İçeriğe geç

Bir kadın seçimleri

Bölüm 4 · 10 dk okuma

Bir kadın seçimleri

Bölüm 4

Son

Çünkü 40 yaşında öğretmen olacak bir kadın, bir çiçekle durmazdı. Ama bazen bir çiçek, yola devam etmek için iyi gelirdi.

Sabah erkenden okula gittim.

Derse girdim. Hoca tahtada Osmanlı’da Tanzimat Fermanı’nı anlatıyordu. Sınıf yine sessizdi, herkes telefonuna bakıyordu.

Hoca birden durdu, sınıfa baktı:

“Peki çocuklar, Tanzimat Fermanı’nı neden Sultan Abdülmecid ilan etmek zorunda kaldı? Bunu bilen var mı?”

Sınıf sustu.

17 yıldır sustuğum kadar suskun bir sınıf görmemiştim.

Elim kalktı.

Hoca şaşırdı: “Buyur Deniz Hanım.”

Dik durdum. Sesim netti:

“Efendim, Avrupa’nın baskısı ve içte azınlıkların isyanı vardı. Ama asıl sebep, devletin maliyesinin çökmesiydi. Vergi sistemi adil değildi, askerlik düzeni dağılmıştı. Ferman, hem dışarıya ‘reform yapıyoruz’ mesajıydı, hem de içeride düzeni kurtarma çabasıydı.”

Sınıf bana döndü.

Hoca gülümsedi: “Kaynaktan konuşmuşsun. Aferin. Otur.”

Otururken yanımdaki kız fısıldadı:

“Abla sen harbiden biliyorsun ya.”

Güldüm.

Biliyordum. Çünkü 17 yıl boyunca mutfakta kitap saklayıp geceleri okuyan bendim.

Biliyordum, çünkü bu soru artık benim için sadece tarih değildi. Benim de fermanımdı. Kendimi ilan ettiğim gün.

Zil çaldığında defterime tek cümle yazdım:

_Bugün de küçülmedim._O adamı yine gördüm. Hem de okulda.

Bu sefer koridorda değil, öğretmenler odasının kapısındaydı. Elinde dosya vardı, müdürle konuşuyordu.

Kapıdaki isimliğe baktım: *Emre Yılmaz – Tarih Öğretmeni*.

Yani o gün papatya veren adam, benim bölümümün hocasıymış.

Göz göze geldik.

“Papatyalar solmadı sanırım,” dedi kısık sesle, sadece benim duyacağım şekilde.

“Hayır,” dedim. “Kurutuyorum. Kitabın arasına koydum.”

Müdür odadan çıktı, Emre bana döndü:

“Deniz Hanım, yarın ek kaynak dağıtacağım. Tanzimat ve Islahat Fermanı karşılaştırması için. Gelirseniz yardımcı olur.”

“Gelirim hocam,” dedim.

“Hocam demeyin,” dedi gülümseyerek. “Koridorda Emre yeter.”

O gün derste sorulan soruya ilk defa elim kalktı. Cevabı verdim.

Sınıftaki 17 yaşındaki çocuklar döndü bana baktı. Hoca başıyla onayladı.

Ders çıkışı koridorda Emre’nin yanından geçerken fısıldadı:

“Görüyorum. 17 yıl susturulan kadın, 17 saniyede konuşuyor.”

Durdum.

“Emre Bey,” dedim. “Ben buraya öğretmen olmak için geldim. Sınırımı biliyorum. Siz de biliyorsunuz, değil mi?”

Başını salladı.

“Biliyorum Deniz Hanım. Bu yüzden sadece kaynak veriyorum. Geri kalanı size kalmış.”

O anladım:

Bazen bir insan hayatına girer, seni kurtarmaz. Ama sana hatırlatır.

Senin de bir sesin olduğunu.

Ve o ses, 17 yıl sonra ilk defa titremeden çıkıyordOkul çıkışı kapıdaydım.

Emre yanıma geldi, dosyaları verirken fısıldadı:

“Bugün çok iyiydin. Yorgunsan kahve içelim mi? 10 dakika, sonra senin işine döneriz.”

“Cevap vermeden önce” dedim, “kapıya bak.”

Mert oradaydı. Arabasına yaslanmış, bizi izliyordu.

Emre de gördü. Bir adım geri çekildi.

“Ben gideyim,” dedi. “Sınavda görüşürüz Deniz Hanım.”

Mert yanıma geldi. Sesi sakindi, tehlikeli sakindi:

“Kim bu Emre?”

“Okuldaki tarih hocam,” dedim. “Sınava çalışıyorum. Kahve teklif etti, reddettim.”

“Reddettin mi, yoksa ben gelince mi reddettin?”

Gözlerinin içine baktım. 17 yıldır ilk defa kaçırmadım.

“Gelmesen de reddedecektim Mert. Çünkü ben buraya kendimi kurtarmaya geldim. Başkasını hayatıma almaya değil.”

Mert bir şey demedi. Arabanın kapısını açtı.

“Bin,” dedi.

Yolda konuşmadık.

Eve varınca çocuklar uyuyordu. Mert mutfağa geçti, su doldurdu.

“Deniz,” dedi. “Sen değişiyorsun. Ve ben bu değişimden korkuyorum.”

“Korkma,” dedim. “Çünkü değişen ben değilim. 17 yıldır saklanan ben ortaya çıkıyor.

Ve bu sefer kimse beni mutfağa geri sokamayacak.”

O gece ilk defa Mert’le aynı yatakta sırt sırta yattık.

Aramızda 17 yıl, bir okul, bir hoca, ve bir kahve teklifi vardı.

Ama en önemlisi: aramızda artık yalan yoktu.

Sabah aynanın karşısında durdum.

17 yıldır ilk defa kendim için giyindim. Siyah ceket, beyaz gömlek, toplu saç. Hafif makyaj.

Yaren odaya girdi, gözleri büyüdü:

“Anne bugün çok güzel olmuşsun.”

Berk de kapıdan baktı: “Vay anne, maşallah. Sınava mı düğüne mi gidiyorsun?”

Güldüm. 17 yıl sonra ilk defa gülmek içimden geldi.

“Okula gidiyorum çocuklar. Sınavım var.”

Mert mutfaktaydı. Beni görünce kaşığı bıraktı, şaşırdı.

Bir şey demedi. Sadece baktı. O bakışta 17 yılın şaşkınlığı vardı.

“Yaren, okul için harçlığı baban’dan al canım,” dedim.

“Berk, sen de dikkat et kendine. Akşam görüşürüz.”

Kapıdan çıkarken komşu Ayşe Teyze karşıma çıktı.

“Nereye böyle Deniz? Bu hazırlık kime?” dedi gözlerini süze süze.

İçimden dedim: _Burası Türkiye Ayşe Teyze. Kadın 40 yaşında da kendini hatırlayabilir._

Dışarıdan gülümseyip geçtim:

“Sınava Ayşe Teyze. Kendime.”

Okulun bahçesine girdiğimde elim titremedi.

Çünkü bu sefer bir kocaya, bir çocuğa, bir eve koşmuyordum.

Kendime koşuyordum.

Sınav salonunun kapısında durdum. Derin nefes aldım.

Kapı açıldı.

“Deniz Öztürk?” dediler.

“Buradayım,” dedim.

Ve içeri girdim.Sınav 3 saat sürdü.

Kalemi bıraktığımda elim titremiyordu. 17 yıl beklediğim soruların karşısında paniklemedim. Bildim. Yazabildiğim kadar yazdım.

Çıkarken kapıdaki görevli “Geçmiş olsun” dedi. Ben de “Geçmiş oldu” dedim içimden.

Bahçeye çıktığımda hava sıcaktı.

Emre koridorda gördü beni. Yaklaşmadı, uzaktan başıyla selam verdi. Yeterliydi.

Bu sınavı onun için değil, kendim için verdim.

Eve döndüğümde ev sessizdi.

Mert koltukta, Yaren mutfakta, Berk odasındaydı.

“Nasıl geçti?” dedi Mert.

“Yaptım,” dedim. Başka bir şey demedim. Çünkü 17 yıldır ilk defa kendimi anlatmak için kelime aramıyordum.

Akşam yemeğinde Yaren sordu:

“Anne, kazansan gerçekten öğretmen mi olacaksın?”

“Olacağım,” dedim. “Eylül’de ilk dersime gireceğim. İsterseniz gelirsiniz.”

Berk kaşını kaldırdı: “Yani artık her gün böyle mi giyineceksin?”

“Evet Berk,” dedim. “Çünkü ben artık sadece ‘anne’ değilim. Ben Deniz’im.”

Mert tabağını itti.

“Peki ya biz?” dedi.

“Biz de değişeceğiz Mert,” dedim. “Ya birlikte büyüyeceğiz, ya da ayrı yürüyeceğiz. Ama ben durmayacağım.”

O gece ilk defa kapımı kilitledim.

Sadece uyumak için değil. Kendime ait bir alanım olduğunu hatırlamak için.

Ertesi sabah sonuçlar açıklanacaktı.

Ama ben o gece, sonucu beklemeden kazandığımı biliyordum.Sabah saat 10’da sonuçlar açıklandı.

Telefonum elimde titredi.

*Deniz Öztürk – Atandı.*

Bağırmadım. Ağlamadım. Sadece oturdum mutfak sandalyesine ve 17 yıldır ilk defa “ben yaptım” dedim yüksek sesle.

Yaren mutfağa koştu. Ekrana baktı, çığlık attı:

“ANNE KAZANDIN!”

Berk odasından fırladı, sarıldı. Mert kapıdan izledi. Bir şey demedi. Sadece başını salladı.

Öğleden sonra okuldan aradılar.

“Deniz Hanım, Eylül’de 9. sınıflara İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi vereceksiniz.”

Telefonu kapatınca aynanın karşısına geçtim.

17 yıl önce bıraktığım kız oradaydı. Ama bu sefer yalnız değildi. Yanında 40 yaşında bir kadın duruyordu. Ve o kadın korkmuyordu.

---

Eylül geldi.

İlk ders günüydü.

Siyah ceketimi giydim, defterimi aldım, sınıfın kapısında durdum.

İçimde kelebekler yoktu. Çünkü 17 yıl beklemek kelebekleri öldür. Yerine çelik bir sakinlik bırakır.

Kapıyı açtım.

“Günaydın çocuklar. Ben Deniz Öğretmen. Bugün tarih değil, kendinizi nasıl savunacağınızı konuşacağız.”

Sınıf sessizdi.

Arka sırada bir kız el kaldırdı:

“Öğretmenim, siz kaç yaşındasınız?”

Güldüm.

“40’ındayım. Ve 23’ümde yarıda bıraktığım hayali bugün başlıyorum. Unutmayın, geç diye bir şey yok. Sadece cesaret var.”

Dersi anlatırken gözüm kapıya kaydı.

Mert gelmişti. Arka kapıdan, sessizce izliyordu.

Ders bitince yanıma geldi.

“İyiydin,” dedi.

“Biliyorum,” dedim. “Çünkü artık kendim için iyi oluyorum.”

O gün okuldan çıkarken Emre karşıma çıktı.

“Tebrikler Deniz Hanım. Sınırını bilen bir meslektaşla çalışmak güzel olacak.”

“Teşekkürler Emre Bey,” dedim. “Ama artık koridorda da Deniz yeter.”

Eve dönerken elimde çiçek yoktu.

Ama içimde 17 yıllık bir papatya vardı. Kurumuş, ama kırılmamış.

---

Burası son değil.

Çünkü bazı hikâyeler sınavla bitmez. Yeni bir dersler Atanmamdan 2 hafta sonra avukata gittim.

Masa üzerinde boşanma dilekçesi duruyordu. Avukat sordu:

“Gerekçe?”

“Zina,” dedim. Sesim titremedi.

17 yıl biriktirdiğim yutkunmalar o gün bitti.

Mert’e söylemedim. Söylemeye de gerek yoktu. O zaten biliyordu.

O gece eve geldiğimde dosyanın fotokopisini mutfak masasına bıraktım. Üzerine sadece şunu yazdım:

_17 yıl yeter. Bundan sonrası benim._

Sabah kahvaltıda gördü.

Hiçbir şey sormadı. Sadece baktı.

“İtiraz etmeyecek misin?” dedim.

“Neye?” dedi. “Yaptığıma mı, kaybettiğime mi?”

Cevap vermedim.

Çünkü cevabı 17 yıl önce vermiştim: Kendime.

Yaren ağladı. Berk sustu.

“Anne, biz ne olacağız?” dedi Yaren.

“Biz daha iyi olacağız,” dedim. “Çünkü artık kavga olmayan bir evde büyüyeceksiniz.”

3 ay sonra mahkeme bitti.

Tek celsede bitti. Çünkü Mert itiraz etmedi.

Hakim soyadımı sordu:

“Kızlık soyadımı geri istiyorum,” dedim.

“Deniz Demir.”

Adliyeden çıkarken hava soğuktu. Ama içim sıcaktı.

17 yıl Mert’in karısıydım. 17 yıl Yaren ve Berk’in annesiydim.

Bugünden itibaren sadece Deniz’im.

Okulda ilk dersimde tahtaya yazdım:

*“Tarih, cesur olanların yazdığıdır.”*

Ve ben, o gün kendi tarihimizi yazmaya başladım.Tahtaya tebeşirle büyük harflerle yazdım: *SEÇİM*.

Sınıf sessizdi. 9. sınıflar, 15 yaşında, gözlerinde hem korku hem umursamazlık vardı.

“Çocuklar,” dedim, “şimdi seçtiğiniz şeyler, verdiğiniz küçük kararlar… gelecekte her şeyi belirler.

Bugün derste uyumayı seçerseniz, yarın sınavda kalırsınız.

Bugün susmayı seçerseniz, yarın hakkınızı savunamazsınız.

Bugün kendinizi küçültmeyi seçerseniz, 20 yıl sonra aynanın karşısına geçip ‘Keşke’ dersiniz.”

Arka sırada oturan çocuk el kaldırdı:

“Öğretmenim, siz de mi keşke dediniz?”

Kalemimi bıraktım.

“Dedim,” dedim. “17 yıl ‘keşke okusaydım’ dedim. Sonra kalktım, o keşkeyi sildim. Şimdi ‘iyi ki’ diyorum.”

Sınıfın ön sırasında oturan kız başını salladı. Defterine tek cümle yazdı.

Bittiğinde bana gösterdi: _Ben de sileceğim._

O anladım.

Ben çocuklara tarih anlatmıyordum.

Kendi 17 yıllık gecikmiş dersimi veriyordum.

Zil çaldı.

Çıkarken tahtaya son bir şey ekledim:

*Geç değil. Şimdi başla.*

Ve kapıdan çıkarken içimden fısıldadım:

Deniz, sen de şimdi başladın.

O gün sabrımın son kırıntısı da koptu.

Arka sırada Emre diye bir çocuk vardı. Dersteyken sürekli telefonla oynuyor, arkadaşına laf atıyordu.

“Oturun,” dedim sertçe.

Oturmadı. Koltuğa yayıldı, sırıtarak:

“Oturmazsak ne olur?”

İçimde 17 yılın öfkesi bir anda boğazıma geldi.

_Şu an kalkıp şuraya bir vurayım mı_, diye geçti içimden.

17 yıl mutfakta yutkunmuştum, şimdi sınıfta patlayacaktım.

“Hadini bil hoca,” dedi.

Bağırdım. Sınıf buz kesti:

“Ayağa kalk! Anneniz babanız sizi umursamıyor diye beni mi uğraşacaksınız?

Bir daha bana karşı gelirsen… neyse.

Şu üstünü de doğru giy. Burası sokak değil, okul. Forma giyeceksin.”

Söz ağzımdan çıktıktan sonra fark ettim.

17 yıl boyunca bana söylenen cümleyi ben bir çocuğa söylemiştim: _Seni umursamıyorlar._

Emre ayağa kalktı, ama gözleri doldu.

“Babam 2 yıl önce öldü öğretmenim. Annem sabah 6’da işe gidiyor, gece geliyor. Umursamıyor mu?” dedi kısık sesle.

O an dizlerimin bağı çözüldü.

Tahtaya yaslandım. Sesim düştü:

“Özür dilerim Emre. Senin anneni, babanı bilmeden konuştum. Ben de 17 yıl ‘umursanmadığını’ düşünen biriydim. O yüzden sinirlendim.”

Sınıf nefes aldı.

“Özür dilerim öğretmenim,” dedi Emre. “Telefonu kapatıyorum.”

Dersi bitiremedik. O gün 10 dakika konuştuk.

“Öfke kötüdür” demedim.

“Öfke doğru yere gitmezse seni de, karşındakini de yakar” dedim.

Zil çalınca Emre yanıma geldi:

“Öğretmenim, siz de zor geçmişsiniz galiba.”

“Geçmişim,” dedim. “Ama artık zor olanı seçmiyorum.”

O gün eve dönerken düşündüm:

17 yıl susmak beni güçlü yapmadı.

Ama 17 yıl sonra öfkeni yutup özür dilemek yaptı.O gün okulda alarm çaldığında her şey 10 saniyede oldu.

Koridorda bağrışma, ayak sesleri, kaçışan çocuklar.

Emre yanımdı, yüzü bembeyaz olmuştu.

“Arkamda kal çabuk,” dedim. “Emre, dolaba saklan. Şimdi.”

Saklandı. Kapı açıldı.

Karşımda 11. sınıftan bir çocuk vardı, elinde ne olduğunu görmek istemediğim bir şey vardı.

Gözleri boştu.

“Sende kimsin? Emre nerede? Onu öldüreceğim,” dedi.

“Bilmiyorum,” dedim. Sesim titremiyordu. 17 yıl korkuyu öğrendim, bu sefer öğrenmeyecektim.

“O her şeyi gördün,” dedi.

Ve o an…

---

Sonraki kısım karanlık.

Hastanede doktor Mert’in, Berk’in, Yaren’in karşısına geçti.

Sesini alçaltmıştı ama o kelimeyi duymamak mümkün değildi:

“Deniz kaybetti. Kurtaramadık.”

Yaren’in çığlığı koridoru yardı.

Berk olduğu yere çöktü.

Mert tek kelime edemedi. 17 yıl susturan adam, o gün ilk defa gerçekten suskundu.

Emre dolaptan çıkarıldığında sadece tekrar ediyordu:

“Öğretmenim beni korudu… öğretmenim beni korudu…”

Cenazede sınıfın yarısı geldi.

Tahtaya yazdığım son cümle pankart olmuştu: *Geç değil. Şimdi başla.*

O gün anladım: Bir kişiyi kurtardım, ama kendi hayatım orada bitti.

Okullar bir günlüğüne kapatıldı. Ülke genelinde yas ilan edildi.

Haberlerde tek bir başlık döndü:

*“40 yaşında tekrar öğretmen oldu, 3. günde öğrencisini kurtarmak isterken öldü – Deniz Demir”*

Görüntüler kısa sürdü.

Mutfakta 17 yıl susan kadın, son 3 ayında 200 çocuğa sesini duyurmuştu.

Tahtaya yazdığım cümle her yerdeydi: _Geç değil. Şimdi başla._

Cenazemde sınıfımın tamamı vardı. Emre en öndeydi.

Tabutun üstüne tek bir şey bıraktı: Kurumuş bir papatya.

Mert konuşmadı.

Yaren ve Berk konuşma yaptı.

Yaren dedi ki:

“Annem bize öğretmenliği değil, kendine dönmeyi öğretti. Biz şimdi başlıyoruz.”

---

Deniz Demir’in hikayesi orada bitti.

Ama bıraktığı cümle bitmedi.

Bazı insanlar yaşayarak iz bırakır.

Bazıları da giderken.

Sen istersen bu hikayeyi burada kapatalım.

İstersen de “Deniz’den sonra” diye bir bölüm açarım: Emre’nin bursu, Yaren’in öğretmen oluşu, Mert’in ilk defa özür dileyişi.

Son

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.