İçeriğe geç

Bin Bir Ecel

Bölüm 11 · 7 dk okuma

Bin Bir Ecel

Bölüm 11

Gökyüzü Ağlar Mı?

Güneş artık en parlak doğsa da en sönük yıldızmış. Ay ise uzun uzun çaresizle dalınabilecek gökyüzünün feneriymiş. Karanlık aydınlığa bulaşmış, bu leke dönüşü olmaz bir hastalıkmış.

Prenseslerde ağlarmış ve prenseslerde masalda mutlu olamazmış. Çiçek doğarken toprak yaşamazmış, gökyüzü en berrak göz yaşlarını verse de toprağın yaşamı bitmişti. Bilinmiyordu ama çiçek yaşıyordu, toprak olmadan çiçek solardı oysaki.

Güneşli günleri bozan kara bulutlar bırakmamış şehrin peşini. Haftalar bir sessizlikle, bir boşlukla geçmiş. Aylar geçmiş lakin o gün hala unutulamamış.

Hayat Hanım'ın ölümünün ardından 3 ay geçmişti. Ecel artık bir çocuk gibi hissetmiyordu, yalnızca annesinin kollarında öyle hissediyordu, ama artık annesi de yoktu.

Artık çoğu zaman uzun uzun duvarlara dalıyor geceleri ağlıyordu. Sabahları annesinin odasına girer onun kokusu alır, yaşayacakları, anlattıkları hayallere dalardı. Kardeşinin adı Maysa olmuştu. Bunu annesi istemişti. Birlikte buldukları isimi Ecel kardeşine söylüyordu.

Bebek Maysa ağlıyordu, dışarısı güneşliydi. Ecel kısa bir örtü ile kardeşini sarmış, örtünün uçlarını boynundan ve kolundan geçirmişti. Ecel nadir dışarı çıkardı, babası yine evde yoktu. Küçük Ecel evin anahtarını giydiği mavi elbisesinin cebine yerleştirip, evin kapısını kapattı.

Küçük kardeşini sıkıca tutuyordu, küçük ve dengesiz adımlarla evlerinin önündeki kaldırım taşına oturdu. Oturduğu kaldırım taşının yanlarında papatyalar yeşermişti. Ecel papatyaları elinin tersiyle sevdi, çok güzel görünüyorlardı. Koparacaktı ama kıyamadı.

Onu toprağından ayırmak istemedi, çünkü ayırsaydı çiçek ölürdü, çiçek bir gün güzel kalır, ertesi gün çürüyüp giderdi, bunun farkındaydı.

Bebek Maysa birden ağlayınca, Ecel ne yapacağını bilemedi. Acıkmış mıydı ki bebek? Mamasını yedirmişti Ecel. Nurcan ablasının tarif ettiği gibi yapmış ve yedirmişti kardeşine.

Bebeğin ağlamaları susmayınca, Ecel Maysa'nın kafasını okşamaya başladı. Dakikalar geçti ama Maysa bebek susmuyordu.

Küçük Ecel başını kaldırdığında, dibinde olan bir çocuk gördü. Ecel korkup kardeşini sakladı. Çocuk bunu fark edip birkaç adım geri çekildi.

''Kardeşin mi o?'' Çocuk işaret parmağıyla bebeği gösterdi.

''Evet kardeşim.'' Dedi Ecel. Çocuğun gözleri elindeki su şişesine gitti.

''Ağlıyor, susadı mı? İstersen verebilirsin.'' Çocuk çekimser ama yardımsever yaklaşımla elindeki su şişesini Küçük Ecel'e uzattı. Ecel çekinir bakışlarla elindeki şişeyi aldı. Kapağını açıp birkaç damla kardeşine içirtip, kapağını kapatıp tekrar çocuğa verdi.

''Teşekkür ederim.''

''Rica ederim, adın ne?'' Çocuk Ecel'e bakıyordu, sorduğu soru karşısında küçük kız rahatsız olur muydu?

''Ecel.'' Çocuk duyduğu cevapla kocaman gülümsedi, gülümserken yanağında 2 tane çukur oluştu, gamzesi vardı 2 tane.

''Ben de Ezel, memnun oldum.'' Küçük çocuk elini Ecel'e uzattı. Ecel çocuğun uzanan elini sıktı.

''Memnun oldum.'' Ecel bir yandan kardeşini hafifçe sallıyor bir yandan çocuğun gözlerine bakıyordu.

''Gitmem lazım güzel kız. Beni unutma olur mu?'' Çocuğun gözlerinde heyecan ve neşe vardı.

''Unutmam, sende unutma.'' Çocuk 'unutmam' dercesine başını sallayınca, el sallayıp oradan uzaklaştı.

Unutur muydu Ecel? Unutur muydu başlangıçları?

...

Bazen kendimizi o kadar yitik, yitirmiş hissediyoruz ki sanki uzayda boşlukta yalnız kalmış gibi. Kalbimiz var ama atmıyor gibi. Gökyüzüne inat kalkan başımız, parlayan yıldızlar 'yitirme' diyor sanki.

'Umudunu böylesine kaybetme.'

Luvira Aytora'nın odasının önünden geçtiğimde bir rüzgar esti. Sarstı. Dikkat çekmemeye çalışıyordum ama adımlarım yavaşlıyordu her seferinde. Gazin Aytora'nın biricik kardeşi Luvira Aytora.

Aralarında ki kardeşlik bağının ne kadar güçlü olduğunu bilmiyordum ama Luvira zeki ve kurnaz bir kadındı. Abisini bir kere bile ifşa etmemiş, sosyal medyasında paylaşmamıştı.

Gazin yıllar önce benden Maysa'yı aldığında bir an olsun neler olacağını düşünmemişti. Peki ben yıllar önce aynısını yapsaydım? Luvira bir çocuk değildi, ama başına gelecek en ufak şeyde ne tepki verirdi ki Gazin? Kardeşiydi sonuçta, ben Maysa'nın saçının teline bütün işletmeyi yıkardım.

Benim bağım onların ki gibi olamazdı. Onlar isteseler de Maysa'yla benim bağımı bilemezlerdi. Önümdeki odada benden kardeşimi çalanlar vardı. Aklımı yitirmem an meselesiydi. Yitirmeyecektim, onlardan daha cesaretli olup dik çenemi kaldırarak yürüyecektim.

Bütün gün müşterilere güler yüzle yaklaşıp diledikleri ürünleri gösterdim. Güler yüzle yaklaşmak bir çalışan kuralıydı. Tersleyenler de oluyordu, gülerek sempatikçe yaklaşanlarda.

Ürün yerleştirmelerine halledip, kasayla da meşguldüm. Zaman su gibi akıp gidiyordu. Çıkış saatime yaklaşıyordum.

Her yerde kamera vardı, aksi ters bir harekette derhal deşifre olabilecek bir yerdi. Depodan çıkıp, mağazanın sistem odasına doğru ilerliyordum, odaya girdiğimde kameralar apaçık ortadaydı. Hızlı hareket ederek, masaya oturup, bilgisayarla birkaç tuşa bastım.

Güçlü bir sistemdi, köşedeki sekmeye girip tuşa tıklayınca, kameraları etkisiz hale getirmiştim. Etkisiz hale getirmeden önce son kayıtlarında tamamının belleğini sildim. Odaya girişimi kimse görmemeliydi. İşim bittiğinde dudağımda en sevdiğim gülüşüm vardı, can yakacak türden.

Kapanış saatine yaklaşıyorduk, çalışanların çoğu gitmişti. Odanın kapısını kapatıp koşar adımlarla personel odasının önünde durup soluklandım.

Luvira odasından gitmiş olmalıydı, adımlarımı onun odasına çevirdim, hızlı olmalıydım. Yakalanmam demek buradan kovulmam demekti ve en önemlisi kardeşimden birkaç kademe uzak kalmaktı.

Odasının kapısını açar açmaz kendimi içeri atıp kapıyı kapattım. Büyük ve gösterişli, bir odası vardı. Hızlıca masasının önüne geldim, dosyaları bir bir karıştırmaya başladım. Çekmelerini açıp aramaya başladım.

Aynı zamanda sosyal medyayla ilgilendiği içinde odasında PR paketleri vardı. Firmaların dosyaları, aylık analizler…

Koridorda yaklaşan topuklu ayakkabı sesini uzaktan duyuyordum. Derin bir nefes alıp dağıttıklarımı geri yerlerine koydum. Lanet olsun bir şey bulamamıştım. Masasının üzerindeki laptopu kaldırdığımda bir fotoğraf buldum.

Yaklaşan sesle fotoğrafa bakmadan hızlıca kendimi odadan dışarı attım. Asansör kullanamazdım, merdivenlerden hızlı adımlarımla indim. Trençkotum ve çantam zaten yanımdaydı. Kapıya doğru yaklaşınca adımlarımı yavaşlattım, güvenlikleri şüpheye düşürmek istemedim. Sahte bir gülümsemeyle çıkıştan geçtim.

Arabama bindiğimde sıkıcı tuttuğum fotoğrafı ters çevirip baktım.

Sarı saçlı küçük bir kız çocuğu vardı. Elinde bir bez bebek taşıyordu. Kolunu uzattığı bir çocuk vardı. Kumral küçük yaşlarda bir çocuktu. Fotoğrafın altında belirsiz bir yazı vardı.

''Luvira-Gazin''

Onların çocukluk resimleriydi. Gazin'in çocukluk resmiydi. Beynim geçmişe gitmek istiyor gibiydi. Geçmişte onlarla ilgili bir şey yaşamadığıma kanaat getirmiştim. Bu çocukların benimle bir bağlantısı var mıydı?

Kardeşimi benden koparacak kadar ne yapmıştım? Onların bende yeri neydi?

…

''Ben gideceğim Yakamoz.''

''Nereye Efsane? Niye gidiyorsun, ne saçmalıyorsun kardeşim?'' Efsane'nin derin bir iç çektiğini gördüm. Hepimiz evde salonda oturuyorduk, Efsane gitmek istiyordu, nereye gidecekti?

''İtalya'ya, Yakamoz iyi olacağım. Gitmem lazım.''

Yakamoz ellerini kıvırcık saçlarına geçirdi. Sinirden yüzü gerilmiş, gözleri kızarmıştı.

''Neden diyorum Efsane? Böyle gidemezsin. Ben ne yapacaksın, biz ne olacağız?'' Yakamoz'un sesi giderek kısalıyordu. Efsane kararlı görünüyordu, nereye gidecekti kardeşini bırakıp? Bana da hiç bir şey söylememişti.

Efsane kaldıkları odaya girip, kendi valiziyle dönünce, Yakamoz'un omuzları çökmüştü. Efsane Yakamoz'a ilerleyip elindeki beyaz zarfı verdi. Yakamoz sinirle zarfı yırtıp içinden çıkan karta baktı.

''Bu parayı senin için biriktirmiştim Yakamoz.'' Yakamoz elindeki kartı döndürüp ardından başını geriye atıp bir kahkaha patlattı. Ayağa kalkıp Efsane'nin karşısına çıktı.

''Böyle mi gideceksin? Benim ederim bu kadar mı?'' Yakamoz çığlık atarcasına yüksek çıkan sesi Efsane'yi irkiltmişti

''Anla beni gitmem lazım lütfen.'' Efsane'nin sesi yalvarırcasına çıkıyordu, ardından bana ve kızlara döndü.

''Kuzenim, ve kısa zamanda tanıdığım biricik arkadaşlarım. Bana evinizi açtığınız için size sonsuz teşekkür ederim. Şimdi gitmem lazım çünkü böyle gerekti. Lütfen sorgulamayın.'' Ardından hepimize teker teker sarıldıktan sonra ayakkabılarını giyip, eline valizi aldı. Son kez kardeşine bakıyordu, Yakamoz hiç bir şey demiyor, arkasına bile dönmüyordu.

Efsane kapının koluna uzanıp, açtığında Yakamoz'un sesi duyuldu.

''Abla gitme.'' Yakamoz'un başı sol omzuna düşmüştü, sağ yanağından bir gözyaşı süzüldü. Sesi çok zor çıkıyor gibiydi, sanki burada olmasak hüngür hüngür ağlayacak gibiydi.

Efsane Yakamoz'un sesini duyar duymaz arkasını dönüp koşarak ona sarıldı, Yakamoz sarılışına karşılık verdi. 2 kardeşte hüngür hüngür ağlıyordu artık.

''Sadece seni çok sevdiğimi bil kardeşim.'' Dedi Efsane. Yakamoz başını çaresizce sağa sola salladı. Yanımda duran Öykü ve Nifda dolu gözlerle önlerindeki sahneyi izliyorlardı.

Efsane tekrardan kapıya gidince ona doğru bir attım, kafasını sallayıp gelmememi söyledi. Vedalar birleşince zorlanırdı. Vedasını zorlamak istememişti. Peki Efsane nereye gidiyordu, Yakamoz ne yapacaktı? Onlar küçükken de hiç ayrı kalamazlardı ki.

Salonda kapının kapanan sesi duyuldu.

Yakamoz artık ağlamıyordu, kapı kapandığı an koltuğa düşmüş önünde ki boş duvarı izliyordu. İlerleyip yanına oturduğumda bir elimi omzuna koydum, başını çevirip donuk gözlerle konuştu.

''Gitti Ecel.''

''Öylece bırakıp gitti.''

''Ben kardeşi değil miydim?''

Dolan gözlerimi ellerimle sildim, ardından Yakamoz'un yarı ıslak gözyaşlarını da silip yüzüne avuçlarımın arasına aldım.

''Yakamoz, ben buradayım.'' Dedim, Yakamoz yarı ağız gülümsedi. Buruk bir tebessümle.

...

Saat gecenin 2'siydi. Ben evden uzak bir bankta oturuyordum. Yaşanılanları düşünüp sorguluyordum. Gökyüzüne bakıp yakınıyordum. Sigaramın dumanını biraz daha içime çekip boş havaya soludum.

Kardeşi bırakmak o kadar kolay mıydı?

Efsane, Yakamoz'u bırakıp öylece gitmişti. Hiç bir şey demeden, bir miktar para bırakıp gitmişti. Böyle gidilmezdi, kardeşten bu kadar kolay vazgeçilmezdi, vazgeçilmemeliydi.

Düşüncelerimi bölen ses, telefonumun arama sesiydi. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu, kalbimin sesini duyabiliyordum. Telefonuma tıklayıp aramayı yanıtladım.

''Ecel Uğultu.''

''Evet benim.''

''Ahi Uğultu babanız mı oluyor?'' Zaman tekrardan durdu, beynimdeki sesler tekrar canlandı. Küçük bir çocuğun ağlamaklı sesi. Bir annenin yakarışı, Bir kardeşin ağlama sesi, bir babanın en sinirli sesi…

Adını duymayalı seneler olmuştu. Senelere onun adını haykırmasına izin vermemiştim. Karanlığın içinde nefessiz kalmak istememiştim. Adını her zihnimden geçirdiğim de aklıma ölüm geliyordu, ölüm kan ve gözyaşı.

Masum bir çocuğun yakarış ve yardım çığlıkları, bir çocuğun kendini eksik hissetmesi, sevgisizlik, ve annem.

Dudaklarımı zorla oynattım.

''Evet.'' Hayır, o babam değil. O baba değil.

''Ahi Uğultu, evinde ölü bulundu, kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Cesedi öldükten bir kaç gün sonra bulunmuş efendim. Başınız sağ olsun.''

Elimdeki sigara yere düştü. Gözlerim kısıldı. Yutkunamadım. Başım olmadığı kadar dönmeye başlamıştı.

Ölmüş müydü?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.