Cennetin uçsuz buçaksız, gümüş renkli koridorlarında yankılanan tek şey kusursuz bir sessizlikti. Ancak Anastasia’nın kalbinde bu sessizliğe tezat, fırtınalı bir huzursuzluk hüküm sürüyordu. Günlerdir gözüne uyku girmemiş, ruhu bir nebze olsun huzur bulamamıştı. Herkesin uymakla yükümlü olduğu mutlak kurallar çiğnenmişti: En yakın, hatta tek arkadaşı olan Elysia, arkasında tek bir iz bile bırakmadan insan dünyasına gitmişti.
Meleklerin cennet sınırlarını terk etmesi kesin bir dille yasaklanmıştı. Anastasia, Elysia’nın neden böyle bir delilik yaptığını, o karanlık ve karmaşık ölümlü dünyasında ne aradığını bilmiyordu. Bildiği tek bir şey vardı; onu bulmak zorundaydı. Elysia onun bu muazzam krallıktaki yegane sığınağıydı. Belki de orada, o yabancı topraklarda başına feci bir şey gelmişti ve ona yardım edebilecek tek kişi Anastasia’ydı.
Anastasia, diğer melekler tarafından her zaman bir yabancı, bir dışlanmış gibi görülmüştü. Muazzam büyüklükte, kar beyazı kanatları ve dokunulduğunda ipek hissi veren upuzun beyaz saçlarıyla aslında göz kamaştırıcıydı. Ancak onu diğerlerinden ayıran, kusursuz tekdüzeliğe meydan okuyan gözleriydi. Bir gözü derin bir ametist moru, diğeri ise uçsuz buçaksız bir gökyüzü mavisiydi. Melekler alemi bu farklılığı bir lütuf değil, bir kusur olarak kabul etmişti. Bu yüzden kimse onunla konuşmaz, herkes ondan uzak dururdu. Elysia hariç... Şimdi ise o yegane dost, bilinmezliğin ortasındaydı.
---
Anastasia, derin bir nefes alarak Cennetin en yüksek katına, Başmelek’in huzuruna çıkan altın merdivenleri tırmandı. Kalbi göğsünü dövüyordu. Devasa, işlemeli kapıların ardında, diğer tüm meleklerden çok daha büyük, ihtişamlı ve çok sayıda kanada sahip olan Başmelek duruyordu. Ondan yayılan ilahi ışık neredeyse kör ediciydi.
Anastasia dizlerinin üzerine çökerek niyetini açıkça dile getirdi: İnsan dünyasına gitmek için izin istiyordu.
Başmelek’in sesi, salonda gök gürültüsü gibi yankılandı:
"Bir meleğin ölümlülerin arasına karışması kesinlikle yasaktır, Anastasia. O dünyanın kiri ve karmaşası ruhunu zedeleyebilir. Bu istek kabul edilemez."
Ancak Anastasia vazgeçmedi. Başını kaldırıp o iki farklı renkteki gözünü Başmelek’in gözlerine dikti. Sesindeki kararlılık ve yalvarış tınısı salonun duvarlarında çınladı. Çok kısa süre içinde döneceğine, ne pahasına olursa olsun kuralları çiğnemeyeceğine söz verdi.
"Yalvarırım efendim," dedi Anastasia. "Maksimum 30 gün. Bana sadece otuz gün verin. Onu bulup geri getireceğim."
Başmelek derin bir sessizliğe büründü. Anastasia’yı uzun uzun süzdü. Diğer melekler onu dışlasa da, Başmelek bu heterokromik gözlerin ardındaki saf sadakati ve temiz kalbi biliyordu. Anastasia, Cennetin en sadık ruhlarından biriydi ve bu zamana kadar hiçbir emre itaatsizlik etmemişti.
Uzun süren ve asırlar gibi gelen bir sessizliğin ardından Başmelek’in devasa kanatları hafifçe kıpırdadı.
"Sana güveniyorum, Anastasia," dedi Başmelek, sesi bu kez daha yumuşaktı. "Sadakatinin hatrına bu yasak izni sana tanıyorum. Tam 30 günün var. Otuz birinci günün şafağında burada olmak zorundasın."
Anastasia tam rahat bir nefes alacakken, Başmelek’in parmağı havaya kalktı ve kesin bir dille ekledi:
"Fakat tek bir şartım var. İnsan dünyasındayken ne olursa olsun insan formunu korumak zorundasın. O muazzam kanatlarını asla ölümlülere gösteremezsin, onları tamamen saklayacaksın. Eğer formun bozulursa, bir daha buraya asla dönemezsin."
Anastasia başını saygıyla eğdi. "Şartınızı kabul ediyorum efendim. Kanatlarım ölümlülerin gözünden uzak kalacak."
Ayağa kalktığında, içindeki korkunun yerini amansız bir kararlılık almıştı. Önünde bilinmezlerle dolu otuz gün ve arkasında saklaması gereken devasa beyaz kanatları vardı. Anastasia, dostunu kurtarmak adına ölümlülerin dünyasına doğru ilk adımını attı.





