"Bazı tesadüfler, tesadüf olamayacak kadar zamanlaması kusursuz şeylerdir."
Perşembe günleri normalde sevmediğim günlerdi.
Haftanın ortası geçmiş olurdu ama hafta sonu hâlâ uzakta görünürdü.
O sabah da farklı değildi.
Ben, Erva ve Defne koridorda yürüyorduk.
Daha doğrusu Defne yürüyordu.
Erva konuşuyordu.
Ben de onları dinliyormuş gibi yapıyordum.
"Dinliyor musun beni?"
dedi Erva.
"Dinliyorum."
"Ne anlattım?"
Duraksadım.
"...bir şey."
Defne güldü.
Erva dramatik bir şekilde iç çekti.
"Yine telefona bakıyordu."
"Bakmıyordum."
"Bakıyordun."
Haklıydı.
Çünkü son birkaç gündür telefonuma normalden fazla bakıyordum.
Bunun sebebi ise oldukça açıktı.
Ama bunu Erva'ya söylemeyecektim.
Asla.
---
Öğle arasında proje için kütüphaneye gitmemiz gerekiyordu.
Ben istemiyordum.
Ama notum söz konusuydu.
Bu yüzden mecburdum.
Kütüphaneye girdiğimde Aras çoktan gelmişti.
Yanında Eren vardı.
Eren elindeki telefonu Aras'a uzatıyordu.
"Bunu yapman gerektiğini düşünmüyorum."
dedi.
Aras hemen telefonu aldı.
"Sesini alçalt."
Eren gözlerini devirdi.
Tam o sırada bizi fark ettiler.
Konu anında kapandı.
Bu garipti.
Ama üzerinde durmadım.
"Merhaba."
dedi Defne.
"Merhaba."
dedi Eren.
Erva yanımıza eğildi.
"Bence bunlar kesin bir şey saklıyor."
"Erva."
"Ne?"
"Sessiz ol."
"Olmayacağım."
Şaşırtıcı olmayan bir cevap.
---
Yaklaşık yarım saat boyunca projeyle uğraştık.
Mert de sonradan geldi.
Ve gelir gelmez ortamın bütün huzurunu yok etti.
"Kütüphanelerden nefret ediyorum."
dedi sandalyeye çökerken.
"Eğitim kokuyor."
Defne kahkahayı bastı.
Eren başını salladı.
"Bir gün gerçekten sınıfta kalacaksın."
"Bu bir tehdit mi?"
"Bir tahmin."
Mert göğsüne elini koydu.
"Arkadaşlarım bana inanmıyor."
"Çünkü güven vermiyorsun."
dedi Aras.
Herkes güldü.
Ben de.
Fark etmeden.
Aras bunu fark etmiş olacak ki kısa bir an bana baktı.
Ben hemen bakışlarımı kaçırdım.
Nedense yüzüm ısınmıştı.
---
Saatler sonra çalışma nihayet bitti.
Kütüphaneden çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı.
Gökyüzü griydi.
Yağmur kokusu geliyordu.
"Eve yetişsek iyi olur."
dedi Defne.
Haklıydı.
Ama birkaç dakika sonra yağmur başladı.
Hem de aniden.
İnsanların koşmasına neden olacak kadar sert.
"Harika."
dedim.
Erva çantasını başının üstüne kaldırdı.
"Ben gidiyorum."
"Koşarak mı?"
"Yağmurun altında kamp kuracak değilim."
Defne de onun peşinden gitti.
Birkaç saniye içinde ikisi de gözden kayboldu.
Ben ise durakta kaldım.
Çünkü otobüsüm henüz gelmemişti.
Yağmur gittikçe hızlanıyordu.
Telefonumu çıkardım.
Yüzde üç.
Harika.
Gerçekten harika.
Tam annemi aramayı düşünürken ekran karardı.
Şarj bitti.
Mükemmel.
Durağın altında tek başıma kaldım.
Yağmurun sesi giderek artıyordu.
Otobüs görünmüyordu.
Hava iyice kararmıştı.
İlk kez huzursuz hissetmeye başladım.
Tam o sırada bir ses duydum.
"Asya."
Başımı kaldırdım.
Yağmurun arasından biri bana doğru yürüyordu.
Siyah kapüşonlu mont.
Islanmış saçlar.
Tanıdık bir yüz.
Aras.
Elinde açık bir şemsiye vardı.
"Neden hâlâ buradasın?"
diye sordu.
Bir an cevap veremedim.
Çünkü onu burada görmeyi beklemiyordum.
Hiç beklemiyordum.
Yağmur damlaları şemsiyesine vururken bana baktı.
"Otobüs mü gelmedi?"
Ben sadece başımı sallayabildim.
Aras birkaç saniye sustu.
Sonra elindeki şemsiyeyi biraz kaldırdı.
"Gel."
dedi.
"Yoksa tamamen ıslanacaksın."
Ve ilk kez...
Ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum.