-Çabuk kalk kızım geç kalıcaksın okula.
+Tamam geliyoruum.
Ara tatilden önce, okulun son günüydü. Alev her zaman olduğu gibi geç uyanmıştı ve aceleyle hazırlanıyordu. Dışarıda kar yağıyordu. Önceki gece tipi olmuştu. Şehir beyaz bir örtüyle kaplanmıştı.
Kahramanımız annesi ile birlikte şehrin kenarında dağın eteklerindeki bir dağ evinde yaşıyordu. Her gün okula gitmek için 100 metre patikada yürür ve okul otobüsüne yetişirdi. Tabi çoğu zaman yetişemezdi ve otobüs durağına doğru koşardı.
Okulun son günü geç kalmak istemiyordu. Kahvaltı yaptı ve evden çıktı.
Kar diz boyundaydı. Yürümek zorlaşmıştı. Alev yürümeyi severdi. Hiç dert etmedi. Okul otobüsüne yetişmeliydi.
Saatini kontrol etti. En değerli eşyalarından biri bu kol saatiydi. Altın kaplamaydı. Etrafında gümüş işlemeler vardı. Kordonu kırmızı deriden yapılmıştı. Akrebinde bir prenses, yelkovanında diz çökmüş elinde pırlanta yüzük olan bir prens vardı. Saat 11.00 olduğunda prens prensese karşı diz çökmüş evlenme teklif ederdi. Ve zaman ilerledikçe prens ile prenses uzaklaşır, prens ayağa kalkar, onlar uzaklaştıkça gözlerinde göz yaşı oluşurdu. Tekrar birbirlerine yaklaştıkça prens hazırlanır, prensesin yüzünde hafif bir gülümseme oluşurdu. Aynı hizaya geldiklerinde birbirlerine sarılırlardı. Saat büyüyle çalışıyor gibiydi. Alev onu aldığından beri asla bozulmamış, hatta pili bile bitmemişti. Saat sanki yapıldığı andan beri önemli bir amacı varmış gibi çalışıyodu.
Ama bu saati özel kılan bunların hiçbiri değildi. Bunu Alev'e babası hediye etmişti. Alev onu 5 yaşından beri hiç görmemişti. Neden onu ve annesini terk ettiğini, nereye gittiğini, ne yaptığını hatta yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordu.
Hızla ilerliyordu. Ama birden okul otobüsünün geçtiğini ve geç kaldığını fark etti. Peşinden koştu ama yetişemedi. Şimdi otobüsle gitmek zorundaydı. Bu da fazladan yarım saat yürüyüş demekti. Biraz dinlenip tekrar yürümeye başladı. Ama yolun kenarında daha önce hiç fark etmediği bir mağara vardı.
Okula geç kalıcaktı ama bu mağarayı keşfetmeliydi. Tereddüt etmeden içine girdi. Girişi biraz dardı. Ve dışarıdan çok küçük görünüyordu. En fazla ayakta durabilirim diye tahmin ediyordu. Ama yanılmıştı. Mağaranın içi olağanüstü bir şekilde devasaydı. İçeride bir şelale, duvarlarda kristaller vardı. Küçük bir aralıktan güneş ışığı kristallere vuruyor. Onlar da bir ahenk içinde içeriyi gökkuşağının renkleriyle donatıyordu.
Şelalenin arkasında bir koridor vardı. Alev merak etti. Şelalenin içinden girerek koridora ulaştı. Ama kıyafetleri ıslanmıştı. Koridorun yan tarafında taştan bir rafın üzerinde devasa yapraklar gördü. Adeta kıyafet yapılmak içindi. Alev annesinden biraz dikiş öğrenmişti. Yaprakların üzerinde biraz ip ve iğne işini görebilecek sivri çubuklar vardı. Hiç sorgulamadan kendisine bir elbise yaptı. Fena değildi. Islak kalmaktansa bunu giyebilirdi.
Biraz daha ilerledi. İlerledikçe mağara karanlıklaşıyordu. Yerde iki çakmak taşı ve sopa buldu. Kıyafetlerini sopaya sardı. Çakmak taşlarıyla yaktı ve bir meşalesi olmuştu. Gayet iyi ilerliyordu...