İçeriğe geç

Bir Çakmağın Kaderi

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Bir Çakmağın Kaderi

Bölüm 3

Kanki

Bölüm 3: Kanki

“Alarmsız sabahlara bayılıyorum,” dedi Sait, yatakta gerinerek. “İnsan böyle derin ve dinlendirici bir uykudan uyanınca, mutlu olmak için başka bir sebebe ihtiyaç duymuyor sanki.”

Saat on bir buçuk olmuştu. Kocaman otel odasındaki geniş yatakta uzun ve huzurlu bir uyku çekmişti. Yeni uyanmış birinin mahmurluğu yerine, içinde büyük bir heyecan vardı. Amerika’daki ilk gününe başlayacaktı.

Güzel bir duş aldı, hazırlandı ve sehpanın üzerinde duran Rick’i eline aldı.

“Günaydın,” dedi.

Rick’i cebine koyup odadan çıktı.

Sıcak bir yaz günüydü. Sait dışarı adımını attığında derin bir nefes aldı ve gülümsedi. Onu uzaktan gören biri bile yüzündeki mutluluğu kolaylıkla fark edebilirdi.

Rick cebindeydi. Birlikte yürümeye başladılar.

Kaldıkları yer, şehir merkezinden biraz uzakta, yeşilliklerin içinde sakin bir bölgedeydi. Geniş yollar, büyük parklar ve göller… Sait gördüğü her şeye hayranlıkla bakıyordu. Burası gerçekten bambaşka bir dünyaydı ve burada olmaktan büyük bir mutluluk duyuyordu.

Yollarını özellikle aramadan, kaybola kaybola dolaşmaya başladılar.

Amaç da bu değil miydi zaten?

Her sabah uyandığın yataktan, her gün geçtiğin sokaktan, kahveni içtiğin aynı kahveciden uzaklaşmak… Rutinin dışına çıkmak ve hiç bilmediğin yerleri keşfetmek.

Bu yüzden kaybolmak Sait için korkutucu değil, aksine heyecan vericiydi.

Bir süre sonra cebinden bir ses geldi.

“Hey, Sait!”

Sait durdu.

“Acıkmadın mı kanki? Kahvaltı yapmayacak mısın?”

Rick’in ona “kanki” diye seslenmesi Sait’in çok hoşuna gitmişti. Gülümseyerek cebine doğru baktı.

“Haklısın, kankiciğim. Hadi bir şeyler yiyip güzel bir kahve içelim.”

Bir süre yürüdükten sonra küçük bir dükkâna girdiler. Dışarıda geniş bir tabelası, içeride ise altı yedi masası vardı.

Bu, Sait ve Rick’in Amerika’daki ilk alışverişi olacaktı.

Fakat Sait kapının önünde bir an durakladı.

Ya İngilizcesi yetmezse?

Ya istediğini düzgün ifade edemezse?

Ya kasadaki çalışanın söylediklerini anlayamazsa?

Düşünceler zihninde büyüdükçe kaygısı da artıyordu. Birkaç saniye boyunca olduğu yerde öylece kaldı.

Sonra Rick’in sesini duydu.

“Kanki, bu kadar düşünme. Sen İngilizce eğitim veren bir okulda okuyorsun. Derslerin de sınavların da İngilizce. Neden korkuyorsun?”

Sait bakışlarını yere indirdi.

“Başaramamaktan korkuyorum.”

Rick’in sesi bu kez daha sakindi.

“Alt tarafı bir sipariş vereceksin. Bunu yapabileceğini sen de biliyorsun. Kendini durdurma. Ben senin yanındayım.”

“Ben senin yanındayım.”

Bu cümle Rick’in ağzından çıktığı anda Sait’in içindeki gerginlik biraz olsun çözüldü. Yüzünde, hüzünle karışık belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Belki de hayatında ilk kez, birinin ona karşılık beklemeden destek verdiğini hissediyordu.

Üstelik bunu yapan, avucuna sığacak kadar küçük bir çakmaktı.

Rick bir süre sustu. Ardından yumuşak bir sesle konuştu:

“Bir şeyi unutuyorsun, kanki. Beni konuşturan sensin aslında.”

Sait başını kaldırdı.

“Beni marketten alan, cebine koyan, buraya getiren, bana isim veren ve benimle konuşan sensin. Benim söylediğim her şey, yıllardır içine attığın duyguların sesi. Hayattan, ailenden ve insanlardan duymayı beklediğin cümleler…”

Sait’in boğazı düğümlendi.

Rick devam etti:

“Ben senim, Sait.”

Sait cevap veremedi.

Bir süre etrafındaki sesler uzaklaşmış gibi geldi. Kasadan gelen konuşmalar, kahve makinesinin sesi, kapının açılıp kapanması… Hepsi silikleşti.

Rick’in söyledikleri zihninde yankılanıyordu.

Belki de Rick gerçekten onun içindeki, yıllardır susturduğu taraftı. Korksa bile ilerlemek isteyen, kendisine şefkat göstermek isteyen, yapabileceğine inanan tarafı…

Sait derin bir nefes aldı.

Sonra kasaya doğru yürüdü.

Sipariş verirken birkaç soruda zorlandı, bazı kelimeleri tekrar ettirmek zorunda kaldı ama sonunda başarmıştı.

Masaya oturduğunda sandviçinden küçük bir ısırık aldı. Tadı pek hoşuna gitmemişti. Yine de bunun hiçbir önemi yoktu.

Sait yıllardır kahve içmeyi çok severdi. Kahvesini şekersiz ve sade içerdi. Hatta Üçüncü Dünya Savaşı’nın, şekerli ve kremalı içecekler içip buna kahve diyenlerle kendisi gibi kahveyi sade içenler arasında çıkacağına inanırdı.

Rick güldü.

“Kanki, ilk günden savaş çıkarmasan mı?”

Sait de gülümsedi.

Yemekten sonra farklı yollar kullanarak, yine kaybola kaybola otele döndüler. Hava çok sıcaktı ve güneş gökyüzünün tam tepesindeydi.

Sait havlusunu bir şezlongun üzerine serip uzandı. Gözlerini kapattığında Rick’in sözleri hâlâ zihninde dönüp duruyordu.

“Ben senim, Sait.”

Rick yalnızca bir çakmak değildi.

Belki de Sait’in yıllardır duyamadığı kendi sesiydi. Evinden binlerce kilometre uzakta, artık kendi yaralarını yine kendisi saracaktı. Fakat bu kez kendisine karşı daha şefkatli olmayı da öğrenecekti.

Rick ise bu yolculukta onun en yakın arkadaşı olacaktı.

Bir süre sonra Sait havuza girmek için ayağa kalktı.

“Ben giremem, biliyorsun değil mi?” dedi Rick. “Suya girersem bozulurum.”

“Biliyorum, Rick,” dedi Sait. “Sen burada güneşin tadını çıkar. Bozulmanı asla istemem.”

Rick biraz alıngan bir sesle konuştu:

“Yani bütün eğlence sana mı kalacak?”

Sait güldü.

“Merak etme kanki. Daha birlikte yapacağımız çok şey var.”

Rick şezlongun üzerinde güneşe doğru döndü.

“O zaman tamam,” dedi. “Ama bana bir içecek söylemeyi unutma.”

Sait havuza doğru yürürken gülümsemeye devam ediyordu.

Amerika’daki ilk gününde kaybolmuş, korkmuş, sipariş verirken zorlanmıştı.

Ama yine de ilerlemişti.

Üstelik artık yalnız değildi.

Bölüm sonu

1 yorum