İçeriğe geç

Bir Anda

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Bir Anda

Bölüm 3

Yolculuk

Hayatı bir amaç uğruna yaşamak, hayatı anlamlı kılar. Benim amacım her zaman ilgilendiğim alanlarda bir gün başarmak için çabalamak olmuştur. Bence insan, öldükten sonra hatırlanacak bir şey bırakmalı arkasında. Yani, benim en çok istediğim şeylerden birisi budur: Arkamda iz bırakmak, öldükten sonra hâlâ hatırlanmak ve konuşulmak. Kısacası ölümsüz olmak — ama bedenen değil, ruhen. Hayat bir yolculuk ve durakları kaçırmamak lazım. Fırsatlar için uğraşmak, negatif şeylerle kafayı yormamak gerek, yoksa bir adım dahi atmadan farkına varmadan yol bitmiş olur. Son durak ise hepimizin bildiği gibi: ölüm. Kaçınılmazımız. Bunun farkında olarak devam etmeliyiz hayatımıza ki her anın farkında olup, iyisiyle kötüsüyle tat alalım; amaçlarımızı başarmak için çabalayalım; hayatı yaşayalım. Ne de olsa son sürat giden bir aracın içinde kaçırdığın duraklara dönemezsin.

Her gün onlarca insan bu hayattan kopuyor ve kimse, kimin bu hayattan koptuğunu hiçbir zaman bilemeyecek. Her gün, her an kimin öldüğünü bilemezsiniz. O insanlar kendi çevresi için birileri — ki çevresindekiler için bile “bir kişi” olmayanlar var — ama diğer bütün insanlık için o ölen kişi bir hiç. Çünkü hiçbir zaman o kişinin ölü bir insan olduğu bilinmeyecek. Nereden bilebiliriz ki?

Sizi tanıyan, hatırlayan, adınızı bilen son insan da öldüğü zaman bir hiçsiniz.

Bu dünyadan bir hiç olarak mı gitmek istersiniz, yoksa amacına ulaşmış, başarılı, yaptıklarıyla her nesilde hatırlanacak, iz bırakmış bir ölümsüz mü?

**************

Bugün akşam Ankara’ya gidecektim arkadaşımın yanına. Bu yüzden hemen hazırlanıp dışarı çıkıp bir bilet almam gerekiyordu. Normalde internetten alırdım ama Mahmut dışarı çağırdı, ben de hazır çarşıdayken alırım diye bekletmiştim. Hazırlandım, çıktım dışarı. Bakkal Market’in oradan dolmuşa binecektim. Bizim buradan otobüs geçmiyordu; ara sokaklardan dolmuş geçiyor, bu şekilde şehre yakın yollara çıkabiliyordunuz ancak. Toplumu gelişmiş ama mahalle olarak zayıf kalmış bir yerdi.

Dolmuşu beklerken Kamil abiyi gördüm, dükkânı açmaya gidiyormuş. Saat 12.58... Biraz geç kalınmış bir açılıştı ama tabii kendi bilir. Geldi yanıma, konuştuk biraz. Masaların üstüne dantel ördürtmüş annesine, onları gösterdi. Halime teyze de çok tatlı bir insandır; Kamil abinin annesi, bütün mahalle tanır bilir, adını kazıtmıştır akıllara. Kamil abiye de çok düşkündür. Kamil abi dükkânı ilk açacağı zaman her yerden para topluyor tabii. En son çare Halime teyzeye gidiyor annesine. Kadıncağız da Umre'den getirdiği dua okuyan deve oyuncaklarını satıyor.

Nasıl para kazandı bundan demeyin, vallahi mahalleliye bir pazarladı oyuncakları, siz deyin beş bin, ben diyeyim on bin Türk lirası. Pazarlama stratejisi de şöyle: "Bu oyuncak develer evinizde dua okuyarak gezsin, sonra evinizin bereketi artsın, nazarı, kem gözü kalksın, cahilliğiniz artsın, amca kızınız size âşık olsun, çocuklarınız kapansın…" diye diye sattı.

Şimdi yanlış anlaşılmasın, ben de inanan biriyim ama benim dinim kendimedir. Halime teyze de böyledir; dinini bu şekilde değil, gerektiği gibi yaşayan bir insandır. Ama söz konusu para olunca, insanlara satmak için müşterinin cahillik seviyesine göre pazarlayıp satışını yaptı. Akıllı kadındı.

Dolmuş geldi, Kamil abiyle selamlaşıp bindim. Fiyatı artmıştı, iki lira fazladan verdim. Çarşıya doğru sallana sallana bir yolculuk geçirdim. Kimya Kuyumcu’nun orada buluşacaktık Mahmut’la. Dolmuş tam oradan geçiyordu. İneceğim yere yaklaşırken şoför abiye “Hhhoaaehg” diye bir insandan çıkmaması gereken şekilde seslendim — iyi ki dolmuşta kimse yoktu.

“Abi, ben şu soldaki durakta inebilir miyim?” dedim. Abiden hiç beklemediğim şekilde:

“Kardeşim ben seni solda indiririm de, şurada Atatürk heykelinin solunda indireyim, yönünü karıştırma şimdi.” dedi.

Biraz şaşırmıştım açıkçası, bu hayat dersi için. Yönümü karıştırdım bir süreliğine — her anlamda.

“Eyvallah abi.” dedim, indim dolmuştan.

Mahmut’la buluştuk. Bilet almak için çarşıdan sallana sallana gidiyorduk. Gişelere geldik, ucuzundan buldum bir tane. En ön koltuk, bir de istediğim gibi. Yoksa başka yerde midem bulanıyordu. Almadan önce Mahmut durdurdu beni:

“En ön koltuktan bilet mi alınır oğlum? Kaza olsa ilk sen ölürsün ha!” dedi.

Durdum biraz, Mahmut’un yüzüne bakarak... Dediği şey mantıklıydı aslında ama en önden almaya mecburdum, yoksa kusardım.

Mahmut ısrarla ikna etmeye çalışıyordu beni en önden almamam konusunda. Ben de aynı şekilde onu ikna etmeye çalışıyordum:

“Niye kaza olsun oğlum?” diyerekten.

Biraz çabanın ardından ikna olmuştu. En önden bilet alırsam ölürüm diye bana bilet aldırmayan arkadaşımı zorla da olsa ikna etmiştim.

En azından “Cam kenarından al oğlum.” dedi.

Ben de “Tamam be oğlum, sen de amma abarttın.” diyerek gönlünü aldım.

Bileti aldık. Mahmut’la biraz denizi izledik, kahve içtik, hayattan konuştuk. Biraz bana gelecek planlarını anlattı, ben de sadece dinledim. Hesabı ödedi sağ olsun. Ben bilet aldım diye param bitmişti o gün için. Kalktık, vedalaştık.

Bana “Ölürsen eğer, ‘Ben demiştim.’ dememe izin var mı?” diye sordu.

Ben de “Oğlum bi siktir git! Niye öleyim ya? Ne tür bir ihtimal bu? Niye kaza yapalım? Niye yapmama ihtimalimizi düşünmüyorsun birazcık?” diye cevap verdim.

O da “Tamam, ölürsen eğer unutmam seni. Hadi yine iyisin.” dedi.

Ben de “Mahmut, siktir git!” dedim ve vedalaştık.

Atatürk heykelinin sağındaydı durak ama ben biraz daha yürüyüp solundan bindim dolmuşa. Yine aynı abiydi şoför. Dolmuşa binerken “Aferin kardeşim.” diyerek göz kırptı bana. İlk başta biraz deli olduğunu düşündüm ama sonra umursamadım.

İndim dolmuştan. Bakkal Market’ten yolluk aldım biraz, Kamil abiyle selamlaştık. Çay ısmarladı. Dantelleri sermiş masalara, onları gösterdi. Atari fikri de biraz para kazandırmaya başlamış, pişman oldum ortak olmadım diye. Kısa sürdü ama geçti. Onunla da vedalaştık. Üç günlüğüne gidiyordum ama çok duygusaldı. “Dikkat et.” diyerekten uğurladı. Giderken de arkamdan “Hep aklımda kalacaksın, Emirim!” dedi. Afalladım biraz, arkamı dönmeden yürümeye devam ettim ve elimi kaldırarak selam verdim.

Eve geldim, eşyalarımı hazırladım. Otogar yakındı bizim buraya, o yüzden yürüyerek giderim dedim. Taktım kulaklığı, hızlı adımlarla geldim otogara. Bindim otobüse, en önden. Otobüse binenleri analiz ettim biraz. Yanıma kim oturacak diye düşünürken yaşlı bir amca bindi, oturdu yanıma. Selamlaştık, çok da samimi olmayacak şekilde tanıştık biraz. Ön yargı sevmem pek ama elit görünümlü, aydın bir amcaydı.

Otobüs kalktı. Muavin anons yaptı, sonra servis için hazırlık yaptı, geldi en başa. Hep gerilirdim ilk benden başlıyor diye. Hani arkalarda olsam en azından geldiğini görüp kendimi hazırlayabilirdim ama en önde olunca hiç hazırlanmama fırsat kalmadan ilk olarak bana soruyor: “Ne isterdiniz efendim?”

Her zaman “Abi, ben senin efendin değilim.” derim içimden. Neyse…

Bir anda çok anlaşılmaz bir sesle soruyor bazıları, kısık bir şekilde. Kaderinde ne varsa, muavinin keyfi ne isterse onu alıyorsun eğer cevap veremezsen. Anksiyete sınavımdan geçip kahve ve kek istedim. Aldım, bir güzel yedim. Tam kulaklığımı takıp müzik dinleyecekken yanımdaki amca:

“Evladım…” dedi.

“Efendim, amca?” dedim, samimi bir şekilde.

Otobüs yolculuklarında ilk dakikalar biraz geriliyormuş. Bana da onunla biraz sohbet edip edemeyeceğimi sordu, en azından sakinleşene kadar.

Ben de “Tabii ki, amca. Buyur, konuşalım.” dedim.

Kendini tanıttı. Adı Orhan’dı. Çocuklarını, torunlarını anlattı; ne kadar hayırsız olduklarını, adama bakmadıklarını. Yıllardır şimdi de karısının yanına gidiyormuş hastane için. Bir tek o varmış hayatında.

Gençken yaptığı şeyleri anlattı. Benim de ilgimi çeken şeylerdi. Keyif alarak dinledim. Müzik yapmış bir dönem ama yarım bırakmış. Kitaplar yazmış ama hiç yayımlamamış. Çok iyi çizim yaparmış ama hiç üstüne düşmemiş. Kendi mesleği de belediyede çiçekçilikmiş. Boşa geçen gençliğini, pişmanlıklarını anlattı. Hayallerinin hiç olmadığını, bir tek karısına sahip olduğunu anlattı.

“Hayallerini bırakma sakın, ölümsüz ol!” dedi bana.

Biraz duygusal, samimi bir konuşma geçirdik. İki ya da üç saat geçmişti.

“Sağ ol çocuğum, senin de kafanı şişirdim, kusura bakma.” dedi.

Ben de “Estağfurullah, amca. Ne demek?” diyerek kulaklığımı taktım. Arkama yaslandım, camdan dışarı yolu izleyerek şarkı dinlemeye başladım. Ara sıra da uyuyup uyanıyordum.

Bir anda bir ses… Etrafta havaya uçan parçalar… Kolumda hissettiğim bir sıcaklık… Çığlık sesleri… Işıklarla şok içinde uyandım ve yanımda Orhan amcanın hareket etmeyen bedeni ve ön camdan bana bakan başka bir arabanın ön yüzü…

Şok içindeydim. Midem bulanıyordu, titriyordum. Çevredekiler yardım etmeye çalışıyordu. Gün doğumuydu; hem ışık hem de yolda insanlar vardı. Orhan amcayı aldılar hemen, sedyeye yatırdılar. Benim sadece koluma orta büyüklükte bir cam parçası girmişti. Onun dışında hayati bir riskim yoktu.

Orhan amcanın vücudu bana siper olmuştu. Ama önlem için beni de alıp sedyeye oturttular, değerlendirmemi yaptılar. Herkes şok içindeydi. Bir kişi ölü, on bir kişi yaralıydı.

Bizi bir dinlenme tesisine götürdüler. Hemen yakındı zaten. Herkes ailesine ulaşmaya çalışıyor, haber veriyor. Ben kimseye söylemedim telefonda, telaşa gerek yok diye. Söylesem ne yapabilecekler? Boşuna telaş.

Orhan amca aklımdaydı hâlâ. Yanımda ölmüştü, daha yeni tanıdığım adam. Bana dedikleri, hayatı, anlattıkları aklımdan çıkmıyordu.

Buz gibi soğuğun ortasında, dikili bir şekilde sadece bunları düşünüyordum. Acaba karısına kim haber verecek? Ne tepki verecek? Adamın zaten kimsesi yok. Orhan amcayı şu hayatta hatırlayan, öldüğünü bilen bir ben bir de karısı olacaktı. Onun dışında bir hiçti. Hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı, duymadığı, görmediği bir insan, bir otobüs kazasında öldü. İnsanlık için: hiç kimse.

O an, o soğukta, yapmak istediğim şeyleri yapmak için yemin ettim kendime.

Beynimin içinde sadece tek bir cümle dolanıyordu:

“Hayallerini bırakma sakın, ölümsüz ol!”

Ankara’dayım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.