarımı, iri kahverengi gözlerimi, ince kaşlarımı, omuzlarımın üzerine düşen kumral saçlarımı tek tek inceledim.
"Çirkin de değilim." deyip telefonu sertçe masaya bıraktım, kollarımı birbirine bağlayıp tekrar geriye yaslandım. "Niye sevmedi bu adam beni?"
"O adamın hayatında artık biri var." Meyra'ya baktığımda yüzünü düşürdü. "Üzülmeni istemiyorum, Alin. Ama artık unutmalısın. İki sene Renat için bile çok uzun bir süre."
Kollarımı masaya yaslayıp yüzümü avuçlarımın içine sakladım.
"Unutamıyorum."
"Keşke karşına doğru düzgün biri çıksa da kurtulsan şu komşundan."
Anında doğruldum.
"Sorun da o zaten. Kimse beni sevmiyor Meyra, kimse gelip bana beni sevdiğini söylemiyor. Yirmi üç yaşına geldim, tek bir tane adam girmedi hayatıma."
Kahvesini içerken gülümsedi.
"Niye öyle diyorsun?" Ne diyeceğini bildiğim için ellerimle yüzümü kapattım. "Kerem'i ne çabuk unuttun?"
"Çabuk mu?" diye çıkıştım ellerimi yüzümden çekerek. "Sana her seferinde ergen günlüklerine meze olacak lise ilişkimi bana hatırlatma diyorum!"
Başını geriye yatırıp kahkaha attı.
"Çok aşığım Meyra!" Gözleri tavanı izlerken elleri boğazındaydı, zaten tiz olan sesini biraz daha inceltmişti ve aklınca beni taklit ediyordu. "Beni kıskanıyor Meyra! Çok hoşuma gidiyor Meyra!"
"Kapa çeneni geri zekâlı!"
Meyra gülmeye devam ederken ben yanaklarımı esir alan sıcaklıkla boğuşuyordum. Gülüşleri yavaş yavaş soldu, yeşilleri gözlerimdeydi.
"Sen yorgun görünüyorsun? Uyumadın mı gece?"
"Uyumadım. Unutulmuş Düşler'i bitirdim."
"Dördüncü romanını bitirdin ve hâlâ reklamını yapmama izin vermiyorsun."
"Sosyal medyada o kadar çok haksız eleştiri okuyorum ki korkuyorum artık. Beni okuyan kitleyi seviyorum, onlar gibi binlercesinin vâr olduğunu da biliyorum. Tabii ki onlara da satırlarımın ulaşmasını isterim. Ancak ben o her şeyi bildiğini sanan ve şuursuzca aklına her geleni söyleyen üstelik bununla gurur duyan kibirli kalabalıkla baş edemem."
Sağ omzunu kaldırıp indirdi.
"Sen bilirsin, nasıl istersen. Sadece teklifimin daima geçer olduğunu bil."
Tebessüm edip başımı salladım.
"Gidelim mi artık?" Saate baktım. "Daha çevirmem gereken bir yığın dosya var, haber bekliyorlar."
"Olur. Ben de bir an evvel şu haberi patlatmak istiyorum."
Garsondan hesap istedik, ısrarlarıma rağmen hesabı Meyra ödedi ve ayaklanıp kafeden çıktık. Hava iyice soğumuştu ya da ben sıcak mekandan çıktığım için vücudum üşümeyi abartıyordu.
"Gel, arabayla bırakayım."
"Teşekkür ederim. Ama biraz yürümek istiyorum."
Meyra başını omzuna yatırıp kolumu sıvazladı.
"Üzme kendini."
"Denerim."
"Hem şuna baksana! Sen seversin." Arabanın anahtarını havaya kaldırıp üzerindeki pembe anahtarlığı gösterdi. Tavşan figürlü silikon anahtarlığı görür görmez gözlerim parladı. "Nereden aldın?" Elime aldım. "Çok güzel!"
"Almadım, buldum." Kaşlarım yay şeklini alarak havaya kalktı. "Nerede buldun?"
"Ofiste."
"Ve sen de aldın mı?"
"Aldım."
"Yani çaldın."
"Fırsatı değerlendirdim diyelim."
"Meyra!"
"Ne var Alin? Kaybetmişler zaten."
"Belki arayacak sahibi, belki özel bir şeydir, belki önemli birinden hediyedir."
Gözlerini büyüterek sıkılgan bir tavırla ofladı.
"Önüne düşen bazı fırsatları değerlendirmemek insanlık değil, aptallıktır. Vicdanıma oynamaya çalışma lütfen." Yüzünde bir tebessüm belirdi.
"Ayrıca çok güzel cümle kurdum, not al. Kitabında kullanırsın."
Kaşlarımı çatarak güldüm, daha fazla bir şey konuşmadık. Sadece üstünkörü bir şekilde vedalaşıp ikimiz de oradan ayrıldık. Konuşma sesleri, telefon sesleri, korna sesleri, bebek ağlamaları, kuşların çıkardığı sesler... Şehirdeki hiçbir gürültü içimdeki düş kırıklığını bastıramıyordu.
Bera'yı öğrendiğim gün, hiçbir zaman bana ait olmayan bir adamı kaybettiğim için öyle çok ağlamıştım ki bütün gözyaşlarımın tükendiğine inanmıştım. Fakat ondan sonra ne zaman Renat'ın hayatında Bera'ya dair bir emare yakalasam canım aynı şiddetle acıyordu, kırık olmasına rağmen kalbim her seferinde yeniden parçalanıyordu.
Yolun karşısındaki parkı görünce duraksadım, onca işim vardı ancak eve gitmek gelmiyordu içimden. Kendime biraz daha zaman verebileceğime karar verdim ve karşıya geçmek için yerimde durup bekledim. Kuşların kanat çırpışları kulaklarıma dolduğunda kahvelerimi refleksle gökyüzüne kaldırdım. Bembeyaz güvercini görünce gülümseyip gözlerimi kapattım.
"Bir mucize olsun."
Bu, benim kendi kendime uydurduğum bir inançtı. Beyaz güvercin gördüğümde dilek tutardım. Garipti ama güzeldi, bana özeldi. Gözlerimi açıp güvercinin gidişini izledim.
"Dileğimi dünyaya ilet, olur mu?" diye mırıldandım hüzünle.
Arabalar azalmıştı, karşıya geçip parka girdim ve çocukların neşeli çığlıklarını dinleyerek yürüdüm parkın içinde. Gözlerim boş bank arıyordu ancak çoğu doluydu. Yaşlılar, genç çiftler, liseliler ve daha bir sürü insan vardı. Kovalamaca oynayan iki küçük çocuk tam önümden geçerken gözlerime boş bir bank ilişti.
Üzerinde uzaktan seçemediğim bir şey var gibiydi fakat onun çöp olduğunu düşünerek yürümeye devam ettim. Bankın üzerindeki şeyin ne olduğunu yaklaşınca anladım, bir defterdi. Etrafıma bakındım, sahibinin geri geleceğini düşünsem de oturup etrafı seyrettim. Muhtemelen, her kimse öylesine uzaklaşmıştı, geriye dönecekti.
Bu konunun anlamsız olduğunu düşünerek bakışlarımı defterden ayırdım. Aklım hâlâ başıboş kalan kalbimdeydi. Ona ev sahipliği yapacak tek bir adam vardı, o da evine hiç uğramamıştı.
Gözlerimdeki nemi görseydi Meyra beni döve döve öldürürdü. Bu düşünceye gülerek başımı yanımda duran deftere çevirdim sonra tekrar etrafıma bakındım. Kimse gelmiyordu, herkes kendi işine gibiydi. Kabanımın cebine sıkıştırdığım elimi çıkarıp sağımda duran defteri elime aldım.
Lila renginde kalın bir kapağı vardı, defterin görmediğim yüzünü çevirdiğim anda gözlerim irice açıldı. Ön yüzünün tam ortasında mor renkli küçük bir taş vardı. Parmak uçlarımı taşın üzerinde gezdirirken o pürüssüzlüğünü hissettim. Kapağını açtım, tertemizdi. Defterin içini karıştırdım, yazıya dair hiçbir şey yoktu.
Kim böylesine büyüleyici bir defteri öylece bırakıp giderdi? Ben romanlarımı beyaz ekrana bakarak yazmayı sevmediğim için, defterlerde biriktiriyordum. Bu yüzden defterlere ve kalemlere özel bir düşkünlüğüm vardı.
Başımı kaldırıp diğer insanları izledim, hâlâ dikkati burada olan herhangi biri yoktu. Uzun uzun defteri seyrettim, daha önce benzerini görmemiştim. Bir anda kafamın içinde Meyra'nın söyledikleri yankılandı.
"Önüne düşen bazı fırsatları değerlendirmemek insanlık değil, aptallıktır."
'Alsam mı?' diye düşünmeden edemedim ama hemen ardından başımı iki yana sallayıp, "Saçmalama." diye söylendim kendi kendime. Parktaki temizlik görevlisini görür görmez ayaklanıp yanına gittim.
"Merhaba."
Anında bana dönüp karşılık verdi ellilerinin sonunda görünen kadın, tükenmişlik gözlerine hiç silinmeyecek bir kesik atmıştı sanki. Defteri hafifçe havaya kaldırdım.
"Bunu burada unutmuşlar da, öylece bırakmak istemedim."
Gözleri elimdeki deftere kaydı.
"Kızım, insanlar burada her gün neler neler unutuyor! Çocuğunu unutanlar bile var. Çocuğunu veya pahalı bir eşyasını unutmadıkları sürece de kimsenin geri döndüğüne şahit olmadım. Defter işte, at gitsin."
"Ama-"
"İstersen bana ver." Elime uzandı. "Ben hallederim."
Hızla geriye çektim.
"Gerek yok, teşekkür ederim." Başımı hafifçe öne eğdim ve yukarı kaldırdım. "Kolay gelsin."
Umarsızca başını sallayıp işine döndü, bense tekrar o banka baktım. Hâlâ kimse yoktu. Kahvelerimi elimdeki deftere diktim, aklımda henüz yazılmamış olan romanlarım canlandı. Bu defterin benim karşıma çıkmasının bir nedeni olmalıydı. Belki de Meyra haklıydı, bazı fırsatlar değerlendirilmeliydi.
Artık nefsime yenileceğime emindim, defteri alıp parktan çıkmak için adımladım. Görüş hizamdan çıkmadan bir saniye önce tekrar o banka baktım, kimsenin olmaması içimi o kadar da rahatlatmamıştı.
___
Uykulu gözlerle saate baktım, saat 12:11'di. Dün eve geldikten sonra yemek yeyip işe koyulmuş ve gecenin dördüne kadar çeviri yapmıştım. İki gece art arda uyumadığim için de işim biter bitmez uyumuş ve bu saatte uyanmıştım, tabii peş peşe çalan alarm sayesinde. Yatağımda dönüp solumda duran pencereye baktım, gündüz olmasına rağmen akşamın 7'si gibiydi. Gökyüzündeki kara bulutlar sabahın aydınlığını çekip almıştı, muhtemelen yağmur yağacaktı.
Ayaklanmak yerine komodinin üzerinde duran telefonumu aldım ve bildirimleri kontrol ettim. Yayınladığım tek kitabıma gelen yorumları okuyup elimden geldiği kadarını cevaplamaya çalıştım. Aniden önüme düşen arama yüzümü düşürmeme neden oldu, annem arıyordu. Ailemi seviyordum lâkin annem bazen gerçekten çekilmez oluyordu.
"Efendim, anneciğim?"
"Sen yeni mi uyandın?"
"Sana da günaydın." diyerek yatağımda doğrulup gerindim.
"Sana kaç kere uyku düzenine dikkat et diyorum, o hiçbir işe yaramayan saçma sapan masalları yazmaktan ne zaman vazgeçeceksin?"
"Anne, gece çeviri yaptığım için uyumadım. Çalışıyordum! Beni bunları söylemek için aradıysan kapatıyorum, çünkü ezberledim."
"Bugün bize uğra demek için aradım, en son ne yedin? Bir deri, bir kemik kaldın Alin!"
Dün eve geldiğimde iki yumurta kırıp yemiştim, en son yediğim yemek de oydu.
"Gelirim, anne."
"Hadi kalk gel, yeni uyandın madem. Kahvaltını burada edersin."
"Tamam."
"Baban da evde bugün."
"Peki."
"Kapatıyorum."
"Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Telefonu kapatır kapatmaz ayaklandım ve odamdan çıkıp odamın hemen solundaki, evimin her yerinde yaptığım gibi, lila ve beyazı buluşturduğum salona girdim. İri beyaz koltuğumun arkasındaki pencere sokağı görüyordu, geçip lila renkli tül perdeyi hafifçe araladım ve gözlerimi sokakta gezdirdim. Kimse yoktu, aslında gözlerim Renat'ı aramıştı ancak bu saatte evde olduğunu bile sanmıyordum. Boş vererek banyoya geçtim ve hazırlanmak için ilk adımı attım.
___
"Hoş geldin."
İçeriye girip anneme sarıldım.
"Hoş buldum." Geriye çekilip bana geçmeyen ela gözlerine baktım. "Babam içeride mi?"
"İçeride, geç."
Kahverengine dönük saçları dağınık görünüyordu, her zamanki gibi temizlik yaparken kendini salmıştı.
Dış kapıya bakan kahverengi salon kapısına doğru yürüdüm ve babamı görür görmez gülümsedim.
"Babacığım?" Ayağa kalkmadı, krem renkli koltukta otururken kollarını açıp beni bekledi. Hızla yürüyüp yanına oturdum ve göğsüne sokuldum.
"Hoş geldim." dedim.
Gülüp açık bıraktığım saçlarımı karıştırdı.
"Hoş buldun."
"Bırak kızı, Faruk. Kahvaltısını etsin, baksana şunun hâline. Ölmeyi unutmuş."
Gözlerimi büyüterek, "Anne!" diye inledim. Doğrulup peluş kabanı çıkardım ve lacivert kot pantolonumun üzerine giyindiğim su mavisi rengindeki boğazlı kazağımı düzeltmeye çalıştım.
"Üşüteceksin, git ayağına terlik giyin Alin! Pandufların ayakkabılıkta duruyor. Her şey için benden komut bekleme kızım!"
Tepki vermedim, sabır çekerek kalktım ve gidip söylediği yerden kahverengi panduflarımı alıp giyindim.
"Ellerini yıka gel!"
Göz devirerek koridorun sonundaki banyoya gittim ve ellerimi yıkayıp geriye döndüm. Babam salondaki yemek masasının baş köşesinde yerini almış dikkatle televizyondaki belgeseli izliyordu. Annem de onun sağında oturmuştu ve tek odak noktası bendim.
Tek çocuk olduğum için her zaman üzerime titremişti ve bunun zaman zaman beni boğduğunu ona hiçbir şekilde anlatamamıştım. En sonunda ayrı eve çıkmaya karar vermiş ve binbir kavgadan sonra onlara yakın bir yerde ev kiralayabilmiştim.
"Biz öğleni yiyoruz, biliyorsun, değil mi?"
"Hayır anne, salağım ben."
Saat 6'da kahvaltı ettikleri için öğle yemeğini de saat bir olmadan yiyordu. Annem ve ilginç takıntıları.
"Düzgün konuş benimle!"
Babam gözucuyla bana bakıp göz kırptı, gülümsedim. Ben babama çekmiştim, hem görünüş olarak ona benziyordum hem de bazı özelliklerimi ondan almıştım. Masadaki salatadan biraz alıp yemeye başladım.
"O mu sadece kızım?" Köftelerden birkaç tanesini tabağıma bıraktı. "Bitecek hepsi. Patates de al. Çorba da iç."
"Anne! Böyle yapmaya devam edersen bir daha gelmeyeceğim."
"Bak, benimle nasıl konuşuyor! Görüyorsun, değil mi?"
Babam tepkisiz kaldı ve yemeğini yemeye devam etti.
"Faruk, kime diyorum! Kızına artık bir şey söyle. Senin yüzünden şımarıyor."
Gözlerimi büyüterek annemi izledim, bu kadar abartmak zorunda mıydı?
"Kızım," dedi babam. Kaşları çatıktı ve bu kızgınlığının yapay olduğu belliydi. "Kızarım sana."
Burnumdan güldüm.
"Süt getireyim mi Faruk, iç de büyü."
"Ağız tadıyla yemek yemek istiyoruz şurada Sinem. Kız zaten ara sıra geliyor, geldiğine pişman etme."
"Tamam." Olaya el atma gereksinimi hissetmiştim yoksa aralarındaki kavga büyüyecekti. "Tamam." Çatalı havaya kaldırıp anneme gösterdim. "Yiyorum, anne."
Babamın belgeselle ilgili garip şakaları eşliğinde yemeğimizi yedik, bittikten hemen sonra annemle birlikte sofrayı topladık.
"Ben biraz eski odamda vakit geçirmek istiyorum, olur mu?"
"Olur tabii ki, kızım. Keyfine bak!"
Babama her zamanki sevgi dolu tebessümümü gönderip çantamı da alarak odama geçtim. Diğer odamdan oldukça farklıydı. İki duvar sadece pembe, iki duvar kahverengi, sarı, yeşil gibi karışık renklerden oluşuyordu. Geriye kalan her şey de pembe ve beyazdı. Bu odayı tabii ki annem döşemişti, sevmiyor değildim ancak kendimi bu odanın bana ait olduğuna ikna edemiyordum.
Pencere kenarındaki yatağıma oturup çantamdan dün bulduğum defteri çıkardım. İçine yazacağım cümleleri düşündüm, tabii ki beşinci romanımı yazacaktım. Fakat aklımda binlerce yeni kurgu yokmuş gibi dün eve dönerken aklıma bir konu daha geldi. Genç bir adamla ilgili hikâye yazacaktım. Hatta dün çeviriden önce yemek yerken notlar bile almıştım.
Çantamdan kalem alıp başka bir deftere yeni notlar eklemeye başladım, internetten ihtiyacım olan araştırmaları yaptım. Mekana kadar her şeyi tasvir ettim. Notlarımı tamamlamak çok uzun sürdü ve bu, beni biraz yordu. Geriye sadece karaktere isim vermek kalmıştı ve ben kara kara isim düşünürken odanın kapısı çaldı.
"Efendim?"
"Kızım, iki saattir n'apıyorsun orada?"
"Rahat bırak kızı, Sinem!"
"Kötü bir şey demiyorum ki, meyve tabağı yaptım."
Ayağa kalkıp kapıyı açtım, annem içeriye bakışlar atarken ben elindeki meyve tabağını alıp teşekkür ettim. Daha sonra müsaade isteyerek tekrar kapıyı kapattım. Çünkü annemin yine bir şeyler yazdığımı görmesini istemiyordum, bana her zaman karşı çıkmıştı. Anneme göre, para kazandırmayan her şey zaman kaybıydı. Ayrıca benim güzel yazabileceğime zerre kadar inancı yoktu.
Tabağı komodine bırakıp defteri aldım ve kırdığım dizlerime yasladım. En sevdiğim ismi düşünürken istemsizce yazmaya başladım; Renat. Elimi durdurup uzun uzun bu isme baktım. Bu ismi kullanmamın bir sakıncası olabilir miydi? Nasıl olsa kitaplarını yayınlamıyordum. Gülümsedim, en azından kitap karakteri olsaydı onu istediğim gibi şekillendirebilirdim. Bu düşünceye gülerek soyadını da yazdım ve sayfada yazılan iki kelimeyi tekrar okudum; Renat Arel.
"Bazı hikâyeler dönüm noktasında başlar. Onun hikâyesi henüz başlamamıştı çünkü dönüm noktasını yaşaması için henüz beş dakikası vardı..."
___
Defteri kapatıp gözlerimden akan yaşları sildim. Saatler olmuştu ve ben yazmaya öylesine dalmıştım ki biraz daha bekleseydim annem eve gitmeme izin vermeyecekti. Aynanın önüne geçip akan makyajımı temizledim, ilk bölümde dramatik bir intihar sahnesi yazmış ve kendi cümlelerime deli gibi ağlamıştım. Çantamdaki malzemelerle makyajımı tazeledim ve hazırlanıp odadan çıktım.
"Sen burada mıydın?" diye hemen iğneledi annem beni. "Ben de senin geldiğini rüyamda gördüm sandım."
İstemsizce güldüm.
"Bu sefer gerçekten sen haklısın, anne." Yanına gidip yanağından öptüm. "Özür dilerim."
"Bana yok mu?"
Babamı da öptükten sonra kabanımı giyindim.
"Gidiyor musun?"
"Artık geç oldu, bir dahakine söz, böyle yapmayacağım."
"Bozma moralini, yine gelirsin." Babam yerinde doğruldu. "Ben bırakayım mı seni?"
Başımla reddettim.
"Teşekkür ederim. On beş dakikalık yol zaten, giderim ben."
Beni onayladı.
"Dikkatli git, Alin." Annem benimle birlikte koridora çıktı, elindeki poşette yemek olduğuna emindim.
"Keşke baban bıraksaydı. Hem bizimle yemek yeyip öyle gitseydin."
Ayakkabılarımın bağcıklarını bağlarken başımı kaldırıp anneme baktım.
"Anne saat daha yedi bile değil, merak etme beni. Hem gerçekten aç değilim, öğlen fazlasıyla yedim."
"İki lokma bir şey yedin, ben görmedim mi?"
Abartmasına alıştığım için tepkisiz kalmayı denedim. Elindeki poşeti uzattı. "Acıkınca yersin, gidince haber ver mutlaka."
"Tamam, anneciğim." Ayaklandım ve bıkkınlıkla ekledim. "Merak etme, anneciğim."
Benimle güldü. Vedalaşıp çıktım ve yola koyuldum. Eve gidince yazdığım bölümü Meyra'ya gönderip sonra da direkt uyumayı düşünüyordum, epey yorulmuştum. Yeni yazdığım romanın içimde hareket ettirdiği mutluluk kıpırtılarıyla gülümsedim, çok güzel bir bölüm olmuştu. Kabanımın cebinden telefonumu çıkardım ve uzun bir süre onunla oyalandım.
Başımı kaldırdığımda evimin olduğu sokaktaydım ancak hiç olmadığı kadar kalabalık ve gürültülüydü. Aslında gürültüyü dakikalar öncesinde duymaya başlamış lâkin aldırmamıştım. Adımlarımı hızlandırdım ve bu kalabalığın Renat'ın evine ait olduğunu fark edince kalabalığı yararak ne olduğunu anlamaya çalıştım.
"Bir şey olsa ben hissederdim!" Renat'ın haykırışı yutkunmama neden oldu. Yerdeydi, eve girmek için çırpınıyordu, birileri onu tutuyor ve o da feryat ediyordu. Tepkilerinin tanıdıklığı beni biraz daha korkuttu. "Mutluydu benim annem! Bunu yapmak için bir sebebi yoktu." Muhtemelen uzun süredir bağırdığı için sesi kısılmıştı. "Yalan söylüyorsunuz!"
Etrafıma bakındım, yanımda duran bir kadınla göz göze geldik, izleyenlerden biriydi.
"Ne oluyor?"
"Annesi..." dedi acıyla, gözleri nemliydi. Herkes yıkılmış görünüyordu. "İntihar etmiş."
Kaşlarım havalandı, anında Renat'a döndüm ve korkuyla geriledim. Başımı eğip çantama baktım, aslında içindeki deftere, yazdıklarıma. Gözlerim yanmaya başlarken bütün bunların bir tesadüf olmasını diledim. Yeni bir gürültüyle bakışlarımın odağı değişti, Renat onu tutan adamı sertçe itip içeri girdi. Eve girdikten hemen sonra öyle korkunç bir haykırış yükseldi ki acıyla yüzümü buruşturdum.
Korkudan titremeye başlamıştım.
Başımı hızla iki yana salladım, kalabalığı tekrar yarıp gürültüden uzaklaştım. Koşar adımlarla gidip önce bahçeye girdim sonra kabanımın cebinden anahtarları çıkarıp titreyen ellerimle kapıyı açıp içeriye girdim ve girer girmez çantadan defteri çıkardım.
Tekrar baktım, kapağına, içine, boş sayfalara ve kendi yazdıklarıma. Hiçbir şey bulamayınca defterin arka yüzünü çevirdim. Defterin alt köşesinde okunması zor, küçük harflerle bir şeyler yazdığını ilk kez o an fark ettim. Lanet savurarak yazıya odaklandım, okuyamadığım için ışığı açtım ve defteri eğerek dikkatli bir şekilde ne yazdığını anlamaya çalıştım.
Yazıyı okuduktan sonra kahvelerim tam karşımdaki boş bir noktaya odaklanırken zorla yutkundum, aklımdan binlerce düşünce geçti. Kulaklarımda eve girmeme rağmen hâlâ işittiğim feryatlar, zihnimde anlamlandıramadığım şeylerin oluşturduğu o gürültü kalabalığı.
Okuduğum cümle dün büyüsüne kapılabileceğim bir cümleydi, bugün en korkunç kâbusum olmuştu. Defterin arka yüzünde tam olarak şöyle yazıyordu:
"Hayat bazen yazdıklarınızdan ibarettir."

