Davalar ile ilgili araştırmam için tüm günü kütüphanede geçirmişim ve epey yorgundum. Hâkimliğin kolay olmayacağını biliyordum ama bu kadar yorulacağımı da düşünmemiştim. Kitabımdan başımı kaldırdım ve gerindim. Gözlerimle kütüphaneyi taradım. İnsanlar kitaplara gömülmüşlerdi. Bambaşka bir dünyaydı sanki burası. Ben düşüncelere dalmışken aniden karşıma birisi oturdu. Ona doğru baktığımda bir erkek olduğunu gördüm. İster istemez incelemeye başladım. Uzun boyluydu, düzgün ve güzel bir yüzü vardı ve kıyafetlerine bakılırsa tarz sahibi biriydi. Önündeki kahveyi görünce kaşlarımı çattım. Kütüphaneye bu tür şeyler getirmek yasaktı ve bende hukuk fakültesinde okuyordum. Adalet damarlarım her an kabarabiliyordu. Ama kendimi sakin olmak için zorladım araştırmamı bitirmem için birkaç saatim vardı bu yüzden kimse ile tartışamazdım. Bu düşünceler ile kitabıma döndüm.
Kitabı araştırmam için okuyordum ama çok beğenmiştim hatta âşık olmuştum. Zaten oldum olası kitapları severdim. Ben kitaba dalmışken aniden bir ses geldi ve bir anda kitabımın her yeri kahve içinde kaldı. Girdiğim şoku atlatmakla geçirdiğim birkaç saniye sonrasında kitabı silmeye başladım. Kitap mahvolmuştu. Tabii araştırma notlarım da öyle... Sinirle olanlardan sorumlu dangalağa döndüm.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye sordum. Az önce kendime hakim olup da onu uyarmadığım için de ayrı bir kızgınlığım vardı -kendime-. Sinirli olduğum için ses tonumun farkında değildim ama kütüphanede ki herkes bize döndüğü zaman zorda olsa ses tonumu ayarladım ve devam ettim. "Bu kahveyi hangi akla hizmet getirdin buraya? Şimdi ne olacak bu kitaba?" diye sordum kitabı göstererek. Umursamazca bakıyordu ve bu beni daha çok deli ediyordu. "Kitabın yenisini alabiliriz. Bu kadar büyütmene gerek yok." Dedi gereğinden fazla sakin ve ukala ses tonuyla. "Yenisi mi?" dedim alaycı gülüşümü takınarak. "Bu kitap kaç yıllık haberin var mı? Yenisini almakla olmuyor bu işler. Hem biz ne ya? Alabilirizmiş. Sen döktün sen alırsın, biz diye bir şey yok!" dedim. İnatla gözlerine bakıyor ve bir özür bekliyordum. Ama onun bu tavırlarla özür dilemesi pek mümkün görünmüyordu. "Tamam." Dedi. "Pekâlâ, biz yok, ben halledeceğim ve özür dilerim." Özür mü? Bir an acaba sesli mi düşündüm diye korktum ama böyle bir şey yapmış olamazdım. Yine de bu çok geçiştirme bir cümleydi ama yine de yumuşamıştım. Ama o bana yumuşamamam gerektiğini gösterdi ve bir anda kahve döktüğü kitabı alıp kaçtı. Hem de koşa koşa... Kaçan kovalanır hesabı peşinden gidecektim ama giderken tüm notlarımı yere sermesi benim oradan bir adım dahi atmamı engelledi. Mecburen yere dağılmış notlarımı toplamaya başladım, söylene söylene...
***
"Çizim defterimi iki gündür her yerde arıyorum ama yok işte yok!" diye yakındım Cansu'ya. Cansu artık bıkmış olduğunu anlatan ses tonuyla "Biliyorum Reyhan. Zaten beraber aradık ya! Çıkar bir yerden, ismin yazıyordu nasılsa üstünde..." dedi ve bana baktı. Göz göze gelmemeye çalıştım ama Cansu kaç yıllık arkadaşımdı anlamamasının imkânı yoktu. "Reyhan! Yoksa sen ismini yazmadın mı? O kadar değer verdiğin bir şeye nasıl isim yazmazsın Reyhan? Manyak mısın sen? O kadar değer verdiğin bir şeye nasıl ismini yazmazsın?" diye çıkıştı ve olduğu yerde çimlere oturdu. Ben hala volta atıyor ve deftere ne olabileceğini düşünüyordum. Cansu başım döndü dur artık diyene kadar da aynı şeyi yaptım. Kızınca da Cansu'nun yanına oturdum.
Daha sonra ise karşıdan gelen Rüya'yı fark ettim. Hızla yanımıza geldi ve nefes nefese yanımıza oturdu. Bir yandan nefes almaya çalışıyor bir yandan da bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. En sonunda anlatmaya çalışmaktan vazgeçti ve çantasından çıkardığı broşürü bana uzattı. Broşürün üzerinde büyük harfler ile çizim yarışması yazıyordu. Arka plan olarak seçilen resim ise üzerinde benim imzam bulunan ve Rüya için çizdiğim resmim vardı. Ama bu resim sadece benim çizim defterimde vardı ve broşürde de imzam görünüyordu zaten. Sonuç olarak broşürü bastıran yani yarışmayı düzenleyen kişiyi bulursam defterimi geri alabilirdim. Ama broşürde düzenleyen ile ilgili hiçbir şey yazmıyordu. Sadece yarışmanın mimarlık fakültesinde olduğu yazıyordu. Olsun bu bile bir ipucuydu.
Düşüncelerimi kızlar ile paylaşmak için onlara döndüm ama onlar beni bırakmış telefonlarıyla uğraşıyorlardı. "Alooo?" dedim elimi sallayarak. Rüya bana döndü ve bir anda konuşamaya başladı. "Burada öğrenci olan biri düzenlemiş yarışmayı. Her şey iki günde halledilmiş sanırım sözü geçen biri ya da öyle birinin oğlu. Yarışma bu hafta sonu olacakmış gerçi bu broşürde yazıyor." Dedi başımı salladım. Ardından Cansu konuşamaya başladı. "Adı Özcan Yılmaz ve mimarlık 3. sınıf ama buraya bu sene gelmiş. Ayrıca puanı ve başarısı baya yüksekmiş, birde babası önemli biriymiş sanırsam. Bu yüzden sözü geçiyormuş." Kızların dedikoduları takip ettiklerini biliyordum ama bu kadar olduğunu bilmiyordum. "Ben onu nasıl bulacağım ki hiç yüzünü görmedim." Dedim oflayarak. Rüya sırıtarak bana baktı "Her gün saat altıda okulun durağından 1 önceki durakta oluyormuş." Dedi. Saatime baktıktan sonra hızla ayağa kalkarak koşmaya başladım. Saat 17.53'dü. Yani durağa varmak için 7 dakikam vardı ama o durak en az 10 dakika uzaklıktaydı.
Kızlar arkamdan "Resmi de var." diye bağırdılar ama o kadar vaktim yoktu. Durağı görebildiğim bir mesafeye gelince yavaşladım ve nefesimi düzenlemeye çalıştım. Durakta birileri vardı. Muhtemelen bu odur diye düşündüm. Özcan mıydı neydi ismi? Durağa yaklaşan otobüsü görünce yine hızlandım. Duraktan biri otobüse binerken defterimi o kişinin elinde gördüm. Hiç düşünmeden arkasından otobüse bindim. Belki de düşünmeliydim ama zaman yoktu. Parayı öderken defterimi, pardon defterimi elinde tutan kişiyi gözden kaçırdım. Yine şükür ki otobüste çok az kişi vardı. Yavaşça arkaya doğru ilerlemeye başladım. Bayanları es geçerek insanların ellerinde defterim var mı diye bakıyordum.
Otobüsün ani duruşuyla önünde durduğum koltuğa oturmak zorunda kaldım. Yoksa yere kapaklanacaktım ki bu daha büyük bir rezillik olurdu. Yanımda ki kişiden tam özür dileyecektim ki elinde defterimi gördüm. Yüzüne bile bakmadan defteri aldım elinden. Defterimi göğsüme bastırarak içimde ki rahatlamayı sonuna kadar hissettim. En azından hissetmeye çalıştım çünkü hemen dibimde ki şahıs bunu yapmamı engellemeye çalışır gibi "Sen ne yapıyorsun?" diye sorarak beni dürtüyordu. Ne zaman kapattığımı fark etmediğim gözlerimi açarak yanımda ki kişiye döndüm. Tabii tam o anda da bir şok dalgası beni ele geçirdi.
Karşımda ki kişinin de aynı şekilde şok olduğu yüzünden anlaşılabiliyordu. "Sen kütüphanede ki kaçık çocuksun!" dedim bir anda. Ama o gülmeye başladı "Kaçık çocuk mu? Ah evet o benim." Dedi gülmeye devam ederek. "Ne gülüyorsun? Adını mı biliyorum sanki?" dedim kızgınca. "Sen de kütüphanede ki sinir küpüsün ve gördüğüm üzere hala sinirlisin." Dedi. Sonra pişkin pişkin sırıtarak "Adını mı biliyorum sanki yeni isim öğrenme tarzı mı?" diye sordu. Kafayı yemişti kesin. Aklı başında insan böyle mi olur? "Hayır!" dedim sakinliğimi korumaya çalışarak. Elini uzattı, gülmeyi bırakmıştı. "Ben Özcan Yılmaz." Dedi. Tam o anda beynim bulmacayı çözmüştü resmen. Yarışma, katalogdaki resmim, Özcan Yılmaz ismi...
"Sen..." dedim havada kalan elini umursamadan "Sen yarışmayı düzenleyen kişisin. Hangi hakla benim resmimi kullanıyorsun?" diye çıkıştım. Bozulduğunu belli etmemeye çalışarak elini indirdi ve "Üzgünüm ama tüm broşür ve afişler şehre dağıtıldı. Çok geç!" diyerek cevap verdi. Derin bir nefes aldım. Mantığım daha fazla uğraşma onla diyordu ve bende her zaman ki gibi mantığımı dinledim. "İyi! Resim hediyem olsun. Umarım kahve döktüğün kitabı da halletmişsindir. Bir daha karşılaşmayalım lütfen." Dedim ve yanından kalkarak arka tarafta bir koltuğa oturdum.
Kulaklıklarımı takım ve pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Buraları hiç bilmiyordum. Daha önce hiç binmediğim bir otobüse binmiştim ve bu beni korkutuyordu. Olası kötü senaryoları düşünerek her biri için bir çıkış yolu bulmaya çalıştım. Ben düşüncelere dalmışken bir anda kulaklığım çıkınca ürktüm. Çıkaran kişiyi görünce ise sinirle doldum. Özcan denen çocuk önümde oturmuş bana sırıtıyordu. "İsmin ne?" diye sordu bir anda. "Bir daha konuşmayacağımıza göre ismim işine yaramaz." Dedim ve kulaklığımı geri taktım.
Kulaklığımı tekrar çıkardı ve "Aslında ismini çizim yarışması için profesöre gösterecektim. Resimlerin ilgimi çekti." Dedi. "İlgilenmiyorum, yarışmaya da katılmayacağım zaten." Zaten diyerek tersledim. Kulaklığımı tekrar taktım ve pencereden dışarıyı izlemeye koyuldum.
Kulaklığımı yine çıkardı -ki en nefret ettiğim şeylerden biri kulaklığımın çıkarılmasıdır- bu sefer patladım. "Ne var ya? Yarışmayla veya senin içinde olduğun herhangi bir şey ile ilgilenmiyorum. Şu kulaklığımı da çıkarma artık, en nefret ettiğim şey!" dedim bir nefeste. Sinirim sesime yansıyordu ki cevap veremedi bir an. Ama bir şey diyeceğini biliyordum. Söylemesi için fırsat verdim ve kulaklığımı takmadan birkaç saniye bekledim. Tam kulaklığımı takarken konuştu. "Yarışmayı senin için düzenletmiştim." Dedi ve kalktı önümden. İnmek için otobüsün ziline bastı. Ben hala şoktaydım ve ne yapacağımı bilemedim bir an.
Kalktım ve yanına gittim. "Acaba... Bu otobüs okulun orada ki durağa tekrar gidiyor mu?" diye sordum. İfadesiz bir yüz ile bana döndü. "Ben de otobüsün içindeyim bu yüzden bu seni pek ilgilendirmez!" dedi. Onu çok terslediğimi fark ettim o an. Ama yapacak bir şey yoktu. Ben tükürdüğümü yalayan bir insan değildim ve oda trip atan bir erkekti. Omuz silktim ve şoföre doğru ilerledim. Şoför ile konuştuktan sonra kapının olduğu yere bakmadan sıkıntıyla arkasında ki koltuğa oturdum. Şoför bu seferin son sefer oluğunu ve son durağın olduğu yerde bir taksi durağı olduğunu söyledi ama ben otobüste yalnız kalmaktan korkan bir insandım ve otobüs yavaş yavaş boşalıyordu.
Zihnimi başka bir şey ile meşgul etmeye çalıştım. Özcan denen o çocuğu çok mu kırmıştım acaba? Ama ne dedim ki sanki? O da fazla zorladı şansını yani. Neyse diyerek başka bir şey düşünmeye çalıştım. Yine de fikirlerim dönüp dolaşıp ya Özcan'a ya da otobüsün boş oluşuna geliyordu. Hava ise neredeyse kararmıştı. Rüya ve Cansu'ya geç kalacağıma dair bir mesaj attım. Arkamı dönüp kaç kişi kaldığına bakmak istiyordum ama cesaret edemiyordum. Otobüste tek başıma kaldığımı bilmek istemiyordum. İçimde kendi kendim ile verdiğim savaşın sonucunda arkamı döndüm ve otobüse baktım. Gerçekten de hiç kimse yoktu. İçimi git gide bir korku kaplıyordu.
Tamamıyla arkamı döndüğümdeyse benim tam arkamda oturan Özcan'ı gördüm. Dışarıyı seyrediyordu. Şaşkınca ona baktım. O inmemiş miydi? İnmeyecekse neden otobüsün ziline basmıştı ki? Hala ona bakıyordum ama o beni fark etmemiş gibiydi. Önüme döndüm ve içimde ki rahatlama hissini göz ardı etmeye çalışarak neden inmediğini düşünmeye başladım. Birkaç dakika sonra şoförün "Son durak!" diyen sesiyle kendime geldim ve otobüsten indim. Hava tamamıyla kararmış ve biraz da soğumuştu. Önce etrafımda tanıdık bir yer görme umuduyla bakındım. Ama hiçbir yer tanıdık gelmiyordu. Şoförün söylediği taksi durağı da görünürde yoktu.
Son çare Özcan'a baktım. Önce göremedim sonra ise bir ağaca dayanmış, kollarını bağlamış bana baktığını gördüm. Resmen beni izliyordu. Eğer öyle pişkin pişkin bakıyor olmasaydı ondan yardım isteyebilirdim. Ama öyle bakıyordu işte! Dönüp henüz gitmemiş olan otobüs şoförüne doğru ilerledim. Adam sigara içiyordu bu yüzden fazla yaklaşmadım. "Amca, acaba buranın adresi ne diye sordum. Adam tarif etti daha sonra "İstersen seni gideceğin yere götüreyim gülüm." Dedi. Başta hepsi iyidir zaten diye geçirdim içimden. "Yok, amca sağ ol" dedim ama adam hala ısrar ediyordu. Nereye gideceğimi bilmediğim için de yerimden kıpırdayamıyordum.