İki gün sonra~
Bugün o büyük gündü, her şeyin başlangıcı. Bugün kahramanlık görevimi yeniden yapacak ve o genç kızın intikamını alacaktım. Ama asıl intikamı, Demir Ateş ile görüştüğümde yani ona ihanet edenin sevdiği kadın olduğunu öğrendiğinde alacaktım. Her şey aslında yeni başlıyordu, intikam.
Ezhel ile tanışalı sekiz gün olmuştu, iki gündür onda kalıyordum ve gayet iyi anlaşıyorduk. Mesela dün film gecesi yapıp patlamış mısır yemiştik. Film bittikten sonra ikimizi de uyku tutmayınca kahve içip sabah altıya kadar oturmuştuk. Uykusuz kalsam da bu sabah erken kalkmakta ve hazırlanmakta hiç zorluk çekmemiştim. Çünkü içimdeki intikam ateşi beni dinç tutmuştu, onun heyecanıyla uyku tutmazken sabah nasıl yatacaktım, öyle değil mi?
Asansörün katları yeniden aheste aheste çıkmaya başlamıştı, her şeyin başlangıcı bugüne özel yine aheste aheste. Her şeyin devriydi bugün. Aslında her şey bugün başlayacaktı, eğer bugün bu işi yaparsam her şey için çok geçti. Artık geri dönülemez bir yola girmiştim ve geri dönmek de istemiyordum. Ben buydum, balpeteği. İntikam ateşiyle harlanmış balpeteği, yüreğimdeki bu intikam ateşi sönmedikçe benliğim devam edecekti.
Asansörün kapıları açıldığında birkaç adım attım ve asansörden çıktım. Sağa doğru yönelince o kapıyla göz göze geldim, ilk geldiğim gün. Elimde beyaz zarflarla.
Kapıyı tıklatınca yeniden o soğuk sesi duydum, "gel!"
Kapıyı açtım ve siyah topuklu ayakkabılarımın zeminde çıkardığı o tok sesle birlikte yürümeye devam ettim. Demir Ateş! Tam karşımda duruyordu. Kahve gözleri değişik bakıyordu ya da ben öyle hissediyordum.
"Merhaba," Dedim yapmacık olduğu belli olmayan bir tonlamayla. Ama yapmacıktım. "Hoşgeldin." Diye de karşılık verince günlük programı hazırlamak için masama kuruldum.
◇◇◇
"Efendim Selim," Dedi Demir telefonda konuşurken. Evet! Şimdi başlıyorduk. Heyecandan dolayı yerimde duramıyordum.
"Ne?!" Diye bağırdı öfkeyle. Karşı taraf kumarhanelerine baskın düzenlendiğini söylemiş olmalıydı. "Bütün korumaları zemin katta topla! O herife haddini bildirme zamanı geldi." Bahsettiği Sarı'ydı. Bakalım kim kime haddini bildiriyormuş.
"Şirkette kimseye gerek yok!" Dedi. "Bütün adamlar benimle gelecek. İtiraz istemiyorum, beş dakikan başladı."
Öfkeyle ayağa kalktı ve hızlıca ceketini omuzlarından geçirdi. "Acil bir işim çıktı." Dedi. "Şirket sana emanet."
Başımı onaylar anlamda sallayınca Demir bey telefonunu da alarak hızlıca şirketten çıktı. Telefonum çalıyordu, arayan Sarı'ydı. Telefon bir iki kez çaldıktan sonra kapandı, tam sırasıydı! Sandalyeden kalktım ve kapıyı üç kez art arda kilitledim. Şimdiki işim ise kırmızı flashı bulmaktı.
Çekmecelere doğru yürüyüp dağıtmadan kurcalamaya başladım ama hepsi boş evraklarla doluydu. Çalışma masasının dolapları ve çekmecelerine tek tek baktım, zamanla yarışmıyordum ama yine de telaşlanmıştım. Sonuçta her an birisi gelip kapıya vurabilirdi, o yüzden işimi sağlama almak için hızlı davranıyordum.
Hemen karşıdaki dolabın içine baktım, gözüme çarpan siyah orta büyüklükte kutuyu elime aldım ve hızlıca çalışma masasının üstüne bıraktım. Derin nefesler alıp vererek kutunun kapağını açtım ve içinde gereksiz evrakların olduğunu görünce hayal kırıklığına uğradım.
Kutuyu geri bırakmak için hafifçe kendime doğru çektiğimde evrakların bıraktığı boşluktan siyah küçücük, flash büyüklüğünde bir kutu görmek yeniden umut tohumlarımı yeşertmişti. Evrakları yana çektim ve o siyah kutuyu aldım. İçini açtığımda neredeyse mutluluktan ağlayacaktım. Oradaydı, aradığım kırmızı flash oradaydı. Demir Ateş'in hayatını alt üst edecek flash, Sarı'nın ablasının intikamını alacağım flash buradaydı.
Kutuyu aldım ve Sarı'nın bana dün akşam verdiği kırmızı flashı içine koydum, kim bilir Sarı flashın içine neler koymuştu? Demir'in bu flashı görünce ki yüz ifadesi gözümün önüne gelince istemsizce kıkırdadım. Kutuyu da yeniden eski yerine yerleştirdim ve etrafı düzenledim.
Flashı da çantamın içindeki boş küpe kutusuna yerleştirdikten sonra Sarı'ya mesaj yazdım.
İşlem tamam, ortak.
Mesaj ona ulaşmıştı ama şuan baskın sırasında olabileceği ihtimaliyle bakması biraz imkansıza kaçardı. O yüzden telefonu tekrardan masanın üzerine bıraktım ve ağır adımlarla odadan çıktım. Asansörü kata çağırınca yavaş yavaş çıkmaya başladı ve benim olduğum katta durdu. Açıldığında ise ağlamaktan gözü ve burnu kızarmış, rimeli akmış benden birkaç yaş küçük kadınla karşılaştım. Elinde telefon vardı.
Asansöre hızlıca bindim ama telefonla konuşuyor diye müdahale etmek istemedim.
"Devlet hastaneleri karşılamıyor mu peki?" Diye sordu karşımdaki siyah saçlı, mavi gözlü kadın. Bunu söylerken ağzından küçük bir hıçkırık kaçırıp daha çok ağlamaya başladı.
"O kadar yüklü bir parayı nereden bulayım?" Diye sordu çaresizce. "Canımı bile veririm kardeşim için ama yoktan var edemem ki. Anne ne yapacağız?"
Anlaşılan kardeşi için yüklü bir miktar paraya ihtiyacı vardı. Aklımda tilkiler dönüp dolaştı. Kadın telefonu kapatınca aniden ona döndüm.
Elimi ona uzatarak, "Ben Adal." Dedim. Kadın bu davranışıma anlam verememişti.
Yine de elini uzatarak elimi sıktı, "Derya." Dedi.
"Anladığım kadarıyla paraya ihtiyacın var." Dedim. "Bir yerde oturup konuşalım mı?"
"İş?" Dedi soru sorar gibi.
"Şirket birkaç saatliğine bana emanet, patron sayılırım. İzin benden." Diyerek göz kırptım. "Seni bekliyorum, elini yüzünü yıka yanıma gel." Asansörün kapısı açılınca girişteki bekleme koltuklarından birine oturdum.
On dakika içinde Derya yanıma geldi, mavi gözlerinden akan rimel temizlenmiş ve yeni rimel sürüldüğü hafif kalkık kirpiklerinden belli oluyordu. Diğer makyajlarla da yüzündeki makyaji komple tazelemişti, sanki daha yeni ağlayan kadın gitmiş yerine bambaşka bir kadın gelmişti. Açıkçası on dakikada baya çabuk ve iyi hazırlanmıştı.
"Hemen karşıda bir kafe var, fazla uzun oturmayız zaten." Diye fısıldadım, elimle kafeyi gösterdim. Etraftaki insanlar bizi görmüyordu, onunla yan yana görünmemeliydim.
"Önden git." Diye de ekledim. Derya başını hafifçe salladı ve kimsenin onun izlemediğine emin olduktan sonra şirketten çıktı. Eminim neden gizlendiğimizi merak ediyordu. Eğer onunla görülürsem ona yardım ettiğim için tehlikeye girecektim. Ve evet, eğer onu ikna edebilirsem ajan olarak onu gösterecek ve Ezhel'in yanında güvende tutacaktım. Teklifimi kabul etmese de mecburen Ezhel'e gönderecektim. Çünkü Ezhel'in beni buraya ajan olarak gönderdiğini öğrenirse Demir'e söylerdi.
O çıktıktan beş dakika sonra şirketten ağır adımlarla çıktım, zaten öğle yemeği vaktiydi. Hemen karşıdaki kafeye doğru ilerleyip montumun şapkasını örttüm. Derya hemen dışarıdaki en dipte olan masada oturuyordu. Karşılıklı koltuklara yerleştik.
"Derya," Dediğimde dolmuş gözlerini bana çevirdi. Her an kardeşi aklına geliyor ve zaman mekan farketmeksizin gözleri doluyordu. Onu en iyi ben anlıyordum, benim de durduk yere gözlerimi dolduran şey geçmişimdi. "Şimdi seninle bir anlaşma yapmak istiyorum. Ama kabul etsen de etmesen de seni Ezhel Sarı'ya teslim edeceğim. Ve merak etme kılına bile zarar gelmeyecek."
Ezhel Sarı'nın adını duyar duymaz gözleri fal taşı gibi açılmıştı, şuan ben de onun kadar tedirgindim. Sonuçta planı komple değiştirip çekleri de ona bugün verecektim.
"Mafya olan Ezhel Sarı." Diyerek korkuyla yutkundu. Gözlerindeki ifade her an Ezhel Sarı gelip onu öldürecekmiş gibiydi.
"İstediğin ne kadarsa Ezhel bunu karşılayacak ve ömür boyu onun yanında güvende olacaksın. Lakin anneni kardeşini veya hiç kimseyi göremeyecek ve bir evde yaşayacaksın. Kardeşin için bunu yapabilir misin?"
"Yaparım!" Dedi heyecanla. "Kardeşim için canımı bile verecekken bu ne ki? Yaparım elbette."
"Çok güzel." Dedim. "Şimdi sana planı anlatma vakti." Derya başını salladığında boğazımı temizleyerek anlatmaya başladım. "Şimdi şu şirket bilgilerinin saklandığı kırmızı flash var ya? Hani o olmadan şirketin en geç bir haftaya batacağı flash... Onu ve çekleri alıp bugün içinde sana vereceğim ve seni şirketten göndereceğim, Ezhel Sarı'nın adamı ile. O seni Ezhel Sarı'ya götürecek. Ben zaten ona her şeyi çoktan anlatmış olacağım için geri kalan kısmı o halleder zaten."
"Kırmızı flashı nasıl bulacaksın ki?" Diye sordu.
"Sana bir sır daha vereyim mi?" Diye sorunca kadın başını hafifçe onaylar anlamda salladı. "Ben balpeteğiyim. Ve Ezhel Sarı tarafından bu şirkete ajan olarak gönderildim."
"Ne?!" Diye bağırdı bir anda. Elim refleksle ağzına gitti ve diğer elimi kendi dudağıma "sus" anlamında götürdüm. Yavaşça elimi kadının ağzından çektim. "Sen balpeteğisin." İdrak eder gibi söylemesi gülmeme neden oldu. "Hani şu gizli haberleri yayan o ünlü balpeteği!" Kadın hala şoku üzerinden atamamıştı, üst üste şok yaşıyordu.
"Bana bir yamuk yaparsan, Ezhel'in sana neler yapabileceğini tahmin ediyorsun değil mi?" Diye sordum. Ezhel'in yapabileceklerine güvenerek bunları kadına anlatmıştım.
"Asla!" Dedi. "Bu kadar iyiliğine karşılık sana ihanet etmem."
Demir'in yanında çalışmasına rağmen ona ihanet ediyordu. Tabii ki bunu yapardı sonuçta kardeşi onun kalbinin yarısıydı, onun için her şeyi yapacağı gözlerinden okunuyordu. Aslında ona güvenmemin asıl sebebi gözlerinde bir ablanın kardeşi için yapacağı fedakarlıkları görmemdi.
"Pekala o zaman!" Diyerek ayağa kalktım. "Ben şimdi içeriden kahve alıp şirkete gidiyorum. Ama sen on beş, yirmi dakika sonra gel. Tamam mı?"
Başını aşağı yukarı salladıktan sonra kafenin içine girdim.
◇◇◇
Şirkete geçeli yaklaşık on dakika olmuştu, telefon kulağımda Ezhel'e şimdi kurduğum planı anlatmıştım ve ondan gelecek cümleleri bekliyordum.
"Ah Sayer!" Dedi sinirli bir ses tonuyla. "Birincisi, neden bana söylemeden iş yapıyorsun? İkisincisi o kadına nasıl bu kadar güvenebiliyorsun? O plan için ne kadar çok uğraştım biliyorsun değil mi? Çekleri alma vaktiyle bile oynamışsın." Deyince beklediğim tepkinin bu olacağını az çok tahmin ettiğimi farketmiştim.
"İyi de çeklerin alma vaktinin değişmesi planı pek etkilemez ki!" Dedim. "Sonuçta şuan kasaya bakmayacak, hem baksa bile ne olacak?"
"Her neyse," diye kestirip attı.
"Arabayı şirketin bir arka sokağına gönder, ben de çekleri arayacağım."
"Kırmızı flashı bulduğun kutunun içindedir." Dedi.
"Nereden biliyorsun?" Diye sordum.
"Tahmin, Sayer. Tahmin." Sıkıntılı bir nefes verdikten sonra telefonu yüzüme kapattı. Telefonun yüzüme kapatılmasına sinir oluyordum.
Dolabın yanına gittim ve kutuyu açtım, evrakları tekrardan öbür tarafa ittiğimde en az laptop genişliğinde siyah bir kutuyla karşılaştım. O kutuyu aldım ve masanın üstüne yerleştirdim. İçini açtığımda ise neredeyse elliden fazla çekle karşılaştım.
Hepsinin üstünde yazan miktar en az bir milyondu. Şok içinde kağıtlara göz gezdirdim ama şuan zamanla yarışıyordum. Hepsini üst üste koyarak elime aldım. Kutuyu yeniden büyük kutunun içine koyduktan sonra dolabın içine yerleştirdim. Hemen ardından kapı çaldı.
"Derya..." dedi, kapının ardındaki ses. Kapıya giderek kilidini çevirdim ve kapıyı açtım.
"Fazla vaktimiz yok." Dedim. "Çantanı verir misin?" Karşımdaki kadın neredeyse korkudan titriyordu, ben ise onun aksine rahattım. Sonuçta ajanlık benim üç yıldır yaptığım bir işti, gitgide soğukkanlı olmuştum haliyle.
Derya çantasını uzattığı gibi hızlıca onu elinden aldım ve çekleri en alta yerleştirdim, daha sonra çantamdan çıkardığım, cebimde olan kırmızı flashı da alıp çeklerin üzerine koydum. "Yangın merdivenlerine koşarak git." Koridorun hemen sonundaydı. Derya çantayı alarak yangın merdivenlerine ilerledi, koridordaki kameralar iptal edilmiş olsa da her an asansör açılır korkusuyla biraz tedirgindim. Kendim için değil de Derya için, Demir onu de beni de yaşatmazdı.
Derya yangın merdivenlerinden inerken ben de kapıyı kapattım ve yangın merdivenlerine ilerledim. O önde ben arkada on beş katı indik. "Şirketin bir arka sokağına git, geliyorum." Deyince neredeyse koşarak yanımdan uzaklaştı. Ezhel'i aradım.
"Alo," Dedim telefon açılır açılmaz. "Araba geldi mi?"
"Şuan yolda, beş dakikaya orada olur." Dedi.
"Baskın nasıl geçti?" Diye sordum.
"Bütün mal varlığı..." dedi. "Hepsi bom!" Küçük bir kahkaha attı ama attığı kahkaha ürkütücü tondaydı. "Bir iki haftaya da şirketi iflas eder. Şuan kalacak bir evi bile yok."
"Çok güzel..." Diye mırıldandım. "Şimdi kapatayım. Derya'ya hala güvenemiyorum." Telefonu bu sefer ben yüzüne kapatmıştım, bir nevi küçük tatlı bir intikam olarak geçiyordu. Bu hayatta her şeye intikam demem takıntılı seviyeye geçmişti.
Şirketten çıkararak arka sokağa doğru ilerledim ve Derya'yı gördüm. Duvara yaslanmış arabayı bekliyordu. Onun yanına doğru gidip uzağında durdum, araba gelmeyene kadar hiçbir yere gitmiyordum.
Yaklaşık beş dakika sonra araba geldi ve Derya bana hiç bakmadan arabaya bindi.
Araba iki dakika içinde gözden kaybolunca iki elimi de cebime sokarak şirkete ilerlemeye başladım.
◇◇◇
Saat öğlen beşe geliyordu ve çalıştığım söylenemezdi, patronumun yokluğunu fırsat bilerek kendime izin vermiştim. Şuan onun sandalyesinde rahat rahat oturuyordum, taa ki ekranda onun yazısını görene kadar...
Yanıtlayarak kulağıma götürdüm.
"Adal, bugünlük mesai saatin bitti, işim bitmeyecek gibi görünüyor. Evine git güzelce dinlen." Dedi.
"Yardım edilecek bir şey var mı peki?" Diye sordum istemeye istemeye. Ama onun güvenini kazanmam lazımdı.
"Şuanlık bir şey yok, olunca haber ederim. Görüşürüz."
"Görüşürüz." Diyerek telefonu kapattım. Çok güzel! Erkenden eve gidecektim.
Ayağa kalktım, ceketimi çantamı ve telefonumu da alarak odadan çıktım. Asansörü yeniden olduğum kata çağırdım, son günlerimdi bu şirkette. O yüzden asansör bile bugün daha çekilirdi, çok mutluydum bu yüzden hiçbir şey beni rahatsız edemiyordu. Bugün Demir Ateş'in tarihe gömülme günüydü. Asansörün açılmış olan kapısından içeri girip birinci kata basarken, aklıma Demir Ateş'in çekleri ve flashı bulamayıncaki yüz ifadesi gelince hafifçe kıkırdadım.
Aynadan kendime bakarken, acaba fazla mı kötüyüm? Diye düşündüm. Evet kötüydüm ama hakeden insanlara karşı kötüydüm. Demir Ateş'e karşı içimdeki dinmek bilmeyen intikam ateşi neden bu kadar fazla? Diye düşünmeden edemedim. Sonuçta asıl suçlu Kıvanç'tı. Acaba onu görmediğim için miydi bu? Belki de ona duyduğum öfkeyi de Demir'den çıkartıyordum kim bilir?
Mutlu mutlu şirketin kapısından çıktım ve kendi arabama binerek çalıştırdım. Bugünkü mutluluğumu taçlandırmak istediğim için paketten bir dal sigara çıkarıp dudaklarıma götürdüm. Tek elim direksiyondayken diğer elimle de çakmağı yaktım ve sigaramın ucuna götürerek alevlendirdim. Her içişimde kendime duyduğum sevgi ve saygıyı hatırlıyordum ve bugün yaptığım işi. Ezhel'den daha iyi plan yapmama rağmen neden surat sallıyordu ki? Seni kıskanıyor bence!
Haklısın iç ses. Ama şöyle bir gerçek de vardı ki, o kadını ağlar vaziyette görmeseydim bu plan benim de aklıma gelmezdi.
Arabayı Ezhel'in evinin önünde durdurdum, evde olmama ihtimali yüksekti. Her neyse burada kaldığım günlerde bana yedek anahtar vermişti. Arabadan inerek yedek anahtarla kapıyı açtım. Ve içeri girdim.
Tahmin ettiğim gibi Ezhel yoktu, belki odasında olabilirdi ama onu rahatsız etmek istemiyordum. Ceketimi daha sonra odama götürürüm diyerek salondaki koltuğun üstüne koydum, hemen yanına da çantamı. Telefonumu elimden bırakmadan mutfağa doğru ilerledim.
Karnım acıkmıştı!
Ezhel'i arayarak hapörlöre aldım ve telefonu masanın üstüne koydum, daha sonra da dolaptan malzemeleri çıkarırken onun sesini duydum.
"Çabuk söyle balpeteği vaktim yok!" Dedi.
"Neredesin diye aramıştım." Diye yanıt verdim. Hakikaten şuan onu aramam kadar gereksiz bir şey yoktu ama içimdeki arama dürtüsüne engel olamamıştım. Bir yandan onunla konuşurken bir yandan da sandviçimi hazırlamaya başlamıştım.
"Şuan baskındayım desem." Diye yanıt verdi ve ardından silah sesi duyuldu. "Küçük bir kumarhane baskını, bizzat ben katıldım."
Ne yani? Benim aramama baskındayken cevap mı vermişti?
"Baskında mısın?" Diye sordum şaşkınlıkla. Silah sesinin hemen ardından inleme sesi bana kadar ulaşmıştı. "Kim vuruldu, karşı taraf mı?"
"Karşı taraf." Ardından telefonun yere düşme sesi duyuldu.
Sonuçta o kaybetmezdi, Ezhel Sarı'ydı sonuçta. O kolay kolay yenilmezdi, yenilemezdi. Sandviçimden kocaman bir ısırık aldım.
Telefonumdan bir film açarak bardağa yasladım ve sandviç eşliğinde izlemeye başladım.
Saatler sonra~
Sarı hala gelmemişti ve içimdeki kötü sesleri susturamıyordum. Gerçi saat daha sekiz buçuktu ama yine de korkuyordum. Onu aramalı mıydım? Bunu da bilmiyordum. Özenle hazırladığım meyve tabağını bitiremeyeceğimi anlayınca masanın üzerine bırakıp telefonu elime aldım. Daha sonra aklıma gelen şeyle telefonu geri bıraktım, telefonu kırılmıştı.
İçimdeki korkunun şiddeti gitgide artıyordu, ne yapacağımı bilmiyordum. Sakin olmalıydım.
Saat on ikiye kadar beklemeliydim, on ikiden sonra ne yapacağımı düşünürdüm. Çaresizce koltuğa uzandım ve açık kalan televizyonu kapattım.
Telefonumun melodisi kulağıma ulaşınca sevinçle yerimden kalktım ve telefona baktığımda tamamen hayal kırıklığına uğramıştım. Yabancı numaraydı, acaba Ezhel olabilir miydi? Adamlarının telefonundan belki arıyordu. Heyecanla telefonu yanıtlayarak kulağıma götürdüm.
"Alo," dedi karşı taraftan gelen ses, bu Sarı'nın sesiydi. İçim huzurla dolmuştu. "Balpeteği iyi misin?" Diye sordu.
"İyiyim," Dedim. "Sen?" Endişeyle sorduğum bu soru karşısında sırıttığına emindim.
"Kendi ameliyathanemde ameliyat oluyorum desem." Deyince içimdeki kötü hisler yeniden canlandı.
"Ne?!" Diye bağırdım.
"Kulağımı sağır mı etmek istiyorsun?" Söylenmesini önemsemeden, "Neredesin?" Diye sordum. "Yani ameliyathanen nerede? Çabuk bir adamını eve gönder ve beni alsın. Ben de geliyorum."
"Adama gerek yok." Dedi. "Evin garajında ameliyat yapmayı daha çok seviyorum."
"Geliyorum." Diyerek telefonu kapattım. Deliydi bu adam! Başka bir açıklaması olamazdı. Sanki başka hiçbir yer kalmamış gibi Evin garajını ameliyathaneye çevirmişti. Telefonumu elimden hiç bırakmamaya Yemin etmiş gibi onunla birlikte evden çıktım. Korumaların yanına giderek, "garajı açar mısınız acaba?" Diye sordum. Adamlar tereddütle birbirlerine bakınca, "Sarı'nın haberi var. Orada ameliyat olduğunu biliyorum. Görüyorsunuz zaten beni, onun evinde burnunun dibinde kalıyorum." Deyince adamlardan bir tanesi ikna olmuş gibi başını salladı.
Ardından garajın kapılarını bir düğmeyle otomatik olarak açtı. Adam önde ben arkadan garajın içine girdiğimizde şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Yaklaşık kırk tane araba yan yana dizilmişti, bu garaj hiç de göründüğü gibi küçük değildi. Adam bir tane demirden yapılmış büyük kapının önünde durdu.
Bu kapı şifreliydi, 2103 rakamlarını tuşladı. Ablasının doğum tarihiydi, yirmi bir Mart.
İçeriye doğru geçtiğimizde soğuk hava tenimi ürpertti. Burası ameliyathaneden farksızdı. Tam karşımda sedyede baygın Ezhel Sarı yatıyordu, karnından vurulmuştu. "Yaklaşmayın!" Diye bağırdı bir tane doktor. "Ezhel beyin emri olduğu için sizi buraya alabildik. Lütfen sınırları zorlamayın." Olduğum yerde kaldım. Resmen karşımda Ezhel'i ameliyat ediyorlardı ve ben de mimik kıpırdamıyordu. Balpeteğiydim şuan, sadece balpeteği.
Yere doğru çöktüm ve dizlerimi karnıma doğru çektim. Öylece onun ameliyat edilişini dakikalarca izledim, belki de bir saat boyunca. Canım yanmış mıydı? Hayır! Ben kendi acılarımı bile hissetmeyen bir kadındım, onun acısını mı hissedecektim?
Kimseye acımayan balpeteğiydim, kendine bile acımayandım. Belki vicdansız, belki de ruhsuz. Kim ne derse desin umrumda bile değildi. Ben kendimi seviyordum önemli olan buydu. Kendime güveniyordum. Ama bir o kadar da kendi canımı önemsemiyordum, evet bu biraz tuhaf kabul ediyorum ama ben buydum.
Tam tamına bir saat geçti, Ezhel Sarı karşımdaki sedyede kolundaki bir serumla yatıyordu. Epey zor bir ameliyat olduğunu ve bu yüzden biraz daha uyutacaklarını söylemişlerdi. Ameliyathanenin diğer kapısı şuan bulunduğumuz yere yani servis odasına açılıyordu. Tamamen hastaneye çevirmişlerdi burayı.
Doktorlar ise beş on dakikaya uyanır diyip çıkmışlardı, galiba Ezhel Sarı'nın kendine özel tuttuğu doktorlardı.
O kadar beklemiştim, şimdi de rahatlıkla bekleyebilirdim. Yaklaşık on beş dakika sonra Ezhel gözlerini yavaş yavaş araladı ve karşısında beni gördüğüne hiç şaşırmadı. Zaten burada olduğunu bana kendisi söylemişti.
"Geçmiş olsun." Diye mırıldandım. Başını olumlu anlamda salladı.
"Ameliyathanede mi bekledin yoksa burada mı?" Diyerek güldü, ben de güldüm.
"Karşımda ameliyat ettiler seni." Dedim gayet soğukkanlı bir sesle. O ise tekrar küçük bir kahkaha attı.
"Nasıldı peki? Kanlar falan aktı mı? Hep merak etmişimdir." Diyerek dalga geçmeye devam etti.
"Yalan söylemiyorum." Deyince anlık bir afalladı.
"Balpeteği sen deli misin?" Diye sordu büyük bir ciddiyetle. "Gerçekten benim ameliyatımı canlı canlı izledin mi?"
Umursamaz bir şekilde omuz silktim. "Ben neler neler gördüm bugüne kadar. Üç yıldır bu işi yapıyorum, bir zahmet."
"Neyse gelelim konumuza." Evet başlıyorduk! "Anlat."
"Flashı aldıktan sonra aşağı inmek istedim ama asansörde telefonda konuşan ağlayan bir kadınla karşılaştım, Derya bugün sana gönderdiğim kadın. Sana her şeyi anlatmıştır zaten. Eğer o kadın olmasaydı ben çok büyük bir risk içindeydim hiç mi görmedin? Demir sandığın kadar salak değil."
"Tamam güzel plan ama Demir sandığım kadar salak. Aşık olduğu kadına karşı tamamen kör, anlıyor musun? Onun için aşk çok farklı bir şey, benim gibi değil O. Demir duygularıyla hareket eder ve vicdanlı bir adam, yani seni suçlayamaz çünkü sen onun sevdiği kadınsın." Son cümleyi büyük bir öfkeyle söylemişti. "Benim aksine o mantığıyla hareket etmiyor."
"Ya sana oyun oynuyorsa? Ya bizim ortak olduğumuzu anlamış ve saf ayağına yatıyorsa?"
Alayla gülümsedi, "bu saatten sonra ne farkeder." Dedi. Doğru! "Zaten amacımıza ulaştık. Şirket bir haftaya batar ve borçlanmalar olur. Daha sonra da şirketi satar zaten. Parayı da borçlarına verir." Ürkütücü bir kahkaha attı. "Ondan sonra da zaten Demir'i alıkoyup Kıvanç'ın yerini söyleteceğim." Çok güzel bir plandı.
"Demir'e ajan olduğumu ben söyleyeceğim." Diyerek gülümsedim. "Benim için büyük bir zevk."
Bir anda içeriye telaş içinde birkaç tane adam girdi. "Abi!" Dedi içlerinden bir tanesi. "Demir Ateş polise yerimizi bildirmiş, beş dakika içinde burada olurlar."
"Piç herif!" Ezhel'in sesi bütün garajda yankılanmıştı. "Arabayı hazırla, bizi en yakın bir tane eve götür. Yanlarımızdaki evde yaşayanlara sıkıca tembihle, zaten beni satacaklarını sanmıyorum." Ezhel kolundaki serumu hızlıca sökerek ayağa kalktı. "Balpeteği çabuk ol!"
Hızlıca ayağa kalkıp Ezhel'in garajın içindeki bindiği arabaya bindim. Şoför hızlıca sürerek garajdan çıktı.
"İyi misin?" Diye sordum yarasını kastederek. Başını salladı.
"Yeminimize ihanet etti şeref yoksunu." Diye mırıldandı.
"İntikam almak istemiş." Diyerek bir tahminde bulundum.
"Korkak işte." Dedi. "Adam gibi gel karşılık ver. Gitti polislerin eteğine saklandı sikik herif!" Sesi arabada yankılanıyordu. "Biraz daha hızlı!"
"Abi zaten son hızda gidiyoruz. Birazdan orada oluruz." Dedi ve dikiz aynasından bakınca korkuyla yutkundu. "Abi polisler arkamızda." Arkamı döndüğümde polis sirenleri uzaktan görünüyordu.
"Kahretsin!" Diye bağırdı Ezhel, sesinde ilk defa endişe vardı. "Polisler ilk defa bu kadar yakınımda." Korkuyu iliklerime kadar hissediyordum. Ölüm korkusu değildi bu yakalanma korkusuydu.