Salonu inleten sesi duyunca herkes sesin sahibine bakmıştı. Hemen ardındansa sırayla Emir, ailesi ve benim ailem ayağa kalkarken ben de tereddütle sandalyeden kalktım. Orta yaşlı, sakallı, esmer bir adam üzerindeki siyah gömlek, siyah pantolon ve siyah önü açık ceketiyle salona girmiş, öfke saçan gözlerini salondakilere çevirmişti. Herkes kilitlenmiş gibi o adama bakarken adamın gözleri ailelerimizden bize, daha doğrusu Emir'e çevrilmişti. Derin derin nefes alıp vermesinden buraya yürüyerek gelmediği belli olan adam aklıma bir kişiyi getiriyordu açıkçası.
"Amcan mı?"
Emir'e bakmadan sessizce sorduğum soruya Emir de aynı şekilde cevap vermiş, bu sırada amcası da bize doğru yürümeye başlamıştı bile.
"Evet o. Arkamda kal." diyerek kolumdan tutup beni arkasına çeken Emir aynı zamanda kendini de öne atmıştı. Amcası saydırarak yanımıza gelirken attığı adımlar salonu titretiyordu sanki. Cüssesi buradaki herkesten büyük olmakla birlikte boyu da uzundu ve gerçekten şu an çok ürkütücü gözüküyordu.
"ULAN! ULAN SEN NASIL BU KIZLA EVLENİRSİN?! SEN NASIL BU KATİLLERDEN KIZ ALIRSIN?! DEDENİN KATİLLERİNİ AİLEYE SOKMAK NEDİR LAN?!"
Adam öfkeyle yanımıza gelirken muhtemelen Emir'in babası olan adam onu durdurmaya çalışıyordu.
"Şiyar!" deyip önüne geçerken Emir bana dönüp "Sakın amcama yaklaşma, geride kal." demiş ve hızla sahneden inip amcasına doğru gitmişti. Babası amcasının önünde dururken Emir onlarına yanına geçti.
"NE BİÇİM ADAMSIN LAN SEN?! BUNU AİLENE NASIL YAPTIN?! BU KIZI NASIL KARIN YAPTIN?! ULAN HİÇ UTANMIYOR MUSUN SEN?!"
"Bunu konuşmanın yeri burası değil Şiyar!" diye onu uyaran Emir'in babasını dinlememişti ve bağırmaya devam etmişti.
"Amca bir dinle önce!"
Emir de müdahale etmeye çalışıyordu ama amcası hiçbirini dinlemiyordu. Bu sırada salona güvenlik görevlileri girdi.
"Ne oluyor burada?" diye bağırıp hızla buraya gelen güvenlik görevlileri Emir'in amcasını susturabilmişti. "Ne bu gürültü? Devlet dairesi burası!"
Amcası güvenlik görevlilerinin gelmesiyle geri çekilmişti biraz. Ama hala ateş saçan gözleri Emir'in üzerindeydi ve bir saniye olsun çekmiyordu gözlerini.
Görevlilerin gelmesiyle ben de hızla indim sahneden ve Emir'in yanına geçtim.
"Ufak bir tartışma oldu. Aile arasında olur böyle şeyler. Biz hallediyoruz." diyen Emir'in babasına görevlilerden biri cevap verdi.
"Ufak bir tartışma yüzünden mi koca bina inledi beyefendi? Lütfen sizi dışarıya alalım." diyerek amcasını işaret etti görevli. Bu sırada salona "Şiyar!" ve "Baba!" diye seslenerek bir kadın ve muhtemelen bizim yaşlarımızda bir adam girdi.
Amcası Emir'e hala bakmaya devam ederken yine Emir'in babası konuştu.
"Bizim de işimiz bitmişti zaten. Hadi Şiyar." diyerek kardeşini alıp giderken salona sonradan girenler de onlarla gitti. Ama amcasının karısı ve amcaoğlu olduğunu düşündüğüm ikili bize ters ters bakmayı ihmal etmemişti. Sanırım ailecek bize öfkelilerdi.
Onlar salondan çıkınca yanımda sinirle soluklanan Emir'in kolunu dokundum hafifçe.
"İyi misin?" diye sordum ikimizin duyabileceği şekilde. Emir gözlerini bana çevirip saniyelik bana baktıktan sonra gözleri babamları buldu. Bir süre keskin bakışlarını babamlarda tuttuktan sonra "Gidelim." deyip önden yürümeye başladı. Ben de babamlara gözümle gideceğimi haber verip peşinden gittim.
Emir'in hızlı adımlarına yetişmeye çalışırken ufak çaplı koşmaya başladığımı fark ettim. Zaten bacak boyu uzundu, bir de hızlı yürürken iyice hızlanmış gidiyordu. Ben de yanında maratona hazırlanıyor gibi duruyordum muhtemelen.
Binadan dışarı çıktığımızda iki arabanın çalışmış yola çıktığını fark ettim. Emir de onları görünce hemen kendi kullandığı arabasının yanına ilerledi. Ben de arabaya giderken Emir bir yandan telefonuyla uğraşıyordu. Arabaya bindiğimizde birini aramış olan Emir bir yandan da kemerini bağlıyordu. Ben de aynı şekilde kemeri bağlarken konuşmaya başladı.
"Alo, baba. Nereye gidiyorsunuz?"
"Tamam."
"Geliyoruz biz de."
Telefonu kapatır kapatmaz hemen arabayı çalıştırdı Emir ve beklemeden sürmeye başladı. Tamamen yola odaklanmış bir şekilde arabayı sürerken o, ben ne yapacağımı veya ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Bir kere nasılsın diye sormuştum zaten ve bir kere daha sorup da onu bunaltmak istemiyordum. Ama umursamaz gibi gözükmek de istemiyordum çünkü umursuyorum onu. Ama ne söyleyeyim ki şimdi?
Emir'den derin bir nefes alıp verme sesi geldikten sonra sesini de duydum.
"İyiyim," dedi sakin çıkan sesiyle. Koltukta kasılmış halinden rahat hale geçerken dudaklarını yaladı.
Gerginliği belki biraz olsun azalır diye işi gırgıra vurmaya çalıştım.
"Bu kadar erken cevap verme canım." derken ona bakıyordum. "Akşama verirdin ne acelen var?"
Emir gözlerini kısa bir süreliğine yoldan çekip bana çevirdiğinde benim mizahi mizacımla karşılaşmıştı ve yüzündeki gergin hatlar biraz olsun gevşemişti. Ama bu güldüğü anlamına da gelmiyor maalesef.
Emir tekrar önüne döndükten sonra yola bakarak konuştu.
"Babandan hiç hoşlanmıyorum." deyince kaşlarımı çattım. Niye, ne oldu şimdi? "Sana iyi davrandığımı düşündürüp de vicdanını rahatlatmak istemiyorum onun. Ondan geç cevap verdim."
Anlamayarak konuştum ben de.
"Babamla ne derdin var? O ne yaptı sana?"
Emir hala bana bakmazken "Bana değil," dedi. Sonra bana bakıp "Sana." diye devam etti.
"Bana mı? Bana ne yapmış?" dedim ben de. Babam başlatmamıştı sonuçta bu davayı.
"Akıllı kızsın, biraz düşün anlarsın."
Yani babamın buradaki suçu, hatta benim de kızdığım nokta bu olanlara mani olamamış olmasıydı. Bundan bahsediyordu sanırım.
"Gidip kendini öldürtmedi diye mi?" diye sordum hemen. O da beklemeden cevap verdi.
"Aynen öyle." dedi üzerine basa basa. "Sana diyorlar; ya sen öleceksin ya kızın davalı olduğun aileye gelin gidecek, ne idüğü belirsiz herifin tekiyle evlenecek. Sen de canını düşünüp kızını kurban gibi göndereceksin. Yemişim öyle canı!"
Aslında dün akşama kadar benim kızdığım şey de babamın beni korumamış olmasıydı ama bunu başka birinden duyunca insan bi kötü hissetmiyor değilmiş. Üstelik bu kişi eşiniz olunca.
Ama babamdan kendini öldürtmesini istemek çok bencilce olmaz mıydı? Onun ne suçu var? Hem ölüme atlamak bu kadar kolay mı?
Ayrıca sanki babam ölünce bitecekti bu dava! Ailemin dağılmasını izlerdim sadece.
"Sanki kendini öldürtünce bu mesele kapanacakmış gibi konuşuyorsun ya bi de." dedim sesimi yükseltmeden ama sert bi şekilde. "Ne sanıyorsun Emir? Bitecek miydi bu dava? Senin, kardeşimin kanının ne kadar deli aktığından haberin var mı? Ne olacaktı? Babam mezara, kardeşim hapise girecekti. Ben de özgürlüğümle beraber mutlu mesut yaşayacaktım öyle mi?Asıl ben yemişim öyle özgürlüğü!"
Sinirle derin bir nefes verip diğer tarafa çevirdim kafamı. Ve biraz sakinleşmeyi bekledim. Emir ise bir şey dememişti. Arabada çıt yoktu.
"Bak," dedim önüme dönerken. "Benim de kızdığım, öfkelendiğim şeyler var. Zoruma giden, canımı sıkan şeyler var. Ama sabretmemiz lazım."
Ona döndüm.
"Zaten sıkıntılı bi durum, bi de biz zorlaştırmayalım. Gerek yok yani. Birazdan ne olacağı da belli değil zaten. Artık bizi asarlar mı, keserler mi, yoksa direkt kafamıza mı sıkarlar bilmiyoruz. Bence biraz buna odaklanalım."
Öyle daha. Valla amcasını pek sinirli gördüm.
Emir yoldan bir anlık gözünü bana çevirdi. Yüzünde mimik oynamaya başlayınca ise önüne dönüp yola bakarak gülmeye başladı. O gülünce gülümsedim. Şükür ya, şu gerginlikten kurtulduk sonunda.
"Merak etme, kimseye seni astırıp kestirmem." diyen Emir yüzündeki kafamı bulandıran gülümsemesini benden esirgememişti. Haline bakılırsa gerginliği azalmıştı, benim de öyle.
Kaşlarımı kaldırıp konuştum.
"He yani kafama sıkmalarında bir sıkıntı yok?"
Emir bana yandan bi bakış attı.
"Mayıs." derken hafif ciddileştiğini fark ettim. Sonra çok ciddi olmayan ama ciddiye almam gerektiğini düşündüğüm sesiyle konuştu. "Sen bana Allah'ın emanetisin, saçının teline zarar vermelerine izin verir miyim sanıyorsun?"
Sanki ciddi ciddi kafama sıkmalarından bahsediyorum. Ne bu şey şey konuşmalar? Yahu senin karşında bir genç kız var laflarına dikkat etsene biraz. Ne ümit verir gibi konuşuyorsun? Sabır ya...
'Sen de ümitlenmeye yer arama.'
İyi be tamam.
"Bir şey diyeceğim." dedim sanki az önceki lafı hiç umurumda değilmiş gibi. "Sahiden ne olacak birazdan? Ve biz nereye gidiyoruz?"
Emir derin bir nefes alıp verince canının fena halde sıkkın olduğunu belli etmişti. Tek eliyle direksiyonu tutarken diğeriyle gömleğinin ilk düğmesini açıp yakasını gevşetti. Sonra konuştu yine gergin sesiyle.
"Ne olacak? Bağırıp çağırıp ortalığı ayağa kaldıracaklar. Ne şerefsizliğim kalacak ne hainliğim. Sanki onları zaptetmek için evlenmemişiz gibi bir de o kadar üstümüze gelecekler. Boşanmamız için ne gerekiyorsa yapacaklar. Kısacası ağzımıza..." deyip duraksadı. "Tövbe estağfurullah tövbe tövbe." diye devam etti.
Buradan anladığım üzere küfür etmemeye dikkat eden birisiymiş, neyse ki.
Yani, umarım.
"Ama," dedim yumuşak bir ses tonuyla. "Eninde sonunda kabul edecekler sonuçta, öyle değil mi? Yani bizim isteğimiz olmadıktan sonra boşanmamızı sağlayamazlar. Hevesliyim olarak algılama, sen öyle dedin diye diyorum. Biraz zaman geçene kadar evli kalıp sonra boşanacağımızı söylemiştin."
"Mayıs sakın." dedi Emir birden. "Sakın bunu bak kimsenin bilmemesi lazım. Anne, baba, kardeş, arkadaş anlamam. İkimizinden başkası bilmeyecek, tamam mı? Hatta bu konuyu sadece ikimiz varken bile açmayalım. Her şey çorba olur, boş yere evlenmiş oluruz."
Arada düşünmüyorum değil; acaba onu sevmiyor olsam, öyle evlenmiş olsam nasıl olurdu diye. Cidden nasıl olurdu acaba? Evliliğimiz hakkında bu şekilde konuşurken mutlu olur muydum? Bitecek olmasını bilmek rahatlatır mıydı beni? Ben de bu şekilde umursamazca konuşabilir miydim ki?
Boş yere evlenmiş oluruz ne biçim bi laf ya?
Of Mayıs of. Salaklık yapma artık yapma. Herhangi bir beklentin olmasın şu adamdan. Olmasın ya. Ne bekliyorsun? Seninle sadece bu dava için evlendi. Sok artık şunu kafana sok! Sevmiyor seni. İsteyerek evlenmedi seninle. Sevmeyecek de. İstemeyecek. Anla daha... Bir şey bekleme Allah aşkına.
Ne kadar az beklenti...
'O kadar ot gibi hayat.'
Lan dur o buranın repliği değil.
'Doğru ama.'
Yo değil.
'Yo öyle.'
Yürü git boş yapma.
'Sabır...'
Ben ve bukalemuna benzeyen ruh halim.
"İyi tamam, söylemem kimseye." diye konuşup kestirip attım. Zaten kime söyleyeceğim Allah aşkına?
"Pek söylenecek bir şey değil zaten." diye de kendi kendime konuştum. Böyle saçma sapan bir evliliği niye anlatmak isteyeyim ki?
Yolculuğumuzun geri kalan kısmı biraz daha sessiz geçtikten sonra Emir bir evin önünde arabayı durdurmuştu. Yol boyunca evlerine gittiğimizi düşündüğümden sormamıştım nereye gittiğimizi. Bir evin önümde durduğumuza göre sanırım doğru düşünmüşüm.
Yalnız burası normal bir evden biraz daha büyüktü. Yani yalı gibi bir şey değildi ama malikane mi desem villa mı desem... Ya işte bir toki binasının tek katı kadar, daireden bahsetmiyorum, falandır. Gerisini siz düşünün.
Ama ben ev demeyi tercih ettim, çünkü her ne kadar malikane de olsan sen de bir evsin.
'Ne bu? Eve öğüt mü verdin?'
Yo ne alaka.
Emir kemerini çözerken bir yandan da sıkıntılı bir nefes verdi. Haline bakılırsa cidden gergin görünüyordu.
"Gel de şimdi iki saat dırdır çek. Af Allah'ım... Sen bana sabır ver. Muhtemelen birazdan çok lazım olacak."
Ben de kemerimi çıkarırken bir Emir'e bir de eve ve bahçesine bakıyordum. Ufaktan bende de bir gerginlik yok değildi. Ama yapacak bir şey de yoktu ki. Eninde sonunda onlarla yüz yüze gelecektik.
Emir arabadan inmeden önce son kez bana döndü.
"Bak birazdan muhtemelen ağır laflar duyacağız. Ne kadar hassassın falan çok bilmiyorum ama duymamazlıktan gelmeye çalış. Yanımda dur. Fazla korkuyormuş gibi gözükme. Beni hırpalamaya kalkarlarsa biraz geride dur, arada kaynama. Dediğim gibi işte bir ay sabredeceğiz o kadar. Sonra okula döner rahatlarız."
"Ne korkacağım ya?" dedim sanki Emir bundan başka bir cümle kurmamış gibi. "Allah'tan başka kimseden korkumuz yok çok şükür."
Emir kaşlarını kaldırınca 'ne var?' der gibi baktım ona. Bakışlarından ne anlamam gerektiğini pek anlayamasam da "Anlarız birazdan." derken sesinde dalga sezmiştim.
Şuna bak, utanmasa gülecek bir de!
Emir arabadan inerken ben de hemen peşinden indim. Kapıyı kapatırken yüzünde hafif bir sırıtma görmüştüm. Sanırım cidden beni dalgaya alıyordu. Ona baktığımı görünce ciddileşen yüzüne karşı kaşlarımı çattım ve tip tip baktım.
"Hayırdır komik bir şey mi var?"
Emir bu dediğime karşılık rahat bir şekilde "Yo." derken eve doğru yürümekle meşguldü. Aynı şekilde ben de eve yürürken yan yana gidiyorduk artık.
"E neye güldün ya?" diye konuşmayı sürdürmüştüm. Buna karşılık Emir aynı rahatlıkla cevap verdi.
"Ne zaman gülmüşüm?"
"Az önce."
"Öyle mi?"
"Öyle."
"Olabilir."
Yok anam ben bu adamla uğraşamam. Aslında uğraşırım da şimdi vakit dar. Neyse, boş vereyim gitsin.
Evin kapısına kadar geldiğimizde Emir beklemeden bastı zile. Çok geçmeden kapı orta yaşlı bir kadın tarafından açılınca ise içeriye girdi. Peşinden ben de içeri girdim. Evin içinde biraz ilerledikten sonra büyük bir salon karşıladı bizi. Zevkli biri tarafından döşendiğini düşündüğüm salonda aynı zamanda Emir'in ailesi de bekliyordu. Gerçi bekliyordu demek ne kadar doğru oldu bilmiyorum, çünkü daha çok bekleyemiyor gibilerdi. Özellikle de amcası...
"O herif gelsin buraya bak ben ne yapıyorum! Sen bile alamayacaksın onu elimden Necati! Duydun mu beni!" diye öfkeyle bağıran amcası beni biraz germişti. Emir'i hala görmemişti ama gördüğü gibi ona zarar vereceğini apaçık söylemişti. İçimde ufaktan bi korku belirirken bu korkunun ne benimle ne de o adamla ilgili olduğunu fark ettim. Evet, Allah'tan başka kimseden korkum olmayabilirdi ama bende sevdiklerimi kaybetme korkusu vardı belli ki. Ve o korku şu anda gözleri Emir'i bulan adamın gözlerindeki öfkenin içimde yeşerttiği korkuyla aynıydı.