İnsanları cinsiyet olarak ayırmak yerine, iyi insan ve kötü insan olarak ayırmamız gerekiyor bence. Neye göre iyi, neye göre kötü o da var elbette ama ben böyle yapıyorum. Kötü erkek de kötü kadındır; iyi kadın da iyi erkek de iyidir. Olayları, hayatı, toplumu, genel olarak her şeyi bir ayrıştırma durumuna sokup cinsiyet ayrımı yapmak saçmalıktır. Toplumda, karşı cinsten olan insanları insan yerine koymayıp “eşitlik bu” diyen bir ton insan var. Hayır, sen eşitlik değil, o cinsin yok olmasını istiyorsun. Bütün insanlık eşitken toplumların hâlâ cinsiyet olarak eşitlik istemesi, dünyamızdaki gelişmemişliğin bir göstergesi bence.
Bir şeye aşırı fanatik olmak da saçmalıktır. Her zaman derim: “Fanatiklik aptallıktır.” Bir şeye, insana, gruba vs. körü körüne bağlandığınız zaman bütün yanlışlarını unutuyorsunuz, görmezden geliyorsunuz, görmüyorsunuz. Hipnoz olmuşçasına bağlı oluyorsunuz ve bu, sizin sahip olduğunuz iradeye nasıl bir hakarettir sizce?
Bir konu hakkında fikri olmadan o konuyu savunan, karşısındaki insana söz hakkı vermeden konuşan cahiller gerçekten çok fazla. Bir insanı konuşmasından, tavrından, konuştuğu şeylerden tanıyabilirsiniz ve bunun cinsiyetle zerre alakası yoktur. Takılmamız gereken şeyler cinsiyet değil, bilgi olmalı.
Bir şey öğrenmek beni çok mutlu eder. Yeni bir bilgi... O yüzden genelde tarihe ilgi duyarım, yeni şeyler öğreneyim diye. En kötü, arkadaş ortamında bildiğin bilgiyi satarsın yani, ne var? Kitap okumayan insanlar var ve bu çok üzücü bir durum. Hayatını ot gibi yaşıyorlar; hiçbir şey öğrenmeden, bilmeden, kendine bir şey katmadan, zihnini genişletmeden ölüp gidiyorlar. İnsanları seçemediği şeyler için ayırmak, yargılamak yerine; yapabileceği, seçebileceği şeyler için yargılanmasına göz yumabilirim.
**************
Tatil için Ankara’ya gelmiştim. Aslında Ankara’yı çok severim, havası yüzünden. Her zaman kapalı, gri bir kasvet, koyu bir hava, yağmur çamur... Eskileri anımsatır biraz da. Memur şehri olduğu için galiba, ilk gittiğimde çok garip gelmişti. Herkes bir yere yetişecek gibi hareket ediyor; takım elbisesi olmayan insanlar görmek çok zor. Görünce de “Ben az önce Ankara’daydım, burası neresi?” diyorsunuz – yargılamıyorum, sadece tarzların farklılığı.
Akşam arkadaşım ve onun arkadaşlarıyla buluşacaktık. Biz erkenden çıkıp biraz gezelim dedik. Kızılay’da dolana dolana bütün her yeri ezberlemiştim çünkü her Ankara’ya gelişimde sadece Kızılay’da geziyorduk. Hatta artık şey olarak düşünüyordum: Arkadaşımı görmeye ve bin kere gezdiğim yeri bir daha gezmek için masraf yapıp Ankara’ya gidiyorum. Böyle düşününce saçma geliyor tabii ama bilmediğimiz yerlerde bıçaklanma ihtimalimizden iyidir – Kızılay’da da bıçaklanabilirdik.
Bir keresinde sanayinin içinden geçmeye mecbur kalmıştık ve iki tane üstü bol, saçları boyalı, dövmeli insan geçince bütün gözler size bakıyor; çok korkunçtu.
Akşam bir kafede buluştuk. Oturduk, bir şeyler aldık, içiyoruz, tanışıyoruz, sohbet muhabbet... Daha sonra bir tane adam geldi yanımıza. Oturmak istedi, biz de kısa bir süreliğine “Tabii.” dedik. Gergin görünüyordu biraz, kasıntı duruyordu ama kendinden de emindi, egosu yerindeydi. Biz de eşitlik hakkında konuşuyorduk ve adam da dahil olmak istedi – adam diyorum çünkü adını sormadan konuya dahil oldu.
Biz konuşmaya devam ediyoruz, adam da yavaş yavaş dahil olmaya başladı. Bir şeyler söylüyor ama söyledikleri hiç mantıklı şeyler değildi. “Kadınlar böyle böyle, erkekler şöyle şöyle...” deyip deyip her şeyi kötülüyordu. Konudan konuya atlıyordu. Biz A’yı tartışıyorduk, adam bize G’den cevap veriyordu. Her dediğimize karşı çıkıyordu, her lafımıza bahanesi vardı ve hâlâ kendinden emin bir şekilde konuşuyordu.
Ortam biraz gerilmeye başladı çünkü adam çok cahilce ve akılsızca konuşuyordu. “Kadın onu yapar mı?”, “Erkek dediğin şöyle olacak.”, “Siz tarihi yanlış biliyorsunuz.”, “Doğrusu böyle.”, “O öyle değil aslında, gerçeği bu, o görünen yalan, görünmeyeni bilmiyorsunuz.” falan filan... Bunları konuşurken tabii adam agresifleşiyor; ses tonu yükseliyor, el hareketleri, mimikler... Ve hâlâ kendinden emin, kasıntı tavrını koruyor. Biz adamla hararetli bir tartışmaya daldık. Konuşuyoruz konuşuyoruz, adam bağırıyor, sinirleniyor, biz cevap vermeye çalışıyoruz. Ortam iyice harlanıyor. Derken, en sonunda adamın yüzünde bir kızarıklık, bir donukluk ve sessizlik...
Adam altına sıçtı.
Gerçekten, adam altına sıçtı. Tabii biz geri çekildik, etraftakiler, çalışanlar geldi. Adam ayağa kalktı, gülümsedi bize ve “Siz doğruymuşsunuz çocuklar, ben yanlış anlamışım, yanlış biliyormuşum. Doğrusunu öğrendim.” dedi ve gitti.
Olaydan sonra biz de kalktık, dağıldık evlere. Olay hâlâ aklımdaydı. Aslında adam altına sıçmamıştı. Yani, sıçmıştı evet ama onunla beraber içindeki kötüyü, yanlışı, yanlış bilgileri ve cahilliği de dışarı çıkarmıştı ve aydınlanmıştı. Adamın aydınlanması için, içindeki cahilliği dışarı çıkarması gerekiyordu ve çıkardı da. İçinde biriktirdiği yalan yanlış bilgiler, cahillik, düşünememe, sorgulamama... Hepsi bir anda dışarıya atılmıştı ve adam huzura ermişti. Aslında tek ihtiyacı olan, kendini rahatlatmakmış ve yaptı. Zorla mı yaptı, yoksa isteyerek mi yaptı bilemem ama içimizdeki sıkıntıyı isteyerek atmamız gerekiyor; onu biliyorum. Aydınlanmak için bir çaba sadece ve sonuç: sonsuz huzur.
Aydın olmak huzur sayılır mı bilemem. Hani derler ya: “Cahillik mutluluktur.” diye... Doğru bir söylem bence çünkü bütün cahiller hayatından memnun. Ama tabii cahil olmamak da ayrı bir mutluluk. Yani, ben cahil olduğumu düşünmüyorum. Çok fazla bilgili de değilim ama salak da değildim. Şahit olduğumuz olaydan sonra kendimi sorguladım. Yeni neler öğrenmem gerek, hangi konularda daha az bilgi sahibiyim, hangi konuları daha çok araştırmam gerek, genel kültürüm ne kadar yerinde vs. vs... Bunları düşündüm ve bu gerçekten aydınlanmam için güzel bir adım oldu. Kendime söz verdim; daha insan bir insan olmak için.
Tuvalete gittim.