“Bana Kalsa, bir kova cips ve yedi sezonluk dizi her şeyi çözebilir.”
Telefonumdan gönder tuşuna bastıktan sonra yerimde iyice doğruldum. Çiçekçide çalışmaya başladığımın 3. Haftasına gelmiştim. Hayır çalışmaya ihtiyacım yoktu bunu annemlerde defalarca söylediler. Kendi ayaklarımın üzerinde duracağımı söyleyerek laf dalaşına girdik şimdide çiçekçide yorgunluktan ayakta duracak halim yoktu. İşten çıkamazdım çünkü annemler bir işte çalışamayacağımı savunuyorlardı o yüzden yaz tatili boyunca buradaydım.
Okulların açılmasına bir aydan fazla bir zaman vardı. Söylenmeye şikayet etmeye hiç hakkım yoktu o yüzden masaimin bitmesini bekliyordum.
Dükkanın sahibi yaşlı bir teyzeydi bugün doktor kontrolleri olduğu için dükkanı bana emanet etmişti. Yorgunlukla yere oturdum. Saat 4.36 ya geliyordu. Bu saatten sonra gelen olmaz diyerek cebimdeki kulaklığımı çıkarıp kulağıma taktım.
Gözlerimi kapattım, direnmesen oracıkta uyurdum. Bir ayağımla şarkıyla ritip tutup yere vuruyordum.
Zamansız geldin biraz, bende tam ağlıyordum
Elimde bavulum bur’dan çekip gidiyordum
Yanımda bana aldığın ufak oyuncağım
Sorma neden diye,
Sen anlamazsın
Son aşkım olacaksın
Ellerimide hareket ettirmeyi başladım. Tam o anda bir el omzuma dokundu. Sıçrayarak geri çekildim. Kulaklığı hızlıca çıkarıp ayağa kalktım. Utançla müşterinin yüzüne bakamadım. Ağzımdan bişeyler geveleyip gözlerim müşterinin yüzüne döndü.
Benim yaşlarımda bir çocuktu. Geçen haftada çiçek almaya gelmişti. “Sizi korkutmak istemedim.” Kurduğu cümleden sonra gözlerimi kaçırdım “sorun değil, ne istemiştiniz?” Gözlerimiz yine kesişti. Bu sefer gözlerini ilk çeken oydu. Yan tarafımdaki çiçeklere bakıyordu “kırmızı demet gül istiyorum.” Dedi.
Geçen hafta geldiğinde de aynı şeyi istemişti. Başımla onaylayıp çiçekleri ayarlamaya başladım. Soğuktu, mesafeliydi. Her gelişinde sanki daha soğuk birisi olmaya yemin etmiş gibiydi. Onu genellikle buzdolabına benzetiyordum. Eğer arkadaşımla kod bi isim takıcaksak bu buzdolabı olurdu. Hazırladığım çiçekleri ona uzattığımda elime değmemek için özenle çiçeği eline aldı. Fiyatı söylemeden direkt parayı çıkartıp önüme koydu ve “kolay gelsin” diyerek dükkandan çıktı.
Açıkçası dikkatimi çekmişti. Cebimdem telefonumu çıkartıp bana kalsa uygulamasına girdim.
Bana Kalsa,
İnsanların canları sıkıldığında, bir şeyler yazmak istediklerinde uğrayabilecekleri bir uygulamaydı. Kalp kırıklıklarını, heyecanlarını, mutluluklarını ve içlerinde ne varsa paylaştıkları yerdi burası. Kimse kimseyi yargılamaz, sorgulamazdı.
Ben bu uygulamada anonim olmayı seçmiştim. Kullanıcı adım @birkalbindefteri… ve adım Gökçe, gerçek hayatta anonim değilim.
“Bazen çiçekler tüm sorunu çözmez, bazen çiçekler herşeyi onarmaz” gönder tuşuna basıp telefonu kapattım. Sıkıldıkça aklıma birşeyler geldikçe yazıyordum. Çiçekçide çalışmaya başladığımdan beri kendimle çok baş başa kaldım. Baş başa kalmak demek zihnimin sürekli konuşması demek bundan hiç hoşlanmadım.
Vakit geçmesi için çiçeklerle ilgilenmeye başladım. Dükkânın arka bahçesinde küçük bir sera vardı, oraya yöneldim. Ektiğim birkaç çiçek vardı. Gül ve karanfil… Serada zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Çiçekler aslında huzur demekti; aklının bir süreliğine kendini kapatıp tamamen çiçeklerle ilgilenmesi demekti. Sera kısmının en çok bu yanını seviyordum. İyi geliyordu.
Seradan çıkıp önlüğümü astım. Üzerimdeki toprağı silkeleyip dükkânı kapattım. Saat 19.30 olmuştu. Çiçekçi, evime 10-15 dakikalık yürüme mesafesindeydi.
Evimiz müstakil, çok da büyük olmayan bir evdi.
Mahalleye girdiğimde çocukların seslerini duymaya başladım. Bisiklet sürüyorlar, gülüşme sesleri geliyordu.
Evin kapısından girip anahtarımı çıkarıp içeri girdim. Ev çok sessizdi. Mahalle bile bizim evden çok daha gürültülüydü.
Anlaşılan annemler yine gelmemişlerdi.
Yukarı, abimin odasına çıktım. Odasına girdiğimde bilgisayar başında oyun oynuyordu. Göz devirip yatağına yatıp yönümü abime döndürdüm. Kısa bir bakış atıp önüne döndü.
“Annemler ne zaman gelecekler?” diye sorduğumda, gözlerini bilgisayardan ayırmadan, “Bir süre unut onları, daha gelmezler.” dediğinde abimin yatağına iyice sindim. Uyuyacaktım.
“Tahmini ne zaman gelirler?” diye sordum bu sefer.
Abim ise, “İş arkadaşları da yurt dışına, annemlerin yanına gitmişler. Bir süre tatil yaparlar, bir iki hafta gelmezler.” dedi.
İkimiz de onları görmemeye alışmıştık. Çok sık iş seyahatlerine çıkıyorlardı, uzun bir süre görmüyorduk. Bu da açıkçası bizim işimize geliyordu. Uzakta oldukları için kendi hâlimizde takılıyorduk. Öğrenci evi gibi bir hayatımız vardı.
Gözlerimi yumdum ve uyuyakaldım. Tek hissettiğim, abimin beni kucaklayıp odama götürdüğüydü. Saçlarımdan öptüğünü hatırlıyorum.
••••••••••
Alarm kurmadan yattığım için işe bir saat geç kalmıştım. Evden hiçbir şey yemeden çıkıp koşar adımlarla çiçekçiye doğru gittim. Temmuzda olduğumuz için resmen ter içinde kalmıştım. Annemlerle laf dalaşına girdiğim için bir kez daha kızdım kendime.
Çiçekçiye gittiğimde teyze çoktan gelmiş, çiçeklerle ilgileniyordu. İçeri girdiğimde terden ve sıcaktan boğazım kurumuştu. Teyzenin arkası dönüktü. Bana dönmeden:
“Çiçekler bekletilmeye, ertelenmeye gelmez. Bir çiçeğe geç kalmak onu soldurabilir, eritebilir.” dedi.
Anlayış göstermeye çalışıp gülümseyerek:
“Size de günaydın.” deyip önlüğümü aldım.
Bana dönüp ters ters baktı.
Geç kalmama sinirlenmişti. Daha fazla bir şey söylemesin diye direkt sera kısmına geçip çiçekleri sulamaya başladım. Dükkânda yardımım dokunduğunu hissediyordum. İlk geldiğimde bazı çiçekler soluktu, onlara özenle baktım ve büyüttüm. Bunu yapmak belki de basit bir şeydi ama kendimi çok şey başarmış gibi hissediyordum. İşe yaramaz görünmek istemiyordum. Beceremiyor, yapamıyor densin istemiyordum. Bu işte çalışırken gerçekten bir şeyi başarmış hissettim.
Bugün hava her zamankinden fazla güneşliydi. Seradan çıkıp tezgâhın önüne geldim. Çiçekçi teyze öğleden sonra serayla kendisi ilgilenmek istediği için beni buraya yönlendirirdi. Etrafı süzdüm. Küçük bir dükkândı ama çok emek, anılar vardı. Çiçekçi teyzenin bir adı vardı. Gülperi… Adı gibi gerçekten de güllerin perisiydi. İlk zamanlar adını söylüyordum ama en çok “çiçekçi teyze” denmesinin hoşuna gittiğini söylemişti.
Cebimdeki telefonum titrediğinde irkildim. Düşüncelerden sıyrılıp cebimdeki telefonu aldım. Bana Kalsa uygulamasından bildirim gelmişti.
Bildirime tıkladım.
Yazdığım “Bazen çiçekler tüm sorunu çözmez, bazen çiçekler her şeyi onarmaz.” sözüme karşılık olarak, “Çiçekler kendileri gibi her şeyi zamana bırakır, her şey zamanla güzelleşir.” yazmıştı.
Kaşlarım havalandı. Neydi bu şimdi?
Bir şey yazmadım, karşılık vermedim ama yeni bir şeyler yazmak istedim.
“Çiçekleri zamanla biz onarırız, çabalarız ki eskisinden de güçlü olsun.”
Gönder tuşuna bastım. Üç haftada resmen çiçekçi kıza dönüşmüştüm. Eğer bir sihirli gücüm olsaydı, ellerimden sarmaşık çıkartırdım.
Telefonu cebime koydum. Ayakta durmaktan bacaklarım ağrımaya başlamıştı. Çiçekçi ablanın nasıl ayakta durduğunu anlamıyordum. Kafamı tezgâha doğru eğdim, dirseklerimi tezgâha yasladım.
Öksürme sesi geldiğinde yerimde hafifçe sıçradım. Kafamı kaldırdığımda bu dünkü çocuktu. Kolumdaki saate baktım. Saat 2.45’ti. Hep geldiği saatten erken gelmişti. Gülümseyerek yüzüne baktım. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oldu. Bunun beynimin bir oyunu olduğunu düşündüm.
“Kırmızı buket gül alabilir miyim?” dedi yine.
Onunla olan tek konuşmalarımız neredeyse sadece buydu. Bu gülleri kime alıyordu?
“Tabii ki.” deyip güllere yöneldim. Çiçeği hazırlamaya başladığımda bakışlarım çocuğa döndü. Etrafı inceliyordu. Görende buraya ilk gelişi olduğunu sanırdı.
Boş bulunarak:
“Bugün erken geldin.” dedim.
Bir anda afalladım. Dudaklarımı sıkıp yüzüne baktım. O bile şaşırmıştı. Gözlerime baktı. Başını hafifçe yana yatırdı, gözlerini kıstı. Utançtan başımı aşağı doğru eğdim.
Durumu toparlamam gerektiği için konuşmaya başladım:
“Yani şey, normalde geç gelirsiniz. Yanlış anlamayın, istediğiniz saatte gelebilirsiniz.”
Dudaklarında bir gülümseme oluştu ama bu gülümseme alaylıydı.
“Hangi saatlerde geldiğimi biliyor musunuz?”
Dediğinde elim ayağım birbirine girmişti. Sesimin titrememesi için özen göstererek konuşmaya başladım:
“Hayır, yani o anlamda değil. Ben ona dikkat etmedim, aklımda kalmış sadece.”
Kafamı duvarlarda sürtmek istedim. O an istifamı verip başka bir şehre gitmek istedim. Yutkundum, çiçeği ona doğru uzattım.
Parayı tezgâhın üzerine bırakıp çiçeği aldı.
“Kolay gelsin.” deyip çıktı.
Çıkarken yüzünde hafiften bir gülümseme vardı.
Yanaklarıma hücum eden sıcaklıktan dolayı hemen lavaboya gittim. Yüzümü ıslattım. Aynada kendimi gördüm.
“Ne dedim ben?”
Bir kez daha kendime şaşırdım. Dikkatliydim, hep dikkatliydim.
Lavabodan hızlıca çıktığımda çiçekçi teyzeyle çarpıştık. İkimiz de geriye sendelendik. Çiçekçi teyze kızgın bakmıyordu, tam tersi elini alnıma koydu.
“Hasta mı oldun, yüzün kıpkırmızı olmuş.”
Elimle yanaklarıma dokundum. Başımı iki yana salladım.
“Hayır, iyiyim. Bir an çok sıcak oldu. Sabah kahvaltı yapmadım, tansiyonum düşmüştür.”
Dediğimde çiçekçi teyze endişeyle yüzüme baktı. Kiler dolabını açıp içinden sandalye çıkarıp tezgâhın önüne koydu.
“Otur buraya, bayılırsın falan. Dinlen.” dedi.
Gözlerim çiçekçi teyzeye döndü.
“Ben bunca zamandır neden ayakta duruyordum?”
Ellerimi belime koydum. Bu bir hesap sormak değildi, sadece çektiğim eziyetten dolayı sinirlerim gelmeye başlıyordu.
Çiçekçi teyze kiler dolabından çantasının içini karıştırırken konuştu:
“Otururken üşengeçlik yaparsın diye sandalyeyi kaldırmıştım.” dedi rahatlıkla.
Ağzımı açıp bir diyecektim ki çantasından sandviç çıkardı.
“Ben seradayım, işlerim bitsin buraya gelirim. Sen bugün erken çıkarsın, eve gidip dinlen.”
Bir şey dememe fırsat vermeden bahçeye doğru gitti.
Elimdeki sandviçle öylece kalmıştım.