Bölüm İki; OLAY YERİ
Saat tam 21:00’ı bulduğunda konumumu bana verilen numaraya gönderdim. Ankara, Ayrancı.
Çok geçmeden geldiler, hızla aşağı indim. Direksiyonda olan kişi Sarpay idi. Arka kapıyı aralayıp bindiğimde Aras, her zamanki o ferahlatıcı enerjisiyle gülümsedi. “Yine tam vaktinde,” dedi neşeyle. “Psikolog adayımızdan da bu beklenirdi.”
Direksiyondaki Sarpay tek kelime etmedi. Sadece dikiz aynasından saniyelik bir bakış attı, o kadar. Aras’la sohbete dalmıştık; o günkü vakaların zorluğundan, olay yerindeki inceleme protokollerinden konuşuyorduk. Aras, kendi teorilerini anlatırken o kadar hevesliydi ki, Sarpay’ın varlığını neredeyse unutmuş gibiydim, aslında Aras’ı da sorgulamıyor değildim. Neden bu kadar sıcakkanlı idi? Sarpay ise neden bu kadar soğuktu?
Derin bir sessizlik oluştu. Arabanın içindeki o ağır sessizlik, Sarpay’ın ani freniyle ve arabadan geldiğini düşündüğüm bir sesle birlikte yerini tam bir kaosa bırakmıştı. Sarpay direksiyonun tepesinde adeta bir volkan gibi patlarken, ağzından dökülen o yaratıcı küfürler arabanın içindeki havayı bile titretiyordu. “Ben sizi doğurtan ebeyi...” diye kükrediğinde, refleks olarak ellerimi kucağımda sıkıca birleştirdim.
Aras, yanımda hafifçe irkilmiş gibi yaptı ama gözlerinde, sanki Sarpay’ın bu hallerine alışkınmış gibi sinsi bir parıltı vardı. Koluma hafifçe dokunup, “Aldırma ona,” diye fısıldadı, sesi sanki beni Sarpay’ın deliliğinden korumaya çalışan bir dostun samimiyetiyle doluydu. “Sarpay, işine fazla duygusal yaklaşır. Kontrolü kaybettiğinde böyle olur işte. Biraz dengesizdir, kusuruna bakma.”
Dengesiz mi?
Sarpay bize dönerek, “Geri kalan yolu yürüyeceğiz. Bazı keko olan salaklar yola raptiye koymuş.” Sarpay, kapıyı sertçe açıp arabadan indi. O uzun cüssesi, Ankara’nın puslu sokağında devasa bir gölge gibi uzandı. Dışarıdaki soğuk, arabanın kapısı açılır açılmaz içeri doldu. Sarpay’ın omuzları öfkeden hala kasılıydı, parmaklarıysa sanki az önce birini boğmuş gibi titriyordu.
Aras arabadan inerken bana dönüp, “Hadi, gel bakalım,” dedi. O gülümsemesi... yine o kadar kusursuz, yine o kadar güven vericiydi ki. “Hızlı olun biraz, ekip birazdan olay yerinde olur.” dedi Sarpay, bizden önde gidiyordu. Aras’a döndüm ve “Aras Bey, bir şey sorabilir miyim?” dedim. Aras yüzüne sorgulayıcı bir ifade takındı, devam ettim; “Sarpay Bey... Her zaman işini bu kadar ciddiye mi alır?” Aras, yürürken hafifçe başını bana doğru eğdi. Sokak lambasının o sarı, titrek ışığında yüzündeki o sinsi parıltı bir anlığına belirdi, ama ben onu sadece merhamet sanarak yanıldım, belki de merhametti. “Beren, herkesin bir zayıf noktası vardır. Sarpay’ınki de bu mesleğin getirdiği o karanlık tutku. Sen ona bakma, o sadece dışarıya karşı böyle sert. İçerideki gerçek Sarpay’ı görsen...” diye duraksadı, bir gülüş bıraktı havaya.
“Aslında onu görmesen daha iyi.” tek kaşımı havaya kaldırdığımda devam etti, “Baya eğlenceli biridir, espriler yapar, zorbalar. Ama sadece sevdiğine karşı böyledir. Tabii henüz öyle biri yok.” Nasıl yok! Sarpay gibi beyaz tenli siyah saçlı, uzun, kaslı birinin hayatında nasıl biri yok!
Olay yerinin olduğu apartmana varmıştık, Sarpay başını çevirip bize baktığında, o soğuk bakışlarının altındaki ifadeyi çözmeye çalıştım. Acaba Aras’ın bu anlattıklarını duymuş muydu? Yoksa o gerçekten sadece işine aşık bir adam mıydı?
“Beren!” Sarpay’ın sesi apartman boşluğunda yankılandı, duvarlardan geri sekerek doğrudan üzerime düştü. “Buraya dedikodu yapmaya mı geldin, yoksa stajını tamamlamaya mı? Eğer ikincisiyse, içeri gir.”
Aras, sanki aramızdaki o gerilimi hiç yokmuş gibi davranarak, “Hadi, hadi, patron bugün biraz gergin,” diyerek beni hafifçe omuzumdan itip kapıya doğru yönlendirdi. Apartmanın içi dışarıdan daha da tekinsizdi. Eski ahşabın gıcırtısı ve rutubetli duvarların kokusu, sanki geçmişte kalan bir anının hayaleti gibiydi. Sarpay, merdivenlerin başında durmuş, elindeki fenerle karanlığın içine bir yol çiziyordu.
Işığın hüzmesi bir anlığına Sarpay’ın yüzüne vurduğunda, o çarpık gülüşünü tekrar gördüm. Sanki biraz önceki öfkesinden eser kalmamıştı; şimdi ise bambaşka bir şeyin, avcıyı bulamanın hevesinde idi.
Evin içinde ilerledikçe, kan kokusu daha çok geliyordu ve bu midemi ciddi anlamda bulandırmıştı. Sarpay elime bir fener tokuşturdu, “Herkes farklı odalara farklı taraflara bakacak on dakika sonra burada buluşalım.” biraz durdu ve devam etti, “Elektrik devrelerini kapattırdık, katil hâlâ buralardaysa bizi fark etmesini istemeyiz.” şimdi neden fenerle gezdiğimizi daha iyi kavramıştım.
Aldığım kanın kokusundan yüzümü buruşturdum, Sarpay, tam önümde durup bana doğru bir adım attı. “Burada gördüklerin,” dedi, sesi artık bir fısıltı gibi ama tüyler ürpertici derecede netti, “ders kitaplarındaki o vaka analizlerine benzemeyecek. Eğer burada bir hata yaparsan, Aras seni kurtaramaz. Anlıyor musun?” “Anlıyorum,” dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. Sarpay’ın gözlerinin içine baktım.
“Hata yapmayacağım.” Sarpay arkasını dönmüş giderken bir şey daha ekledi, “Beren, bir şey bulursan, bize hemen seslen. Kendi başına kahramanlık yapmaya kalkma.” onaylarcasına başımı salladım, görmemişti ama olsun...
Sarpay’ın sesi bir uyarıdan çok, bir emir gibiydi. Hemen ardından Aras’ın o yumuşak, biraz da alaycı sesi duyuldu: “Patron haklı, Beren. Tek başına dolaşmak stajyerler için pek sağlıklı değildir, değil mi?”
Neye bulaşmıştım ben? Benim işim insanların suratını okumak, araştırma yapmak değil. Aras ve Sarpay evin farklı bölümlerine dağılmıştı bile, fenerin ışığını kendi etrafımda bir tur çevirdim. Sarpay ve Aras, evin ana koridorunu ve salonu üstlenmişti. Ben ise, koku ve sezgilerimle odaların arasındaki o tozlu boşluğa yöneldim. Eskimiş bir kapının arkasında, diğer odalara kıyasla çok daha yoğun bir küf ve... o tanıdık, demirimsi kan kokusunu duydum. O kadar keskin bir kokuydu ki.
Yavaş adımlarla kapıyı araladım. İçerisi, sanki bir zamanlar çalışma odası olarak kullanılan ama şimdi sadece çürümeye terk edilmiş bir oda idi. Hani eski zamanlarda virane zindanlar olur ya aynı ona benziyordu. Fenerimi köşedeki o büyük, ağır gardıroba çevirdiğim an, ışık dolabın aralıklı kapısından dolabın içine yansıdı.
Gardırobu sonuna kadar açtığımda, karşılaştığım manzara karşısında elim ayağım birbirine dolandı. Bir an sadece karşımdaki kişi ile bakıştık. Elleri ve ayakları kapkalın bir ip ile bağlıydı, ağzına gelecek olursak kat kat koli bandı ile kapatılmıştı. Ağzımdan önce tek bir kelime döküldü, “Allah’ım...” adam pörtlek eştirdiği gözleri ile bana bakıyordu, aklıma Sarpay’ın bize seslen demesi geldi. “Sarpay Bey, buraya gelebilir misiniz?” diye çağırdım, “Ne oldu Beren?” diyerek yanıma geldi sesi yine stabil tondaydı. Benim bulunduğum odaya geldiğinde, adamın yüz ifadesini çözümlüyormuş gibi adama kuruldu. Aras’ı da buraya çağırdı. “Helal kız Beren,” dedi Aras, eyvallah kral.
Sarpay, deve boyuyla dolabın önünde dikildi. Fenerin ışığı adamın üzerindeki halatlarda gezindiğinde, Sarpay’ın yüzünde en ufak bir şaşkınlık emaresi oluşmadı. Sanki her gün, rastgele bir dolapta ağzı bantlı adamlar buluyormuş gibi...
“Aras, hemen ilk yardım çantasını getir fiziksel hasar almış ve bu sokağın çevresini mühürle,” dedi Sarpay, sesi bir cerrah kadar soğukkanlıydı. “Ve Beren... sen kapıda bekle. Bu kadarını görmen bile senin için fazla.” Pardon? Korkmam ki ben. Tamam belki biraz korkmuştum ama olabilir böyle şeyler! Aras, “Emredersin patron,” diyerek odadan çıkarken bana doğru bir bakış fırlattı.
O meşhur sinsi parıltı gözlerinde yine vardı. Sarpay adamın ağzındaki koli bandına elini attığında, adam korkudan tir tir titremeye başladı. Sarpay, adamın kulağına eğildi; “Her şeyi döküleceksin.” adam tepkisiz kalınca Sarpay sinirlenmiş olmalı ki, “Duydun mu!” diye kükredi, adam başını sallamakla yeltendi. Sarpay adamın ağzındaki bandı hızlıca çekti, adamın canının yandığı belli idi, Sarpay bana dönüp, “Şok geçiriyor, biraz zamana ihtiyacı var,” dedi.
O an, Sarpay'ın gözlerindeki o derin, karanlık ifadeyle ilk defa bu kadar yakından karşılaştım. Neden bu kadar sakin? diye geçirdim içimden. Aras elinde çanta ile geri döndüğünde, “Hadi bakalım, bizimkini konuşturma vakti,” dedi. Sarpay’ın o profesyonel hali, Aras’ın bu neşeli ama bir o kadar da şerefsiz olan havası birleşince, oda bir anda bana dar gelmeye başladı.
Sarpay’ın telefonu çaldı, konuşmaları uzun sürmedi. Tamam geliyoruz, dedi Sarpay. “Ekip dışarıda bekliyormuş,” bana dönüp devam etti; “Beren hazırsan asıl görevin şimdi başlıyor.” Aras ve Sarpay adamın iki koluna kenetlenmiş onları dışarı götürüyordu, Aras devamlı ben arkadan yürüdüğüm için midir bilmem, arkasına bakıp bakıp duruyordu. Sarpay en son dayanamadı; “Yeter lan, arkama bakacağım diye önüne bakmıyorsun. Yere sülük gibi yapışacaksın.” dedi içten içe kahkaha attım.
Sarpay’ın o beklenmedik çıkışından sonra koridorda kısa bir sessizlik oldu. Aras, yediği fırçanın şaşkınlığıyla başını hemen önüne çevirdi, ama dudaklarında o meşhur, sinsi gülümsemesi hâlâ duruyordu.
“Pardon patron,” dedi Aras, sesi bu sefer her zamankinden daha mekanik çıkmıştı. “Beren'in güvenliğini düşünüyordum, biliyorsun bizim stajyerler biraz...”
“Birincisi, Beren’i korumak senin görevin değil. İkincisi, gerizekalı evin içindeyiz. Bir iki tane Allah’ın sarhoşu gelip kızı darp edemez.” kısa bir sessizlik oluştu ardından Sarpay devam etti, “Ayrıca stajyer değil, adli psikolog adayı arada dağlar kadar fark var. Stajyer işin bahanesi.” Aras sadece kaç saniye hayatı sorguluyormuş gibi bir bakış attı ve en sonunda konuştu, “Yani?” ciddi mi bu? O kadar düşündün ve bu cevap mı gerçekten vazgeçtim sen benim tarzım değilsin Aras. İkiniz de değilsiniz.
Sarpay derin bir nefes verip ekledi, “Yani salak arkadaşım, işine bak.”
Dışarıda bir ambulans arabası iki de polis arabası vardı. İki? Bir neyinize yetmedi acaba. Sarpay, adam ile ilgileniyordu. İlk yardım çantasını o yüzden istedi her halde, bırak işte o kadar ambulans gelmiş onlar yapsın beyinsiz. Beni Sarpay’a seslenmem için görevlendirdiler. Sarpay’ın adamın kulağına eğildiğini gördüm ve fark ettirmeden biraz daha hızlanıp yürüdüm. Sarpay adama dudağının kenarında oluşan hafif kıvrım ile; “Yaralarına neden ben bakıyorum biliyor musun?” adam kafasını hayır dermişçesine salladı ve Sarpay devam etti, “Çünkü eğer onlar yaparsa,” ambulanstaki hemşireleri göstererek. “Tamamen iyileşirsin acın sıfıra iner, ama eğer ki sorgu masasında dökülmezsen o acı tekrar tavan yapacak.” yüzünü ciddileştirdi ve devam etti; “Bu da demek oluyor ki ben yaparsam asla tamamen yapmayacağım, acın sıfıra inmeyecek ve sorgu masasında dökülmezsen canın zaten acıdığı için daha fazlasını ayrıt edemezsin. Yani tamamen senin için.” Bir dakika ne dedi? Ne dedi? Ben bile korktum, Sarpay bana bakınca direkt olarak yüzümdeki o ifadeyi silip Sarpay’a onu ve şüpheliyi karakola götürmek için çağırdıklarını söyledim.
Neden iki araba getirdiklerini şimdi anlamıştım, şüpheli diğer polislerle beraber giderken Sarpay, Aras ve ben farklı arabalarla gidiyorduk. Elbette direksiyonda Sarpay vardı.
Merhabaa!! Umarım beğenmişsinizdir bölüm belirli bir okunmaya ulaşınca diğer bölümü atacağımmm....
Lütfen mantık hatası vs. fark ederseniz bilgim olsun düzeltelim, birlikte daha iyi olacağız 🌸
Oy vererek, yorum yaparak vs. destek olmayı unutmayın lütfen... ❤