Yalnızlığa alışmış birini tedavi edemezsiniz.
Yalnız olmanın verdiği hazzı alan birinden duyduklarınız size kâbus gibi gelebilir. Yalnızlıktan kasıt, bir ilişki yokluğundan oluşan yalnızlık değil; her anlamda yalnız olmak. İlişki yoksunluğu da var tabii ki ama sosyal çevre, arkadaş, insan, hobi, aktivite vb. eksiklikleriyle oluşan, bütün bir yalnızlıktan bahsediyoruz.
Mesela bu yalnızlığın verdiği ağırlaşmış duygularla geceleri yatakta ölmeyi beklemeyi ya da çok fazla ağlayan biri değilseniz bile, ağlamak için yaratıcıya yalvarmayı düşünün.
Canınız evde sıkıldığı zaman dışarı çıkıp vakit geçirmek istersiniz, ama tek başınıza çıkmak sizin için bir sosyal anksiyete halidir. O an arayıp ya da mesaj atıp “Dışarı çıkalım mı?” sorusunu bile sorabileceğiniz birinin olmadığını düşünün.
Birisiyle sohbet etmek istediğinizde, telefonu açıp yazabileceğiniz ya da arayabileceğiniz birinin olmadığını düşünün.
Yalnız olmaktan büyük keyif alan birinin, belli dönemlerde gelen “Ben gerçekten yalnızım” farkındalığının ağırlığını ve aslında aldığı bütün hazzın, hayatındaki bütün kaosu örtbas etmek için uydurduğu bir bahane olduğunu düşünün.
Gerçekten, bu hayattaki en korkunç ve aynı zamanda en mutlu olduğum dönemlerdi; her anlamda yalnız olmak…
Yalnızlığın farkındalık anını size tarif etmem çok zor ama gerçekten yaşamamanız için tüm duamı size sunabilirim.
Bir nebze anlatabileceksem eğer; bir gece yatağınızda şarkı dinliyorsunuz ve bir anda hayatınızda her anlamda bir insanın olmadığını fark ediyorsunuz. Ölseniz fark edilmeyeceksiniz. Size bir şey olsa, kimin haberi olacak? Çünkü kimse yok. Telefona gelen bir tane bile bildirim olmayınca, dışarı çıkıp vakit geçirecek birisi olmadığında, mesaj atıp “Naber, nasılsın?” yazacak bir arkadaşınız bile olmadığında anlıyorsunuz yalnızlığı.
En kötüsü de, gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum, kalbiniz ağrımaya başlıyor.
Bu farkındalığın ağırlığıyla kalbinizde oluşan dev bir kütlenin yükü…
Gerçek anlamda o kadar kötü bir his ki bu, ölmek için yalvarmak sizin için bir çözüm oluyor.
Sadece fiziksel değil, düşünceleriniz de yalnız kalabilir. Kendi düşüncelerinize, fikirlerinize uygun bir başka düşünce yapısının olmaması da yalnızlıktır. Siz “B”yi savunurken herkesin “A” demesi de yalnızlıktır. İnsan ideolojisi, düşünceleri, tepkileri, zihniyeti sebebiyle de yalnız kalabilir.
Bunların sonucunda oluşan ağır depresyonu fark etmiyorsunuz bile. Çünkü bir gün acı çekiyorsanız, on gün bu durumdan fazlasıyla keyif alarak hayata devam ediyorsunuz.
Yalnızlık sizi kör ediyor; size verdiği zararı gizliyor. Bir nevi uyuşturucu gibi... Gerçekten çok iyi bir örnek olurdu bu. Yalnızlık, size belli bir süre aşırı derecede keyif veren ama etkisi geçtiği an sizi yerle bir eden bir duygu.
“Git düzelt, bu senin elinde; arkadaş edin, sosyal medyanı aktif kullan, insanlarla tanış vs…” diyebilirsiniz. Ama gerçekten depresyonda olan birisi için o iş o kadar kolay değil.
Bir psikoloğa hiç gitmedim. Hep gitmeyi düşündüm ama her zaman da erteledim. Gitseydim büyük ihtimalle ilaç verip geri yollardı. Böyle bir tedavi yöntemindense kendi kendine geçmesini bekliyordum her zaman.
Şu an öyle bir durumum yok; yalnızlık ya da aşırı depresif bir hâl… Ama hâlâ içimde bir yerde beni beklediğini biliyordum. Işığı ele geçirmek için bekliyordu.
**************
Ankara'dan döndüm.
Dönerken otobüste ilginç bir olay oldu. Her zamanki gibi en önde oturuyorum, yanımdaki koltuk boş. Yol boyunca boş kaldı. Jandarmalar yolda iki üç defa otobüsü durdurdu. Meğer yanımdaki koltuğun sahibi aranan bir suçluymuş ve otobüse binmemiş. Memurlara masum olduğumu ikna etmem biraz uzun sürdü. Zira Avrupa Birliği’ne tehdit oluşturup vize reddi yiyen bir kimlik fotoğrafım vardı. Garip bir olaydı. Yanımda bir suçlunun boş koltuğuyla geldim memlekete.
Eve geçerken Hard Rock’ın önünde Kamil abi oturuyordu, birkaç mahalleliyle birlikte. Tabureleri atmışlar, sabah çayı içiyorlardı.
“Vayy, Emirim hoş geldin, nerelerdeydin ya?” dedi.
Ben de “Bi Ankara yaptım geldim abi ya.” dedim.
Ben “Ankara yaptım” deyince yanındaki yaşlı bir amca “Kahraman yiğenim benim.” dedi.
Bi durdum, “N’oluyor lan?” derken jeton düştü.
Ben öyle deyince beni Gazi Paşa sandı amca. Ankara’yı inşa ettim sandı sanırım.
“Amca, o Atatürk. Ben onun izindeyim sadece, ha bir de Ankara’ya gidip gelmek manasında dedim.” dedim.
Amca tekrar “Olsun yiğenim, aferin, gel simit ye!” dedi.
Emrivaki bir teklifti, teşekkür ettim ve Kamil abiye eşyaları bırakıp uğrayacağımı söyleyip eve doğru yol aldım.
Eve geldim, eşyalarımı bıraktım. Pencereleri, kapıları açtım hava alsın diye. Karşı komşunun köpeği Jinx odanın içinde dolanıyordu. Perdeler açıktı, net görünüyordu odanın içi. Kamuran teyze ortalarda yoktu, bir yere gitmişti herhâlde. Jinx’le göz göze geldik, sonra evi toparlamaya devam ettim.
İşlerimi bitirdim, balkona çıkıp bir kahve içeyim dedim. Kahvemi aldım, oturdum balkona. Jinx hâlâ odanın içindeydi. Gelen giden yoktu.
Onu izlemeye başladım.
“Bir köpek yalnızken ne yapar acaba?” diyerek...
Sadece oturuyordu. Arada bir kalkıp oyuncak topunu patisinin ucuyla itekliyordu, sonra bırakıyordu.
Yemek kapları da doluydu ama yemek yemiyordu. Su içiyordu arada bir, o da temel ihtiyaç diye sanırım.
Kamuran teyze hâlâ ortalıkta yoktu, zaman da geçmişti epey.
Jinx bir süre sonra havlamaya başladı. Ama ağlamalı bir havlamaydı bu. Sesinde bir yardım, bıkmışlık, kurtarılma isteği vardı.
Havladı da havladı. Pencereler kapalı olduğu için sesi mahalleye çok yayılmıyordu ama yine de duyuluyordu.
Uzun süre havlamaya devam etti, sonra sustu. Sakinleşti. Kafasını yere eğdi, yeri izlemeye başladı.
Ben de şaşırdım bu yaptıklarına çünkü böyle bir köpek değildi. Kamuran teyzenin biricik kızıydı. Ben de çok severdim. Mahallede her denk geldiğimizde oynardık. Yüzünden gülücük eksik olmazdı Jinx’in. Sürekli oyun isterdi, kuyruğu durmazdı.
Kamil abi benim evin önünden geçiyordu. Hemen seslendim:
“Kamil abi! Bu Kamuran teyze nerede ya? Jinx burada tek başına.”
Kamil abi de:
“Sen yoktun tabii, bilmiyorsun. Kamuran teyze memlekete kadar gitti. Jinx’e de komşusu bakıyor, iki günde bir gelip mamasını, tuvaletini düzenliyor, doldurup gidiyor.” dedi.
Şimdi anlamıştım Jinx’in bu garip tavrını. Yalnız kalmıştı.
Zaman geçtikçe hareketleri daha da garipleşmeye başladı. Tavırları dengesizleşti. Boşluğa havlıyordu, ağlıyordu. Gülerek gidip topla oynuyordu. Daha sonra gidip minderine yattı. Ben de bir süre daha gözlemledikten sonra kalktım. Zaman da epey geçmişti, yemek yemedim, başka bir şey de yapmadım. Gidip yatağa uzandım, telefona bakarak yattım.
Uyuyakalmışım. Kalktım, bir kahve yaptım. İçimde bir ağırlık vardı. Kalbimin ağrıdığını hissediyordum. Midem bulanıyordu, arada bir ellerim titriyor ve uyuşuyordu. Çok da önem vermedim açıkçası, geçer dedim. Kahvemi alıp balkona çıktım. Jinx’i yine gördüm. Oturarak yere bakıyordu köpek.
Telefonum çaldı, Mahmut arıyordu. Açtım telefonu.
“Dışarı çıkalım mı?” dedi.
Hiç keyfim yoktu. “İşim var.” deyip reddettim.
Jinx’in yanında biri belirdi. Hemen dikkat kesildim. Gelen Kamuran teyzenin komşusuydu muhtemelen, boş yemek kabını doldurmaya gelmişti.
Ama kadın içeri girer girmez Jinx hırçınlaştı. Geçit vermiyordu kadına. İlk defa böyle gördüm bu köpeği. Havlamaya, hırlamaya başladı. Kadını kendine yaklaştırmıyordu. Kadıncağız da korkudan bir şey yapamadan geri çıktı gitti.
Jinx ise duruldu, yerine oturdu. Beş dakika geçmedi, kuyruğunu sallaya sallaya top oynamaya başladı. Az önceki hırçınlıktan eser yoktu.
Aynı monotonluk devam etti ve bu sefer daha erken yatağına yattı. Ben de uzun süre onu yatarken izlemeye devam ettim. Keyif alıyordum bundan.
Saat geç olmuştu, uykum geldi. Gittim yatağa, bu sefer direkt yattım, uykuya daldım.
Sabah bir çığlıkla uyandım. Sokaktan sesler geliyordu, hemen fırladım balkona.
Kamuran teyzenin evi komşularla doluydu. Kendisi de oradaydı.
İki elinde Jinx’in bedenini tutuyordu, yatay bir şekilde.
Kamil abiyi gördüm, sordum hemen balkondan:
“Abi, ne oldu? Hayırdır?”
Kamil abi de:
“Sorma ya, Jinx ölmüş.” dedi.
Dondum kaldım.
“Neden abi?” dedim.
“Açlıktan.” dedi.
Üzüldüm. Karşımdaki manzaraya takıldım, izlemeye devam ettim Kamuran teyzeyi ve Jinx’in cansız bedenini.
Kendini koruduğunu düşünürken aslında ölümünü hazırlamıştı Jinx.
Dün başlayan ağrım daha da şiddetlenmişti. Acile gitmek için üstümü değiştirdim. Bindim dolmuşa, hastaneye gittim.
Doktor röntgen istedi. Uzun bir labirent koridordan sonra buldum röntgen odasını, çektirdim.
Daha sonra ezberlediğim yoldan hızlıca doktora döndüm.
Kalbimde bir şey çıkmadı. “Psikolojik olabilir.” dedi. Başka bir tarihte psikiyatriye yönlendirdi.
Geri döndüm eve. Kalbim hâlâ ağrıyordu. Balkona oturdum direkt.
Karşılaştığım manzara bu sefer kapalı bir perdeydi. Modum düştü, keyfim kaçtı.
Odama gittim, yatağa yattım. Şarkımı açtım, dinlemeye başladım.
Saatler geçmişti, tavanı izleyip şarkı dinlerken.
Uyumak istedim ama uyuyamadım. Hem kalbime yük olan ağrı hem de kafamın içindeki susmayan düşünceler izin vermiyordu buna.
Dua ettim.
Uyumak için…
Ya da ölmek.
Hangisi, bilmiyorum.