O adamın evine gelmiştik. Duvağımı hızla örttüm. Yamaç abi, pikabı durdu.
Bismillahirrahmanirrahim... Allah'ım sen yardım et. Aklıma mukayese eyle. Yamaç abi pikaptan indi. Ben kapı koluna bile uzanamadan, o çoktan kapıma gelmiş ve açmıştı. Herifi kapında köle edeceksin derler. Benim herifte bu olacak nasipse. Kısa süreliğine kocalık yapacak, hemen adapte oldu maşallah. Duvağımın altında, istemsizce sırıttım. Emniyet kemerimi çözdü. Gelinliğin eteklerini kaldırıp, arabadan indim.
“Şimdi ne olacak?” endişeyle etrafa bakınıp, birinin olup olmadığını kontrol ettim.
“Şurada kalabalık var,” ona baktım. Başıyla işaret ettiğinde, işaret ettiği yere baktım.
“Yusuf, sen evde hazırlanırken, ikisinin fotoğrafını göstermişti. Şahitler bak orada. Bekle burada, Yeşim. Ben konuşup, seni çağıracağım,” bende gelsem ne olacaktı sanki. İnsan düşmanın ininde, yalnız bırakılır mıydı hiç? Sıkınlıkla, “İyi hayde git,” dedim başımla orayı işaret ederek.
O giderken etrafa bakındım. Merdivelerin başında büyük cüsseli, bir adam vardı. Karşısında ki kadınla tartışırken, gözleri beni buldu. Sanki yüzümü görmüşte, bacaklarım boşluğa düşmüş gibi hissettim. Uzunca baktı adam. Karşısında ki kadını unuttu. Babam yaşında duruyordu. Az çok seçiyordum yüzünü, özellikle de bakışlarını. Göğsü kabardı, yüreği dağlandı sanki o an. Yamaç abiye baktım. Gönül vazgeçti, kader vazgeçmedi. Merdivenlere adımladım. Büyük bir konaktı. Rize'de gemi ve çaycılık ile uğraştıklarını biliyordum. Bir kaç çay fabrikaları vardı. Bir sürü gemilerinin olduğunu duymuştum. Babam da bu denli bir güce sahipti ama burası gibi bir evimiz yoktu. Çift taraflı büyük işlemeli merdivenlere ilerledim. İlk basamağa kartal oyulmuştu. İnce işenilmiş, özenerek işinin eri biri tarafından yapıldığı belliydi.
“Gönul güzelu...” Kaşlarımı çattım, arkamı döndüm. O adamdı. Uzun boylu, kaba mizaca sahip bir adamdı. Sert kara bakışları, lanet gibi dalga dalgaydı. “
Anlamadum?” dedim. Gelinliği sıktım.
“Ben işledum bunu sevduğuma. İlk o bastı oraya. Ben da bunu ettum,” ne garip bir sevda. İlk bastığı yere kartal işlediyse, dokunduğu yerlere kim bilir ne yapmıştır? Gözlerim az önce tartıştığı kadına gitti. Eşi miydi? O büyük sevdası, bu kadına mıydı? Uzaktan bile gözle görülür, tatlı bir yaşlılığı vardı. Yine de güzel bir kadındı. Bakışlarım hemen ileride bizi izleyen, Yamaç abiye kaydı. Ne gel diye biliyordu, ne de konuşma bu adamla, safi zarar. Zehir zembelek olursun diye biliyordu. Gözlerim evin duvarlarına kaydı. Bir yol gibi adeta bir dokunuşla çiçek açmış, renkli taşlarla bezenmişti.
“Dokunduğu her yeru, güzelleşturen bir kaduna sevdalandum. Onun elleru değdu oralara.” böyle adamlar, sevdalarına az önce ki gibi kızabilir miydi? Sevmenin bu harap yönü de mi vardı? İnsan gönül güzelini, kırar mıydı? “Alduğum her nefeste, o var. Her nefesimde hissettim. Canimun güzeluydu,” hayra alamet değildi bu. Korkuttu beni. Saplantılı bir sevdayı, iliklerime kadar hissettim.
“Kavuşmak, mahşere kaldu,” sevdası bu kadına değil, bir ölüyeydi. Sevda da, mahşere mi kalırdı en çok? Bir çok sevda, kavuşamamak ile yazılırdı. Kim sevdalansa, Karadeniz alır gömerdi suyuna. Bu topraklarda sevdaluk eden, mahşere kalırdı en çok. “Ha bunun hikayesu da bu," omuzlarını silkti başıyla duvağımı gösterdi, “Aç bakalum, sen şu duvağunu. Gül cemalini görelum, gelun hanum.” görmeyelim, niye görüyoruz ya?! Konu niye sapıyor, ne gereği var ki? “Yok!” dedim panikle. Başımı hayır anlamında, yukarı doğru kaldırdım.
“Ne diye saklarsun yüzünü? Aç da görelum.” ya ne yapacaksın ki benim yüzümü be adam?! Allah'ım bir tane akıllı insan yok! Neden kimse düzgün istekle gelmez arkadaş? Ben dedim ama bizi bir duvak kurtarmaz diye. Burnunun dikine dikine gidiyor. En azından bu adamın, kim olduğunu anladım. Yusuf abinin, babası. Babamın düşmanı, Fatih Çolakoğlu.
“İlk Yusuf görsun isterum,” denize düşen yılana sarılır hesabı, Yusuf abiyi attım ortaya. Açmamak için güzel bir sebepti bence. Ben şahsen evlenecek olsam, ilk evleneceğim adam görsün isterdim yüzümü. Bir adam sevdadan yollar yaptıysa, ısrar etmez kabul ederdi. Anlardı beni.
“Seversun oğlumu, o da senu sever. Bundandur ya, bu sebeptendur olmaduysa,” içim darlandı, bir türlü anlamadım bu adamı ama bir haset hissedemedim adama karşı. Gariptir ki, sevdasına bir hayranlık duydum. Korkutan ama ve lakin sevdayı çiçeklerle, bir izle, bir sanatla canlandıran bir adamdı. İçimi ısıtan, samimiliğini kanımda hissettiğim, babamdan sonra ilk defa bu denli, güzel seven bir adama rastlamıştım.
“Ben Yamaç abinun yanuna" hemen panikleyerek, elerimi iki yana salladım. Hızla düzelttim, “Aman Yamaç'un yanununa gudeyum! Yusuf çoktan gitmuş, girmuş. Hoca efendi bekler, müsadenuzla!” dudaklarıma sertçe, dişlerimi geçirdim. Allah'tan yüzüm gözükmüyor iyice saçmaladım. Adama daha fazla laf bırakmadan, arkamı döndüğüm gibi, Yamaç abinin yanına koşar adım ilerledim. Gözüm görmüyor ki tam. Takılıp, düşüp rezil olacağım, o olacak en sonunda! Vardığım gibi Yamaç abinin koluna girdim. Gözleri koluna dolanmış koluma gitti.
"Çağırmadım, niye geldin Yeşim?" Duvağın altından, ona sert bir bakış attım. Tabii o görmedi. Maddem görmüyor, sessimle cırlarım bende, “Düşmanun inun de, insan yalnuz mu bırakulur?” diye sitem ederek, susmak nedir bilmeden soluksuz, azarlamaya devam ettim, “Vallahi babam, bu herufle koniştuğumu duysa kalpten gider. Heç benim yardakçum olmiysun, yazuk değul mu bağa?” tek nefeste saydırdım. Anlamıştır inşallah. Şivemize aşina sonuçta. Buralı anlamıştır, anlamıştır.
“Ne konuştunuz?” ben ne diyorum, o ne diyor? Burnumdan soludum. “Sevdasını anlattu. Pek büyük bir sevda, babamunkinden sonra en hoşuma giden sevda. Çok güzel anlattu.” bahsederken bile, heyecanlandırmıştı beni. İhanet yoksa, sevda güzel şeydi. Hele ki sevda büyükse, daha da güzeldi.
“Sana aşkını mı anlattı?” bunda şaşırıcak ne vardı? Sanki günah. Anlatsa nolur ki? Anlattı bir şey olmadı.
Kaşlarını çatmıştı, düşnür gibiydi. “Antattu dedum ya!” diye sessimi yükselterek izah ettim tekrar. Kolunu kolundan çıkarıp, kollarımı birbirine düğümleyip, yanımızda ki şahitlere duvağın altından göz ucuyla baktım.
Anlamlandıramamış olacak ki, merdivenlerin başında, gözü bizde olan adama baktı. “Hayrolsun,” diye mırıldandı. Hayrolsun, niye olmasın? Bir an önce şu nikah kıyılsa da, bir nefes alsam darlandım. Hepsinin tepesine bineceğim, hele bir kıyalım şu nikahı da... Görecek onlar günlerini. Topuklulara rağmen yine de boyuna yetişememiş hissettiğim için, ayak parmak uçlarıma çıktım. Ne vardı boyumu anamdan alacak? Babamdan alaydım ya! Cüce gibi kaldım. Sinirimi bozuyor bu durum.
Bir şey söyleyeceğimi hemen anladı. Benim için biraz eğildi, “Yamaç abi, hayde da kıyalum şu nikahı,” diye fısıldadım, kulağına doğru. Böyle de çok meraklı gibi oldum ama neyse...
“Hallediyorum, Yeşim. Bi müsaade edersen, edeceğim.” dediğinde kaşlarımı çattım. Surat astım ama ben ne yaptım ki? Burada sessizce duruyorum. Benimle ne alakası var, bir şeyi halledemediyse?
“Ben ne yaptım ki?” dişilerimi sıktım. Omuz silkerek, kollarımı indirdim. Yerime sindim, konuşmayacağım bir daha. İki saniye katlanamadı bana. Ona burun kıvırarak, sırtımı döndüm. Küstüm demenin, kısa yolu beden dilidir.
Bıkkınlıkla derin bir nefes aldı. Şahit beyfendilerden biri, “Yusuf haber vermiştu, sizin sevdalu olduğunuzu. Kızdurmayalum, gelin hanumu. Hoca geldu zaten, bekliyor sizi. Anlattuk ona durumu, sen dert etma gelin hanım. Hoca, kıyacak nikahunuzu.” sevdalık olduğumuzu mu söylemiş? Kesin ablam dedirtti, Yusuf abiye. Kıyılmaya da bilir vazgeçmek için geç değil. Onlara döndüm. Ablam için, vazgeçemem. Evhamlı bir kadın gibi olmuştum. Moralim iyice bozuldu, sanki onunla evlenmeyi çok istiyormuş gibi gözükmüştüm. Bu durum hoşuma gitmese de, yapabileceğim bir şey yoktu. İki şahit önümüzden ilerleyince, Yamaç elimi tutu. Köşede ki odaya ilerliyorduk.
Gözlerim elimi tutan elindeydi. Önüme bile bakmadan, onun adımlarına uyum sağlıyordum. Elini sıktım, ona tutundum. Yanaklarım o elimi tutunca yine alev alev yandı. Onu bu duruma sokmak, yeterince saçmaydı. Bir de bunu yapıyordu ablama yardım ederken, beni heyecanlandırıyordu. Belki de bütün bu olanlardan dolayı, böyle hissettim. Belki de gerginliğin verdiği stresten doğan bir heyecan, kalp çarpıntısıydı sebebi. Babam burada olsun çok isterdim. O zaman tek bir an bile şüphe etmezdim kendimden. İzin vermezdim böyle hissettirmesine.