Rüzgâr kapıyı açtı biliyorsun. O zaman niye bakmaktan korkuyorsun. Sen gözünü açmasanda o gelecek. Gözünü açmadığın sürece asıl acı olacak bu sefer.
Karanlık…
Senin en büyük acın olacak. Kabullenme ama kaçma. Ne demişler ‘ Korkup kaçan , savaşı çoktan kaybetmiştir.’
⏳⏳⏳
Kafam acıyordu. Hem de çok fena. Şu an beyin kanaması geçirme ihtimalim hiç düşük gelmiyordu. Bir yerim kırılmış gibi hissetmiyordum ama sadece kafam acıyordu. Gözümü korkudan açamıyordum ama bunu biliyordum.
Peki Alev ?
O benden çok daha fena halde midir acaba ? Gözümü açmak istemiyordum ama ya Alev e bir şey olduysa ? Acıyı görmek istemiyorum ama benim yüzümden giderse. Ama…
Açarsam göreceğim acı acıtacak , açmazsam göremeyeceğim acı acıtacak. İkisinde de suçlu yine ve yine ben suçlu oluyorum. Onun başına bir şey gelmemesi lazım.
Gözümü hafif bir şekilde araladım. Gözlerim aydınlık ile boğuluyordu. Güneş tam tepemizde bizi ısıtıyordu , biliyordu.
İnadına bizim üzerimizdeydi sanki.
Başım sızlamasıyla hafifçe irkildim. Yerde olan başımı hafifçe üstüme doğru yönelttim. Üzerimdeki beyaz t-shirt , kir pas içindeydi. Çıplak kolum çizikler içindeydi. Başımı yana doğru yönelttiğimde sesim kısılana kadar bağırmak istedim.
Alev – buz gibi yer soğuk olan yerde - yanımda yatıyordu. Ama üstündeki kanlarla. Saçı sarıdan kızıla dönmüştü. Elbisesindeki kanlar güneşin altında parlıyordu. Bedeni yere göre küçük kalmıştı. Ayağı kalkmaya çalıştım. Sol ayağım da hafif bir burukluk hissediyordum. Zorlanarak , topallayarak, ayağa kalktım. Başımı hemen Alev’e çevirdim.
Ağzımdan sadece “ Ateş” sözü gelmişti. Adı değildi ama mahlasıydı. Mahlas ailesinin her birinin üyesinin gerçekten bir gizli bir mahlası olurdu. Alev’in mahlası ise Ateşti. O Alev’in Ateşi olan Alev Ateş Mahlastı.
Mahlaslarımız bir şifre gibi özel ve bilinmezdir. Bir davete giderken sadece mahlaslarımızla seslenirdik. Ya da zor durumlarımızda…
Ağzımız bu konuda alışmışı.
Alıştırmışlardı.
Baktıkça midem daha çok bulanıyordu. Kana bu yüzden bakmayı hiç sevmemişimdir. Elimi ağzıma koyunca fark etmiştim gözlerimden yaş aktığını. Hemen kendimi toplamazsam bir azdan ne olacağını tahmin bile demiyorum.
Hızlıca kendimi toplayıp Alev’e doğru eğildim. Elimi saçlarına doğru koydum. Kanlar kuru değil ıslaktı. Elindeki tavşan hala elindeydi. Ağzımdan sessiz bir haykırış geldi. Kendime tutmadan ağlıyordum. Gözyaşlarımı ellerimle sildim. Belimdeki poları çıkartıp kafasına doğru koydum.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
“Hanım Efendi burada neylersiniz?”
Arkama baktığımda bir adam gördüm. Hafif sakallı , gözleri kahverengi , boyu benden uzun bir adamdı. Üstündeki kıyafette yeşil ve kahverengiyle karışmış koyu renkli vardı. Üstü bildiğin asker kıyafetiydi.
Konuşmasında çok rahat ayırt edilebilen bir aksan vardı.
O anda ağlamamı bıraktım ve tam görünmeyen gözyaşlarımı sildim. Bir başkasının yanında ağlamayı sevmiyordum , sevmem de. Ellerimi önümde polis olan hırsız misali havaya kaldırdım çünkü elindeki yay ve ucundaki okla beni vurmayı düşünüyormuş gibi bir hali vardı.
Sonra kısık bir sesle “ Kardeşim düştü. Lütfen yardım edin. Ambulans çağırın.” dediğimde gözleri kısa bir an parladı. Yüz ifadesi kısa bir saniye şaşkın kaldı.
“Sen kimsin? Neredensin?”
“Türk’üm”. Elindeki yayı yere doğrulttu.
“Ne iden buradasın?”
“Kardeşimin yarası daha ağır. Lütfen önce ona bakalım.”
Sonra adam sakin bir sesle “ Gelmenizi buyur ederim hanım efendi” , elindeki yayı yere bırakıp , “ Yakınlarda darüşşifalar yer almaktadır. Orada ide kardaşınıza dikkatli bir şekilde bakarız.” dedi.
Korkudan yere tam bakamayarak “Hemen” diyebildim.
Adam Alev’i kucağına aldığında tam itiraz edecektim ki sustum. Şu an bunun sırası değildi. Alev iyileşene kadar bazı şeyleri göz ardı etmeliyim. Sağlığı daha önemli.
Adam ya da görünüşünü benzettiğim asker koşar adımları benden hızlı değildi. Yerde bazı kalıntılar yüzünden sürekli aksıyordum. Bir anlığına etrafıma baktım. Enkazlar , yıkıntılarla tam bir harabeydi. Yarım dakika geçmeden bir düzine çadır göründü. Çadırların dışı krem rengi ortalarında kızıl çizgiler vardı.
Bir anlığına “İstanbul’un sokakları ne değişmiş.” dedim kendi kendime. O an Asker küçük bir anlığına durdu. Sonra ise devam etti.
Asker baştan dördüncü çadıra girdi. Ben de girecekken etrafıma baktım. O kadar kardeşime odaklanmıştım ki hiç etrafa göz atmamıştım. Etraf çöldü. Kuru bitkiler vardı. Ama çadırların arkasına baktığımda ormandı. Ne kadar da garip bir yer. Çöl kısmına tekrar baktım. Genelde herkes çadırlar içinde , küçük çocuklar ise dışarıda koşuşturuyordu.
Üstlerindeki işlemeli kıyafetler daha dikkat çekiciydi. Başlarında taşlı fesler , kıyafetleri kaftandı.
Zemindeki bazı yerler kanlı bazı yerlerde oklar vardı. Sonra aklıma birden kardeşim geldi. Çadıra girip durumuna bakmam gerekir. Ama içeri girmem bana ufak çaplı bir şok geçirmişti.
İçerisi göründüğünden daha da büyüktü.
Tam ortada çadırı tutturmak için uzun bir odun vardı ve yukarıya doğruda ilerliyordu. Dışının kumaşının rengi ile içinin kumaşının rengi aynıydı. Yerde bazı bohçaya benzer şeyler kumaşının dibine doğru koyulmuştu. Bazı battaniyelerde yan yanaydı. Bir kenarda sedyeye benzer bir şey vardı. Üstünde ise Alev…
Alev’in sarı saçları hala kanlarla kızıldı ama aradaki sarı saçlar görünmeyecek gibi değildi. Gerçek bir Alev olmuştu. Üstündeki beyaz elbisesindeki kanlar artık kuruydu. Kanlarda azalmıştı. Ama ya iç kanama geçirirse? Kendimi ağlamamak için zor tutuyorum ama ben sadece istediğim zaman ağlıyordum. Alev’in yanına baktığımda beyazlara örtülmüş bir kadın vardı. Başında rahibelere benzer bir örtü ama o da beyazdı. Elinde hasır sepet , sepetin içinde bazı dolu cam şişeler vardı. Şişeler bitkilerle doluydu.
Şifacıya benzer hali vardı. Doktorlar yok muydu ? Belki kültürel bir yer olduğu için hem de doktorların burada bulunması zor olduğu için vardır. Ama şifacıları pek sevdiğim söylenemez.
Tam artık gidebilirsiniz diyecekken Asker ne diyeceğimi bilmiş gibi elini önüme koyup yolumu engelledi. Sonra bana güven anlamında işaret edince kafamı salladım.
İnsanlara düşündüğümden de hızlı güveniyordum.
“Doktor ona iyi bakacak.”
Umarım. Yoksa hiç iyi şeyler olmayacaktı.
Biraz hava alıp anneme ne diyeceğimi düşünmeye çalışmak için çadırdan dışarı çıktım. Bir de her şeyi kafamda toplamam lazımdı. Olanları kendi içimde toplarsam dışa aktarmak belki daha iyi olurdu.
Güneş hala yerli yerinde duruyordu. İnadı tutmuştu. Gitmeyecekti galiba.
Oturacak yer bulmak için etrafa bakındım. İki üç adım önümde eni boyu büyük bir taş gördüğümde oraya oturdum.
Düşünmeliydim , ne yapacaktım? Ne olmuştu? Niye buradaydım? Evet. Neden buradaydım? En son bir kaledeydim ve ondan sonra kaleyi hiç görmemiştim. Şu an ise boş bir kurak arazide. Etrafta çocuklar hala koşuşturuyordu. Çocuklar çok mutluydu. Üzerinde ise yine o kıyafetler duruyordu.
Bazı yerlerde kandiller yanıyordu.
Acaba film setinde miydik? Çünkü Osmanlı döneminde olan bir diziyse iyi başarıyorlardı. Cevaplanmamış çok soru vardı. Bilinmeyende , söylenmeyende , yok sayılanda…
Ben düşüncelerimle boğulurken önümdeki yoldan bir adam gelip yanıma oturdu. Adama tam bakmıyordum ama görüyordum. 50 yaşlarında ama bir o kadar da temizdi. Ama dış görünüşü kadar , iç görünüşü bilemiyordum. Ben ona bakmıyorken adam bana bakıyordu. Sonra konuşmaya başladı.
“ Git buradan. Gitmezsen buraya bir patlama olacak. Kardeşini de al. Onu koru. Kendini de koru. Çadıra dön. Tek başınıza kaçın. Ve unutma sen benim sevdiğim tutkularımdansın Ufuk Mahlas.”
⏳⏳⏳
Yıllarımızdan Alev Ateş Mahlas ’ın dördüncü yaş günü. Her Mahlas ailesi üyesi dördüncü yaş günü mahlasını alırdı. Annesinin ilk kocası da evlilik yoluyla almıştı. Tutku ise bir şey daha almıştı dört yaşında.
Yetimliği.
Onu terk eden babasından sonra yetim unvanını da aldı.
Tutku ise babası olmayan babasına bakıyordu. Konuya hızlıca başlamak istiyordu çünkü bekleyemezdi. Göremez veya yaşatamazdı da. Kardeşinin bu olayı yaşamasını istemiyordu. Emin olmak istiyordu.
“ Senden tek bir şey isteyeceğim Kaan Yazar”
Tutku’nun çalışma odasında duruyorlardı. Doğru düzgün ışık yoktu. Odanın ortasında bir masa , karşılıklı iki kişi. Birbirlerini karanlıktan göremiyorlardı.
Annesi , ikinci kocasının soyadını almamıştı. Kızlarına da kendi soyadı vermişti. Ama ikinci evliliği olduğu için kocası mahlas almamıştı. İlk eşi bunları razı görmüş hatta kendi soyadını da Mahlas yapmıştı. O kadar çok seviyormuş ki istese adını bile değiştirdi mahlasları olmasa.
İkinci kocası da soyadını değiştirmemiş ama çocuğuna annesinin soyadını vermesini izin vermiş. Ünlerini o da biliyordu. Evliliğe girmeden önce bu konuları iyice konuşulmuştu.
“ Ne istiyorsun Ufuk Mahlas? ”
Aralarında hep bir resmiyet vardı. Kaan’la çok konuştuğu söylenemezdi ama konuştuğumuz zamanlar iyi anlaşırdı. Görünen de aslında sadece kardeşiyle ilgili bir şey olunca konuşurdu.
“ Kardeşimi asla bırakmayacaksın ne bugün ne yarın ne de hayatı boyunca. Onu tek ölümün geldiğinde bırakacaksın. Ve bunu yapacağını sözle değil ateşle yapacaksın.”
“ Açık ol Ufuk. ”
“ Bileğinin altını daha önce yakılmış bir demiri dört dakika boyunca kolunda tutacaksın. Aynısını ben de yapacağım. Eğer bir gün onu terk edersen o seni bulurum ve o kızgın demiri ağzına sokarım. ”
“ Kabul etmezsem de o demiri ağzıma sokacağını biliyorum Ufuk. Kabul. Ben hem Alev’i neden bırakayım. Yoksa y… ”
O anda odanın kapısı açılarak içeriye hem ışık hem de yumuşak bir ses geldi. “ Abla hadi geysene annem seni yukayı da beyliyoy.”
Alev o zamanlar da bile konuşması iyi bir çocuktu. Sadece bazı harfleri hep y ile söylüyordu.
“ Geliyorum ablacım. ” dedi Ufuk ayağa kalkarak. Sonra Kaan son kez baktı büyük bir imayla ve Alev’le beraber kapıdan dışarı çıktı.
O akşam bütün aile üyelerine Alev’in mahlasının ne olacağı sorulunca Kaan ve Tutku ‘ Ateş ’ demişti büyük bir imayla. Ateş kasıp kavururdu ama alevi olmadan bir hiçti. Artık alev ateşsiz kalmayacaktı. Çünkü Alev ‘Ateş’ lafını duyduğu anda ne olduğunu sormuştu. Merak etmişti. Kendini. Bunu ismin çok güzel olduğunu söylemişti. Ne olduğunu tam anlamayan ismi , anladığı kadarıyla kullanmayı istediğini söylemişti. Bazı kişiler karşı çıksa da en sonunda mahlası bu olmuştu.
Kendi mahlasını seçen ikinci kişiydi. Çünkü genelde bir ayağa çukurda olan akrabalara bile sorup ortak kararla seçerlerdi. Çocuklara sorulmazdı. Çocuklar bilmezdi. Çocuklar bir şey yapamazdı.
Mahlası tam anlamıyla kendisi söyleyen kişi ise Tutkulardan Ufuk Mahlastı.
⏳⏳⏳
Duyduklarımdan sonra odama bakmıştım ki elinde bir saate basıp gitmişti. Ne ?
Adam bildiğin gözlerimin önünde ışınlanmıştı. Geleceğe zaman yolculuğu falan mı yapmıştım ?
Peki adamın söyledikleri. Buradan gitmem gerektiğini biliyordum. Ama son söylediği şey. Bir dakika. Ufuk Mahlas. Ya da Tutku Ufuk Mahlas. Bu bendim.
“ Sen benim sevdiğim tutkularımdansın Ufuk Mahlas. ”
Kahretsin , adam mahlasımı biliyordu. İmkânsız. Diğer sosyete ünlüleri bile bazen bilmiyordu ama yoldan geçen bir adam biliyordu.
Şu an bunu dert etmem lazım ama kardeşime bakmalıydım. Ayağa kalkıp çadıra doğru yöneldim. Çadırın kapı kısmından yavaşça girmiştim ki bir şey gördüm ya da göremedim.
Alev yoktu. Asker çaresiz bakışlıydı ve şifacı ise korkmuştu. Burada neler oluyordu?
Hafif ve yüksek bir sesle “ Alev nerede ? ” dedim. Sessizdi. Sessizdiler. İkisinde de suçluluk duygusu vardı ama Askerde daha çoktu. Sonra Asker gür bir ses tonuyla “ Kardaşınız hızlı bir şekilde firar etti. ”
Bir çocuğa bakamadınız mı ?
Telaşlıydım. Hem de çok. Hepsi benim suçumdu. Hemen onu aramam lazımdı. Bir de neden kaçmıştı? Tabi ki haklıydı. Ben de uyandığımda bilmediğim bir yer de olsam kaçmak en iyi birinci seçenekti.
“ Hangi yöne ? ” dedim sinirli bir sesle. Şifacı elini çadırın arkasına doğru koyarak gösterdi. Gösterdikten hemen sonra koşmam bir oldu. Arkamdan şifacının “ هذا الطفل يتحدث مثلك تماما ” dediğini duydum. Bu çocuk aynı senin gibi konuşuyor. Bunla şu an ilgilenemem.
Çadırdan çıktığım anda arkasına baktım. Orman. Bildiğim halde yine şaşırmamı elden alamadım. Burası gittikçe ilginçleşiyordu. Ormana doğru hızlı adımlar atmaya başladım. Arkamdan başka konuşma sesleri geliyordu.
Koşuyordum ama boş. Nereye gittiğimi hiç bilmiyordum ama Alev’i bulma ihtimalim varsa iyidir. Hava alacakaranlık olduğu için etrafı görme ihtimalim düşüyordu. Ama koştukça yoruluyor , hem terliyordum. Etrafın yeşilliğinden gözüm ağrımıştı. Hayvan yoktu. Her yer de irili ufaklı taşlar vardı. O taşlar yüzünden sürekli düşüyordum ve hızımı azaltıyordu. Arkamdan sürekli bağırma sesleri geliyordu. Terden bayılacak hale geldiğimde koşmayı bıraktım. Alev yoktu. Kardeşim yoktu. Eve dönünce annem beni gebertecek ama onun yerine kendimi boğmam daha yüksek ihtimal.
O anda birisi kolumdan tuttu ve aynı saniye de bıraktı. Kimin tuttuğunu görmek için kafamı arkaya çevirdim. Askerdi.
“ Senin nereden geldiğini tahmin edebiliyorum Hanımefendi Mahlas. ”
Yutkundum. Niye herkes benim kim olduğumu biliyordu ? Sessizliğimi korurken Asker gözleriyle oturalım işareti yaptı. Sonra ormanın etrafındaki büyük bir taşa oturdu. Demek istediğini yapmak istemedim ama sadece koşarak hiçbir şey yapamayacağımı biliyordum. Ne kadar kardeşim bir tık onların yüzünden kaybolsa bile en azından tek başıma ararsam bulamazdım. Onun sorularına karşı ben sorum. Bakışlarımdan bunu demek istediğim belli oluyordu. Sonra hafif alaylı bir sesle “Ee kimmişim ben? ”.
Asker hafif bir öksürük çıkardı ve sonra gür bir sesle “ Bab…” sonra yanlış başladığını düşünmüş gibi bir durup tekrar konuşmaya başladı. “ Hangi yıldasınız acep? ”
“2025”
Hafif fısıltılı bir şekilde çıkmıştı sesim. Kendi sesimi zar zor duyarken onun benim sesimi duyacağını çok sanmıyordum ama duymuştu ki mimiklerinde hafif bir hareket belirmişti. Sonra hafif dudağını kıvratıp “ Ben de o sene de 32 yaşında olmam gerekirdi. Zaman kavramımız kısmen aynı. Ama ben şu an da 16. yüzyıldayım. ”
Her şeyi anladım. Rüya. Rüya. Sadece rüya. Rüyalar alemin de geçmişe de gitmedim demem artık. Neyse her zaman rüyalarım kabuslar olurdu şimdi kayıplar. Alev ile zaman en büyük kayıplarımdı ve kayıplar hep rüyada olurdu. Yani ben öyle sanıyorum.
Başka açıklaması olsa olsa bir film setinde olmamızdı. Hem daha mantıklıydı.
“ Sizin de buraya geldiğinizi öngörü edebiliyorum hanımefendi Mahlas. Tek bir şey soracağım. Buraya yahut bu zamana nasıl geldiğinizi sorarım. ”
“ Merdivenlerden yuvarlanarak” Konuşamam biraz kabaydı ama sırf ona güvendiğim için Alev kaybolmuştu. “ A pardon sizi ilgilendirmez ” derken gözlerinin kahverengi-ela gibi olan gözlerine bakıyordum. Biraz hatta çok kibirlice davrandığımı o an fark ettim. Aklım Alev’e gittiğinde bazen ne yaptığımı tam anlayamıyordum. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Birisi gidip bana geçmiş gittiğimize dair dolaylı yoldan söylüyordu. Ama yine de en azından sakin konuşup sakin konuşmalıydı. Film setinde olma ihtimali daha çoktu.
“ Özür dilerim. Ama bunu bana nasıl kanıtlayacaksınız.” dediğime ben bile tam inanmadım. Etraf , ortam , kıyafetler, sözcükler…
“ Şu etrafa bakar mısın burası senin bildiğin İstanbul olabilir mi?”
“Peki senin bildiğin İstanbul ne?”
“Konstantinopolis.”
Bunu söyledikten sonra kısa bir etrafıma baktım. Haklıydı. Burası benim bildiğim Türkiye’nin İstanbul’u değildi. Burası Osmanlı’nın Konstantinopolis’iydi. Ama o nasıl benim bildiğim İstanbul’u biliyor olabilir ki.
“ O zaman sen nasıl biliyorsun benim İstanbul’umu biliyorsun?” dedim hafif meraklı bir şekilde.” Seninkini değil ama Türkiye’dekini biliyorum. Yani biliyordum. Bir saatle zaman yolculuğu yaptım ve burada hapsoldum. Senin de buraya saatlerle gelmen lazım. Bunu kurul bile yapamaz. Saatler bilinen tek zaman yolculuğu aracıdır.”
Kurul. Ne kurulu? Sadece saatlerle zaman yolculuğu yapabiliyorsak ben ve Alev nasıl bu zamana geldik. Nefes almak için dışarı çıktığımda yanıma oturan adamın da elinde bir cep saati vardı. Elindeki saatle zaman yolculuğu yapmıştı. O da bir zaman yolcusuydu.
Ortamdaki sessizliği Asker bozdu. “ Adın ne Hanımefendi Mahlas?” Sonra devam ederek “Soyadınızı kardeşinizin mırıltıları ve benzerliklerle biliyorum.”
“Tutku Mahlas” dedim elimi uzatarak. Asker uzattığım elime bakarak “Mahlasın ne peki?”. Bilmemezlikten gelerek “Ne?” dedim. Mahlasımı söylemem tamamen yasak. Kimse bilmemesi gerektiği bize küçük yaştan beri öğretilir. Bir keresinde mahlasım birine söylediğim için bir ay boyunca odamdan su ve yemek ihtiyacı dışında çıkamamıştım.
“Mahlas ailesini biliyorum ve onla alakalı en iyi bildiğim şey ise her üyenin evlilik ya da kan bağı yoluyla gizli bir mahlas aldığıdır.”
Kinayeli bir ses tonuyla “ Size tam anlamıyla güvenebileceğim zaman size söyleyebilirim. Peki senin adın ne Asker?”
“Bana tam anlamıyla güvenebileceğin zaman size söyleyeceğim. Ama şu anlık bana ‘ Asker’ diye seslenebilirsiniz.”
Aklımdaki sorularla “ Nasıl alışıyorsun?” dedim. Asker sakin bir ses tonuyla “Eğer hayatının 22 yılını 16. yüzyılın en başından geçirdiysen her şeye alışıyorsun. Dilimiz , gelecek zamanın Türkçesiyle aynı , sadece bazı kelimeler de farklılıklar var. Sadece yerlilerin aksanı biraz daha değişik.”
Demek o yüzden şifacı ben koşarak giderken çok benzediğimizi söylemişti. Lisan olarak evet , benziyorduk ama onun da aksanı yerliler gibiydi.
“Şu an 1522 yılındayız. Padişah Kanuni Sultan Süleyman. Bu yıl Rodos kuşatması olacak. Kendi yılımda tarihe çok meraklı bir çocuktum. Fetih 20-30 güne tamamlanacak. Bunlar sizin için şu anlık bilgiler Hanımefendi. ”
Bende tarihe meraklı bir çocuktum. Bu yılda olacaklarla az buçuk biliyordum. Şu an tarih bilgimle gurur duyuyordum.
Ah be Yavuz Sultan Selim’i kıl payı kaçırmışım.
Bi’ dakika , Alev hala kayıp ve ben burada oturmuş duruyorum. Bu kadar oturmam yaklaşık on dakikamı almıştı ve o sürede Aleve her şey olabilirdi. Her şey. Ölüm bile…
Düşüncelerle birlikte ayağa kalktığımda Asker arkamdan seslendi. “Kardaşınızı bu usülle bulamayız.” Konuşması benim zamanıma göre değişikti ama çok rahat anlaşılıyordu.
Arkama dönüp ona bakarak “ Nasıl bulacağız?” Asker rahat bir tavırla “Kardaşınız bab…”
Sözünü keserek “Alev Ateş Mahlas” dedim. Anlamayan gözlerle bana bakarak “Ne?” lafı çıktı. Gözlerinin içine bakarak “Adı ve mahlası diyorum , Alev Ateş Mahlas.” Şaşırdı. Mahlası söyleyeceğimi sanmıyordu. Aslında bende öyle sayılırdım.
Neden Alev’in mahlasını söylediğini soracaktı ki önceden davranarak “Alev herkese güvenir. Ben söylemesem bile ilk fırsatta o mahlasını size söylerdi Asker. Buna şüphem yok. Emin ol.” Bende güvenirdim ama ilkinde. Maalesef size karşı güvenim yıkıldı.
Boş boş yürüyorduk. Bir süre sonra böyle bir yol bulamayacağını anlayınca Asker “Alev baygınken bazı kelimeler mırıldanıyordu. Sanki … sanki ‘ kuzey ‘ gibi bir…”
“Kuzey Yıldızı mı ?” diyerek sözünü bölünce Asker , onu demek istemiştim , gibi baktı. Gür bir ses tonuyla “Ne olduğunu biliyor musun?” deyince , “Asıl sen Kuzey Yıldızının ne olduğunu nasıl bilmiyorsun? Herhalde sana kendi zamanında sadece tarihi öğretmişler.”
Duyduklarından sonra dudakları hafif kıvrıldı. ”Evet. Doğru düzgün okula gidemediğim için zamanımın son bir yılda sadece tarihi anlatıyorlardı. Ama şu an önemli olan Kuzey Yıldızının ne olduğu.”
İlk defa doğru düzgün dinleyeceğini hissettiğim için heyecanlı bir sesle “Kuzey Yıldızı bir yıldız. Bunu ben söylemesem de sen isminde çıkartıyorsundur. Kuzey yıldızı kelimesindeki kuzey ise yön adı. Hani var ya kuzey, güney, doğu, batı… işte Kuzey Yıldızı kuzeyi gösteren bir yıldız. Genelde gemici ve kaptanların kullanıldığı söylenir. Hata birçok hikayesi var ama size en sevdiğimi bir gün anlatırım.”
“O halde basit , kuzeye gidiyoruz.” dedi Asker kendi tahminince kuzeyi göstererek. İkimiz birden – ben önde Asker arkada- kuzeye ilerlemeye başladık. Ama Asker daha yola yeni başlamış olmasına rağmen bir anda durdu. Ben , ne oldu , anlamında başımı sallayınca bir sessizlik oluştu
Ne olabilir ki? En fazla peşimizden bir ayı sürüsü gelip bizi kovalar.
Tekrar aynı şekilde başımı sallayınca cevabımı çok net bir şekilde aldım. “ Eğer bu yönde ilerleyeceksek bir sorun var. Kardeşin en son yaralıydı ve ormanın sonunda sonu bitmek bilmeyen bir deniz. Ve çocuk aklıyla her şeyi yapabileceğini düşünüyorum.”
Eğer düşündüğümse her şey çok kötü olabilir. Buraya gelmeden önceki transı hala varsa denize düşebilir. Ve Alev de yüzme bilmiyordu.
Şu an yapabileceğim tek şey koşmaktı. Ve sadece onu yaptım. İlerlediğimiz yöne doğru hızlı adımlarımı atıyordum. Bu sefer hiçbir küçük taşa takılmadan sadece koşuyordum. Terler içindeydim ve Alev için yapabileceğim tek şey koşmaktı. Koştukça daha önceden ki düştüğüm zamanki yaralarım acıyordu ama öneli değildi. Yaralar değil , bağlar önemlidir.
Orman dallarının arasından geçtikten sonra bir sahil kenarı bir yere ulaşmıştım ama Askerin dediği gibi bir okyanus vardı. Sahil irili ufaklı taşlardan oluşuyordu. Sahil de tek görünen bir adamdı. Bu.. Bu o adamdı. Benim mahlasımı bilen kişiydi.
Yüzünün sadece sağ profili gözüküyordu. Adam en son gördüğümden haylice bir gençleşmişti. Elinde en son seferdeki gibi bir saat vardı. Saati incelersem dışı altın gibi parlıyordu. Çok büyük veya çok küçük değildi. Normal bir cep saati boyundaydı ve rahatlıkla bir yerlere sığabilecek boyuttaydı. Biraz daha yaklaşınca bi şey daha gördüm
Evet evet.
Elinde bir değil iki tane saat vardı.
Aleve o bir şey yapmış olma ihtimali bir anlık aklıma geldi. Suç ahalinde bir tek o vardı. Ama bu sefer geçen ki gibi kaçmasına izin vermeyecektim. O kadar terlemeye rağmen son bir güçle üstüne atladım.
Ama geç kalmıştım. Yere kapaklanmıştım bile.
Adam beni son anda gördüğünde çoktan saate bakmıştı ama bir sorun ardı. Acelesinden dolayı bir tanesini düşürmüştü. Yaraları yüzünden hafifçe yanıma düşen saati aldım.
Arkadan askerin nefes alış-verişlerini duyuyordum.. Ama ben hala saate bakıyordum. Kurtuluş yoluna bakıyordum. Alevin kurtuluşuna bakıyordum.
Bu saatler , zamanın ta kendisiydi.