Emir Ayaz'dan
Gülümseyerek yerinden kalktı.
"Olur ama ben iki dakika üstümü değiştireyim. Sen de abdest alırsın bu sırada."
Başımı salladığımda odadan çıkıp benim odama geçti. Ben de banyoya geçtim.
İlk önce çoraplarımı çıkardım sonra da kollarımı sıvadım abdest almak için. Aynaya bakıp tebessüm ettim kendi kendime. Tatlı bi kızdı. Gülmek yakışıyordu. Dürümü sevdiğimi öğrendiğinde benim gibi o da sevinmişti. Komiğime gitmişti. O haline kısa bir gülüp besmele çektim ve abdest almaya başladım.
Abdest aldıktan sonra kapının arkasında asılı olan beyaz havluyla yüzümü ve kollarımı kuruladım. Havluların yerini Mayıs'a söylemiştim o yüzden yeni havlu çıkarma gereği duymadım. Çoraplarımı yerden alıp çıktım banyodan.
Çıktım çıkmasına da karşımda Mayıs'ı görmeyi beklemiyordum. Yani en azından bembeyaz bir elbise ve yeşil bir başörtüyle. Ne kadar hızlı giyinmişti öyle.
Gözlerimi elbiseden çekip yüzüne baktım.
"Havluların yerini biliyorsun, asılı olanı ben kullandım." deyip kenara çekildim. O da başını sallayıp girdi banyoya. O çıkana kadar ben de çoraplarımı giyip vestiyerden iki seccade çıkardım. Yeşil olanı serdikten sonra krem rengindeki seccadeyi de hemen biraz arkasına serdim. O sırada Mayıs çıktı zaten. Ben öndeki seccadeye geçerken o da hemen biraz arkada olana geçti. Tekbir getirmeden Mayıs'a bakıp beni beklediğini gördüm. Sonrasında ise namaza niyet edip tekbir getirdim.
Namazı bitirip selam verdikten sonra Ayetel Kürsi'yi okudum. Sonra 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahuekber çektim. Son olarak da o zikri söyledim.
La ilahe illallahu vahdehü la şerikeleh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şeyin kadir.
**
Bir gün, başta Ebû Zer (r.a.) olmak üzere muhacirlerin fakir olanları Peygamber Efendimiz’e gelerek şöyle dediler:
“Yâ Resulallah, varlık sahipleri yüksek dereceleri ve dâimi nimetleri alıp gittiler. Çünkü onlar da bizim gibi namaz kılıyor, bizim gibi oruç tutuyor. Onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz. Onlar köle âzat ediyor, biz edemiyoruz.”
Sahabîleri dinleyen Peygamberimiz, onların gönlünü şu müjdesiyle aldı:
“Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem hiçbir kimse sizden daha faziletli olamaz. Meğer ki, sizin yaptığınız gibi yapmış olsunlar. Her namazdan sonra ‘otuz üçer kere Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu ekber’ derseniz, tamamı 99 eder. Yüzün tamamında da, ‘Lâilaheillallahü vahdehu lâ şerika leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şeyin kadîr’ derseniz, günahlarınız denizin köpüğü kadar da olsa, affolunur.” (Müslim, Mesacid: 146; Ebû Dâvud, Vitir: 2)
**
Sonra da ellerimi açıp dua etmeye başladım. Önce bir süre kendim ve ailem için dua ettikten sonra Mayıs'la ikimiz için de dua etmek istedim.
Allah'ım sen bu evliliği kalp kırıkları olmadan, ikimiz de zarar görmeden, birbirimizi yıpratmadan sürdürebilmeyi nasip et. Mayıs'ı benim ailemden koru. En kısa zamanda bu işi halletmeyi bana nasip et, bu işte bana yardım et. Amin.
Çünkü biliyordum eğer ben de ona kötü davransaydım kızın hayatı iyice mahvolurdu. Zaten sevmediği biriyle başkasının günahının bedeli olarak evlenmişti. Ailesini korumayı sırtına yük edinmişti. Ailem tarafından kısa süre de olsa kötü muamele görüp silahla vurulmuştu, öldürülmek istenmişti. Yine de bir şey dememişti ailesini korumak için. İsterse kurtulabilirdi ona kimse karışmazdı. Ama babası ölmesin diye bunu da yapamıyordu.
Dedemi ben de seviyordum, kaybettiğimizde ben de çok üzülmüştüm. Ama onun katilinin cezasını bu kıza kesersem ben Allah'a bunun hesabını veremezdim. Bir kere vicdana sığmazdı bu.
Evet ben de isteyerek evlenmemiştim. Ben de ailemi korumak istemiştim. Ama buradaki tek madur ben değildim. Öldürülmek istendiği bir yere gelin giden ben değildim en azından.
O bana mecbur kalmıştı, ben de ona mecbur kalmıştım. Ve bu mecburiyeti zorlaştırmak yerine onunla anlaşmaya çalışıyordum. En az zararla bu durumu atlatmak için elimden geleni yapıyordum. Bence Mayıs da yapıyordu. Bana düşman gibi bakmıyordu. Tüm bu olanlardan beni suçlamıyordu öldürülmekle tehtid edilen taraf olduğu halde. O da anlayışlı gibiydi. Amcam onu vurduğunda bile beni suçlamamıştı onu koruyamadığım için. Halbuki ben hala kendimi suçluyordum. O gün gözümün önünden hiç gitmiyordu.
Gözlerimi sımsıkı kapattım vurulduğu an gözümün önüne gelince. Sol tarafından vurulmuştu. Kalbine geldi sanmıştım. Öldü sanmıştım...
Bir iki saniye başımı sallayıp görüntülerin gitmesini sağladım. Sonra da ellerimi yüzüme sürüp ona döndüm.
Mayıs'ın hala gözleri kapalıydı. Sağ eli açıktı, belli ki onun duası henüz bitmemişti. Kısa bir süre ona bakarken beraber namaz kılmış olmamıza gülümsedim. Çünkü bu da yapmayı istediğim şeylerden biriydi. Eşimle beraber namaz kılmak.
Mayıs tek elini yüzüne sürünce, zira diğeri askıdaydı, yüzümü daha düz bir hale getirdim. Gözleri beni bulunca da "Allah kabul etsin." deyip seccadeyle beraber kalktım.
"Amin, seninkini de."
O da kalkıp seccadeyi katlamaya çalıştı. Ama tek koluyla pek yapamıyor gibiydi. Seccadeyi vestiyere koyup onunkini de elinden aldım.
"Ben yaparım."
Onun seccadesini de katlarken "Sağ ol." dedi. Sonra da içeri geçti. O koltuğa otururken ben mutfağa girdim sürgülü kapıyı açık bırakarak. Buzdolabını açıp içine baktım, pek bir şey yoktu. Kahvaltılık da yoktu. Sabahtan markete gitmektense bu işi akşam halletmek daha iyi olurdu sanki.
Buzdolabını kapatıp içeri geçtim tekrar. Koltuğun Mayıs'ın olduğu tarafa değil de diğer parçasına oturdum. Telefona bakıyordu.
"Yemekten sonra markete gidelim mi?"
Belki onun da almak istediği şeyler olurdu. Benim alacaklarımı sevmiyor olabilirdi.
Başını kaldırıp telefonu koltuğa bıraktı.
"Dolapta pek bir şey yok. Bi alış veriş yapmak lazım."
"Olur." dedi başını sallayıp. "Gidelim."
Ben de başımı sallayınca tekrar telefonu alıp ona odaklandı. Bir şeyler yazıyordu sanırım. Elimi cebime atıp ben de telefona bakmaya başladım.
Yaklaşık on beş dakikadır telefondaki işlerimi halletmeye çalışırken Mayıs da on beş dakikadır biriyle mesajlaşıyordu. Yani sanırım öyleydi. Biraz kendi bir şeyler yazıyor sonra bekliyor sonra tekrar yazıyordu. Yüzü ara sıra değişiyordu, bazen gülümseyip bazense kaşlarını çatıyordu. Biraz daha böyle devam ettikten sonra kapı çaldı. Başını kaldırıp bana baktı Mayıs.
"Dürümler geldi herhalde." deyip ayağa kalktım ve kapıyı açtım.
"Emir Ayaz?"
"Benim. Eyvallah kardeşim."
Poşeti alıp içeri geçtim. Mayıs da ayağa kalktı.
"Gel mutfakta yiyelim."
Mutfağa geçip poşeti masaya koydum. Sonra da buzdolabında biber tursunu aramaya başladım. Bulup arkamı döndüğümde Mayıs masayı siliyordu.
Kavanozu alıp tezgaha koydum ve bir kaseye biber turşusunu doldurdum. Masaya geçip Mayıs'ın karşısına oturdum.
"Turşu da geldiğine göre başlayalım artık."
Mayıs heyecanla gülümseyip başını salladı. Poşeti alıp dürümlerden birini ona verip birini kendi önüme koydum. Ayranları da aynı şekilde koyarken konuştu.
"Sıcak sıcak gelmiş, mis gibi de koktu. Ne zamandır yememiştim." deyip dürümün kağıdını açmaya başladı. Gülüp ben de açtım kağıdı. Gerçekten de mis gibi kokuyordu. Ben normal bir ısırık alırken Mayıs'ın normal katagorisine girmeyecek kadar büyük ısırığıyla şaşkınlıkla ona baktım.
Ağzı dopdolu gözleri kapalı bir şekilde sağa sola hafif sallanarak çiğnemeye çalışıyordu. Açıkçası o kadar büyük ısırığı nasıl yutacaktı çok merak ediyordum. Ayran gözüme çarpınca kağıdını yırtıp açtım kendiminkini. Mayıs'a tekrar gözüm takılınca ister istemez onun da bir şey içmesini istedim. Boğulabilirdi çünkü. Onun da ayranı alıp çalkaladım ve kağıdını yırttım. Sonra da ona uzattım.
"Al ayran iç de boğulma."
Gözlerini açıp bana bakınca sanırım ne yaptığını fark etti ve elindeki dürümü bırakıp eliyle ağzını kapadı.
"Ya," deyip konuşmaya çalıştı ağzı doluyken. "Kusura bakma... Ben biraz... Biraz acıkmışım da."
Ağzı boş olmadığından tam konuşamıyordu da. Kesik kesik cümle kurup arada ağzındakileri yutmaya çalışıyordu. Güldüm ister istemez.
"Dürümü de görünce öyle... Sana da ayıp oldu ya."
Daha konuşacak gibiyken ayranı uzattım tekrar.
"Tamam tamam bir ayran iç önce."
Ayranı alıp bir iki yudum içti. Sonra hızlı hızlı çiğneyip yuttu ağzındakileri.
"Ne zamandır yememiştim canım çekiyordu. Sıcak sıcak da görünce hemen ısırdım öyle kocaman. Karnım da acıkmıştı bi de."
Sırıtıp cevap verdim.
"Bu kadar acıktığını bilseydim yolda alırdım bir şeyler. Beklemezdin o kadar."
"Hayır ya," dedi, utanmıştı sanırım. "Ayıp ettim kusura bakma."
Umursamazca elimi salladım.
"Ne ayıbı yahu? Bana ne kızım? Nasıl istiyorsan öyle ye. Boğulma da." deyip sırıttım yine. Çok komikti cidden. Bir de ayıp ettiğini düşünüyordu. Ne olacaktı sanki öyle yeyince? Hiç de ayıp değildi bence, gayet tatlıydı.
Mayıs'ın yüzü düşerken dürümünü tekrar eline aldı. Sonra da ağzının içinden mırıldandı.
"Kızım deme..."
Cümleyi sanki devamı varmış gibi kurunca aklıma gelenle konuşup tekrar bir ısırık aldım.
"Lazım mı olur?"
Gözleri hemen beni bulmuştu. İlk önce biraz şaşkın baksa da bunu düzeltip yine altta kalmadı.
"Sizin bu özgüvenin kaynağı nedir Emir Bey? Söyleyin de biz de nasiplenelim."
Sandalyeye yaslanıp sırıttım yine. Evet, özgüvenli olduğum doğrudur.
"Valla parayla satmıyorlardı. Biraz uğraşmak lazım."
Allah Allah der gibi kaşlarını kaldırdı ve dudağının kenarını yukarı kıvırıp bu sefer küçük bir ısırık aldı dürümden. Bir süre sessizce yemeğimizi yiyip konuşmazken ben 7 tane Mayıs ise 4 tane uzun acı biber turşusu yemişti. Ağzı yandığı halde pes etmemiş ayran içip tekrar o acı biberi yemişti. Her ne kadar dokunabileceği konusunda uyarsan da beni dinlememişti. Ben zaten acı yemeye alışkın olduğum için sıkıntı olmuyordu.
Yaklaşık yarım saat sürmüştü yememiz. Arada havadan sudan konuştuğumuz masada yemeğimizi bitirmiştik sonunda. Mayıs kağıtları toparlayıp poşete koyarken ben de masayı silmiştim. Sonra da Mayıs hazırlanmak için odaya geçti.
Mayıs Ayaz'dan
Birlikte çıkıp bir markete gittik. İçeri girince Emir bir araba alıp bana döndü.
"Önce nereden başlayalım?"
Düşündüm. Bence ilk önce bakliyatları alabilirdik.
"Bakliyatları bakalım."
"Tamam." diyerek oraya sürdü. Ben de peşinden takip ettim.
Rafların önüne gelince durduk.
"Nohut, kuru fasulye falan yer misin?" diye sordum. Yemek seçip seçmediğinden emin değilim.
"Yerim ben öyle fazla yemek seçmem. Sen seçiyor musun yemek?"
"Tek tük, fazla değil."
"O zaman aldıklarıma bak, sevmediğin varsa söyle. Fazladan alıp ziyan etmeyelim. Kendi istediklerini de koy arabaya." deyip bir şeyler alıp koymaya başladı arabaya.
Kuru fasulye, nohut, mercimek, pirinç, bulgur koydu arabaya. Hiçbir şey demedim çünkü ben de yerim bunları.
Makarnaların olduğu yere geçti.
"Birkaç tane seç hadi. Yorgun olduğumda kolay oluyor yapmak."
Bakıp üç tane aldım. Biri uzun, biri düdük gibi olandan, diğeri de böyle top gibi oluyor ama kenarları boşluk olandan.
'Bir öğrenemedin şu makarnanın adını.'
Evet, hala bilmiyorum. Ne ki?
Emir arabayı sürüp biraz ilerideki buzdolaplarına geldi.
"Kahvaltılıklar da bitmiş."
Dolabın kapağını açtığında konuştum.
"Biliyor musun ben sabahları kahvaltı yapmıyorum."
'Kahvaltı zaten sabah oluyor şekerim.'
Hadi canım.
Dolaptan peynir alırken sordu.
"Niye?"
"İki öğün yemeye çalışıyorum. Daha sağlıklı diye."
"Aralıklı oruç gibi mi?"
Başımı salladım.
"Sayılır."
"E hiç kahvaltılık yemiyor musun?"
"Yani tabii yurtta pek mümkün olmuyor ama ben kahvaltılıklar öğlen ve akşam yiyorum bazen. Özellikle zeytini çok severim katabildiğim her şeye katmaya çalışırım evde. Kaşarı da öyle. Tost falan yapıyorum kahvaltılıklarla, onun dışında katabildiğim yemeklere katıyorum." deyip duraksadım. "Evde yani.
Başını sallayıp kaşar peynirine uzandı.
"Yiyorsun yani."
Ben de başımı salladım.
Arabayı başka yere sürüp zeytinlere geldi.
"Sevdiğin bir marka falan var mı?" dedi zeytinleri göstererek. Bizim evde genelde kullandığımız zeytin kavanozunu gösterdim.
"Sen yedin mi bundan?" diye sordum.
Alt dudağını çıkardı.
"Bilmem, bana çok fark etmediğinden kafama göre alıyordum. Bu sefer de bunu deneyelim." deyip gösterdiğim zeytini aldı. Sonra biraz ilerideki yumurtalardan bir kutu alıp onu da arabaya koydu. Sıra sebzelere geldiğinde oraya sürdü arabayı. Oradan da bir şeyler aldıktan sonra bana döndü.
"İçecek alalım ister misin?"
"Su alsak olur mu?"
"Tamam alalım. Kola, meyve suyu falan ister misin?"
"Fark etmez. Ben iki dakika bir şey alıp gelsem?"
"Olur, ben içeceklerin oradayım."
Oradan ayrılınca dolapların olduğu yere gittim. Gözlerim aradığını bulduğunda altılı çilekli danonelerden aldım. Tabii boykot ürün olmayanından.
Tekrar Emir'in yanına döndüğümde iki tane 5 litrelik su ve Sarıyer'in sarı kolasından aldığını gördüm. Gazozu için bir şey diyemem ama Sarıyer'in kolaları bence gayet başarılıydı. Açıkçası ben beğenmiştim. Elimdeki danoneyi arabaya koyduğumda dönüp bana baktı. Koyduğum danoneyi görünce sırıtıp tekrar bana baktı.
"Senin yaş kaçtı ya?"
Göz devirdim bu dediğine. Ne var yani hala danone yiyorsam? Seviyorum demek ki.
"Yaşla ne alakası var acaba? Seviyor olamaz mıyım?"
"Yani tabii seversin de," dedi bıyıkaltı gülerken. "Ne bileyim?"
Tip tip baktım ona. Sonra arabaya bakıp "Bu arada," dedim. "Bunları beraber ödüyoruz değil mi? Kasaya gitmeden halledelim."
"Yo ben ödüyorum." dedi rahat bir şekilde.
"Olmaz öyle," diye itiraz ettim. "Madem ev arkadaşı olduk benim de katkım olması lazım."
"İyi de sen olmasan da ben yapacaktım bu alışverişi."
"Evet ama ben de ortak olduğum için erken biter. Hem mevzu o değil."
"Mevzu ne?"
Sağ elimi kaldırıp parmaklarımla saymaya başladım.
"Evine ortak çıktım. Yiyeceğine, içeceğine, suyuna, elektriğine."
Parmaklar bitince saymayı bırakıp devam ettim.
"Ama hepsini sen karşılarsan haksızlık olur. Payıma düşeni yapmam lazım. Bu arada ev senin mi yoksa kira mı?"
Çok azıcık gülümsedi ama çok az.
"Ev benim," deyip biraz daha düz bir hale getirdi yüzünü. "Mayıs bunların lafı bile olmaması lazım, karımsın sen benim. Tabii ki de her şeyime ortak olacaksın. Bundan doğal ne var?"
Beni karısı olarak görmesi güzeldi ama bunun gerçek bir evlilik olmayacağını da ilk günden kendi belli etmişti. Boşanacağımızı o gün gayet rahat söylüyordu ama bugün karımsın diyebiliyordu. Böyle konuşması sinirimi bozuyordu elimde değil. Ama tekrar ve tekrar ona gerçekten evli değiliz hatırlatmasını yapmayacaktım. Bunu biliyordu, sürekli söyleyip ortamı germeye gerek yoktu.
"Olsun," dedim biraz morelim bozuktu. "Ben öyle rahat edemem. Evde fazlalık gibi hissederim. Seni rahatsız ettiğimi düşünürüm kendi kendime. Gerek yok."
Kaşlarını çattı hemen.
"Ya ne alakası var? Ne rahatsızlığı? Ne fazlalığı? Misafirmişsin gibi konuşuyorsun Mayıs. Evliyiz biz, hem Allah katında hem resmiyette karımsın benim. İnsanın karısı fazlalık olur mu hiç? Laf mı bu söylediğin?"
Aslında misafir sayılırım. Süresinin dolmasını bekleyen bir misafir.
'Sanırım o gün boşanırız demesi biraz fazla dokunmuş sana.'
Galiba evet. Çünkü boşanırız diyene kadar hep bi umut vardı içimde. Ama onu söylediğinde o umut küçücük olmuştu. Evet hala bi umudum olabilir ama hayal gibi bir şeydi bu. Belki olurdu, bunu kimse bilemezdi ama önümüze o büyük engeli koymuştu bir kere.
"Sen öyle hissettirdin diye değil, gerçekten çok anlayışlısın bana. Ama benim açımdan da düşün."
Evet o öyle hissettirmemişti. Ama ben her an öyle hissedebilirdim.
"Tamam," dedi pes etmiş gibi. "Dediğin gibi olsun. Olsun olmasına ama sen öğrencisin. Nasıl karşılamayı düşünüyorsun?"
Bunu küçümser gibi değil de tereddütle sormuştu. Çalıştığımı bilmiyordu.
"Bir işte çalışıyorum. Hallederim."
Daha fazla soru sormadı. Başını sallayıp kasaya gittik beraber. Bana kendisinin ödeyeceğini, sonra aramızda halledeceğimizi söyleyip ödemeyi yaptı. Poşetlerin hepsini alıp çıktı marketten. Beraber arabaya bindik.
Emir arabanın anahtarını yerine takıp bana döndü ve kısa bir süre bir şey demeden bana baktı. Bir şey mi diyeceksin, diyecektim ki o konuştu benden önce. Sesi çok durgun ve yanlış anlamadıysam üzgün gibiydi.
"Boşanma meselesi yüzünden böylesin değil mi?"