İçeriğe geç

Beyaz Lotus

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Beyaz Lotus

Bölüm 2

Toprak Kokusu

Gülümsedi, gülümsedim

Ağladı, ağladım

Sevindi, sevindim

Ağladım, güldü

Siz hiç unutma beni çiçeğinin hikayesini duydunuz mu?

Yıllar yıllar önce güneş gibi parıldayan saçları, gökyüzüne tos çıkaracak mavilikte gözleri, kar kadar beyaz renkli vücudu, pembenin en güzel tonuna sahip olan dudakları ile gülümseyince bütün krallığı etkileyen bir prenses yaşarmış, Prenses Aurora.

Bu prenses o kadar güzelmiş ki en uzak krallıklardan bile prensler, dükler, lordlar ve krallar gelirmiş, güzeller güzeli prensesle evlenebilmek için.

Fakat prensesin gönlü sadece saray hizmetçisinin oğlu Ian’aydı. Prenses Aurora, Ian’ı o kadar seviyordu ki ona sürekli mektup yazardı ve resimlerini çizerdi fakat asla vermeye cesaret edemezdi. Hadi ama Kral Samiran bu kadar kötü kalpli olamaz değil mi? Tabiki de olabilir!

Günlerden bir gün prenses yine Ian’a mektup yazarken kapısı hafifçe çalındı.

Bir, iki, bir, iki, iki, bir.

Kim olduğunu hemen anladı. Dudaklarının üzerinde hafif bir tebessüm belirince koşarcasına kapıyı açtı.

Kapıdaki kişi göz hizasına gelince kalbi açmaya çalışan bir kuş misali çırpınmaya başladı. Ne kadar da çok seviyordu bu adamı böyle.

Sevdiği çocuk gözlerinin önünde gülümsüyor ve elini ona doğru uzatıyordu.

Aurora o kadar heyecanlıydı ki Ian’ın elini hızla tuttu ve sarayın uzun ince koridorlarında koşmaya başladılar.

O kadar yakışıyorlardı ki Aurora’nın sarı saçları, mavi gözlerine, kusursuz cildine tezat olduğu halde Ian’ın koyu kahve saçları, simsiyah gözleri ve hafif kusurlu cildiyle bir ahenk içindelerdi.

Prenses Aurora Ian’ın kolunu bıraktığı zaman etrafı mavi çiçeklerle kaplı akıntının biraz fazla olduğu bir nehirin yanına gelmişlerdi.

"Burası da neresi böyle?" diyen Ian’a karşı Prenses Aurora gülümsedi ve işaret parmağını mavi çiçeklere yöneltti. "Çok güzel değiller mi?" diye fısıldadı.

Ian sevdiği kızın efsunlanmışçasına duran yüzüne baktıkça gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Hadi ama! Bu kıza kim nasıl hayır diyebilir ki?

Ian, Prenses Aurora’nın alnına dudaklarını bastırıp derin bir iç çekti. "Sen iste yeter."

Çiçeklere doğru giderken söyledikleri Prenses Aurora’nın içini ısıtmıştı bile.

Ian çiçeklerin yanına geldiğinde kollarının oraya yetişemediğini gördü. Çiçeklere yetişebilmek için sağ ayağını gelişi güzel bir yere koydu. Zafer kazanmışçasına gülümseyip diğer ayağını da koyduğu anda ayağının altındaki toprak kaydı ve nehire düştü.

Peki şimdi ne yapacaktı? Sevdiği kızı bırakıp oradan uzaklaşacak mıydı?

Prensesin çığlıklarıyla kendine gelen Ian suyun akıntısına kapılmış olduğunu yeni fark etmiş olmalı ki "Unutma beni!" diye bağırmaya başladı.

Unutmaması gerekirdi, başkasını sevsin bir aile kursun ama yinede unutmasın onu. Yaşatsın kalbinde bir zamanlar sevdiği çocuğu.

Bunun üzerine Prenses Aurora’nın ağlaması dinmişti. "Gökteki son yıldız düşene kadar, mavi çiçekler solana kadar, ağaçların yeşili siyaha dönene kadar sevicem seni. Eğer bunlar olursa unutulmuş bil kendini." diye yanıtladı sevdiği adamı.

Günler haftaları, haftalar ayları ve aylar da yıllar kovaladı. Prenses Aurora, Zalentia’nın kralı Kenji ile evlendi ve saygı duyulan bir kraliçe olmuştu. Zalentia’nın kraliçesi, Kraliçe Aurora.

Fakat kalbinin atma sebebi hala Ian’dı. Bir gün kaybolduğu yerden çıkacak ve sevdiği kızı bulacaktı.

Kenji’ye karşı zerre kadar sevgi beslemiyordu. Sadece babasının zoruyla gerçekleşen bir evlilikti. Tabikide bu düşünce sadece bir yere kadar işe yarardı. Evlilikleri üzerinden tam iki buçuk yıl geçmişti ve bu zaman içinde Kraliçe Aurora bir hayli Kral Kenji’den hoşlanmaya başlamıştı.

Bir yıl daha geçmişti üstünden Ian’ın yokluğunun. Bir yıl daha geçmişti iki aşığın bir araya gelememesi üzerinden. Hâla bulamamıştı Aurora onu, ümidini keseli çok olmuştu. Bunun en büyük kanıtı ise karnında taşıdığı çocuktu. Unutmuştu onu, yıldızlar yerinde duruyordu ama unutmuştu onu, mavi çiçekler solmamıştı ama unutmuştu onu, yeşil yerini siyaha bırakmamıştı ama unutmuştu onu. Sahi neden unutmuştu onu?

Zaman su gibi akar derler ya bence aşk gibi söner demelilerdi çünkü daha

Ian ortadan kaybolmadan önce bir şeyler kırılmıştı Aurora’nın içinde ya da sönmüştü kalbinin bir köşesinde.

Zaman o kadar hızlı geçmişti ki Aurora’nın kızı büyümüştü ve de sekizinci yaşına basmıştı. Minik Prenses Sentia.

Sentia tek başına kasabada gezerken her renkten çiçek satan küçük bir çocuk gördü.

Küçük Prenses Sentia’nın dikkatini tahta arabanın en önünde duran mavi çiçekler o kadar çok çekmişti ki etrafındaki her şey bulanıklaşmıştı ve sadece o çiçeği net görüyordu sanki.

Prenses Sentia emin adımlarla yürürken çocuğun tam önünde durdu. İşaret parmağını çiçeklere doğru yöneltti ve gülümsedi. "Bu çiçekler de ne böyle? İsmini biliyor musun?" diye sordu erkek çocuğuna.

Çocuk onaylarcasına başını salladı. "Onlar unutma beni çiçeği." "Unutma beni çiçeği de neydi? Hiç duymamıştı sarayda. "O da ne hiç duymadım." diye yeni bir soru yöneltince oğlan çocuğu gülümsedi ve anlatmaya başladı.

"Bundan çok eski olmayan bir zaman

bir prenses yaşarmış ve sıradan bir erkek çocuğu ama sıradan dediğime bakma o kadar yakışıklıymış ki herkesi kendine hayran bırakırmış. Tabi prenseste öyle o kadar güzelmiş ki bir bakan bidaha bakarmış. Bu prenses ve oğlan bir gün nehir kenarına gitmişler ve nehir kenarı mavi çiçeklerle doluymuş. Prenses, oğlandan çiçek istemiş. Oğlan tam çiçeği koparacakken nehirin akıntısına kapılmış." Prenses Sentia gülümseyip çocuğun cümlesine eşlik etti: "Çocuk, prensesin çığlıklarıyla kendine gelmiş ve tam gitmeden önce, 'Unutma beni' diye bağırmaya başlamış." Bir dakika, o da neydi öyle? Son kısımda çocuklara ait olmayan bir ses vardı. Kimin olabilir ki?

Çocuklar arkalarını döndüklerinde Sentia annesini, erkek çocuğu ise babasını görünce hızla sarıldı.

"Anne bak senin anlattığın masalı o da biliyor. Peki nerden biliyor? Ona do mu sen öğrettin? Bu çiçeklere o adam yüzünden mi unutma beni demiş?" Sentia’nın ard arda gelen soruları Aurora’yı hem üzmüş hem güldürmüştü.

~

Kimse hiçbir şey için söz vermemeli. Söz bir insanı avutmak, o an susmasını sağlamak için söylenen yalandan ibaret birer cümledir.

Aurora söz vermişti unutmayacağına, unuttu!

Selarice söz vermişti sonsuza kadar onu seveceğine, aldattı!

Romelia söz vermişti geri döneceğine, dönmedi!

Babam söz vermişti annemi bulacağına, bulmadı!

Peki ya ben? Ben ne yaptım? Neye söz verdim? Söz verdim Osman amcayı hiç bırakmayacağıma, zorunda kaldım!

Peki onlar? Onlar da mı zorunda kaldı? Tabiki de hayır!

Korkut’un sahte öksürüğüyle kendime geldim. Ah tabi ya! Niye gelmişti babam durduk yere? Hayatımdan memnundum ben. Abim bir şey mi yapmıştı? Gözlerimi abime çevirdim. Şüpheli davranmıyordu, onun hakkında bişey olmadığı belli.

Ben mi bişey yaptım? Hayır. Peki ya bu gerginliğin sebebi de ne böyle?

Dayanamayıp "Niye geldiniz siz şimdi buraya?" diye sordum. Hazır cevap ya zaten, yapıştırdı babam yanıtı: "Seni almaya." Ha tamam o zaman, bende bu gerginlik ne diyordum. "Bir dakika ne? Ne ben? Napıcanız beni? Bana sordunuz mu? Çünkü ben hatırlamıyorum. Nereye götüreceksiniz? Ne işiniz

var ki benimle?" Tek seferde sorduğum soruların karşısında Aras’ın öf'lediğini duydum. Sabahki dayak yetmedi herhalde bu gerizekalıya.

"Artık yaşlandım, çiftliği birisine bırakmam lazım." "Abim var ya napacakdı ya beni? İlker abi yok mu ona bıraksanıza." diyen Aden’in onaylarcasına kafamı salladım.

"Bırakın ya götürsünler." diyen Aras’a döndüm. "Bunu götürme şansları var mı acaba? Çünkü ben en yakın zamanda başka yerlere götürücem. Ade, Sena, Deniz ve Ahmet’in aynı anda "Aras!" demesiyle koltuğun arkasına daha çok yaslanarak sırıttım.

Bir süre daha babamı ikna etmeye çalışmanın sonucunda Korkut’un "Şu an için biraz zamana ihtiyacımız var. İz’in işi bittiğinde bizzat ben kendim size getireceğim." demesi, babamı ikna etmiş olmalı ki kafasını olumlu anlamda salladı.

"Tamam ama kızımı sapasağlam istiyorum ve de çiftliğim İlker tarafından yok edilmeden önce. Lütfen. Bu arada İlker’i burada bırakma imkanım var mı?

Malum yanımda saatli bomba gibi birisi olunca işlerimi düzgün yapmak biraz güç." dedi. Hadi ama, abim bu kadar mı sinir bozucu?

Korkut gerilimine bir kat daha eklenmiş gibi derin bir iç çekip "Maalesef bu şu an mümkün değil." dediği gibi babam da ellerini dizlerine koyup ayağa kalktı.

Şükürler olsun gidiyorlardı, gerilimli ortama çok bile katlanmıştım.

"O zaman bize müsaade. Alacağımızı alamadık, vericeğimizi veremedik." Dediği gibi kafasını yerden kaldırıp ilk bana çevirdi. Ne istiyecekti benden yine?

Kollarını açıp bana gülümseyince ayağa kalkıp yavaş adımlarla ona doğru yürüdüm. Hâla alışamamış olsam da o benim babam, onu seviyorum. Yavaşça kollarının arasına girince beni kendisine çekip sıkıca sarıldı. "Senin için geri gelicem." diye kulağıma fısıldayınca yavaşça ondan ayrıldım. Lütfen gelme.

Babamlar evden ayrılalı yirmi dakikayı aşmıştı ve Korkut salonun ortasında sanki koltuklar yokmuş gibi çember şeklinde bizi yere oturtmuştu. Başka kimse kalmamış gibi bir yanıma Aras’ı

diğer yanıma ise Deniz’i oturtturmuştu. Daha kötü bir kombinasyon görmedim bu hayatta.

Korkut projeksiyonu açıp tam karşımdaki sarı minderlerden birine oturdu.

"Yeni görevimiz belirlendi. Yarın başlıyoruz. Görev İstanbul’da olacak." Derken gözü önündeki bilgisayara dönüktü. Klavyeyle birşeyler açıp arkasına yaslandı.

"Bu adam." Eliyle gösterdiği yere bakınca bahsettiği adamı gördüm. Siyah saçları bir iş adamı edasıyla düzeltilmiş ama boynunun sağ tarafındaki aslan dövmesi daha çok serseri gibi durmasını sağlıyor, simsiyah saçları ve gözleri, küstah gülümsemesiyle yüzünde yerini almıştı.

"Ertuğrul Takas." düşüncelerimi bölen kişi Korkut olmuştu.

"İstanbul’un en büyük yeraltı dövüşlerinden birisini Takas organize ediyor ve kazanılan paranın neredeyse hepsini kendisi alıyor." dediği gibi yanındaki dosyayı ortaya fırlattı.

"Burada işlediği suçlar yazıyor. Dosyanın kalınlığına bakınca sabıkasının ne kadar kabarık olduğunu ve buna bağlı olarak ne kadar tehlikeli olduğunu anladığı

nızı tahmin ediyorum." Ekrandaki fotoğrafı değiştirince bu sefer dış cephesi henüz boyanmamış inşaatın fotoğrafı belirdi.

"Size göre sıradan bir inşaat olabilir." dediğinde hepimiz aynı anda onaylarcasına kafamızı salladık. Fotoğrafı yaklaştırdığında en aşağıda ki pencerenin arkasındaki merdivenleri hepimiz gördük.

"Bu tamamlanmamış inşaat veya başka şeyler değil. Bu tamamen bu amaçla yapılmış bir kalkan gibi. Gördüğünüz merdivenlerle dövüşlerin yapıldığı yere iniyorsunuz. Her gün yalnız 3 tur yapılıyor."

Peki biz içeriye nasıl giricez? Umarım beni de o ringe çıkarırlar.

Yanındaki bir diğer kırmızı dosyayı alıp Aden ve Arda'nın ortasına attı.

"Siz ikiniz, kenarlarda satış yapan atıştırmalık arabalarında satış yapıcaksınız. Dosyanızın içindeki aslan baskılı tişörtleri ve kırmızı bandanaları takıcaksınız. Bandanalar saçlarınız için değil, bilekleriniz için." Siyah dosyayı alıp Deniz'in önüne fırlattı. Bu adamın dosyalarla bir husameti mi var?

"Sen ringin içinde bulunucaksın.

ne dövüşeceksin ne de dövüşe müdahale edeceksin. Sadece turun başlaması ve bitmesini sağlıyacaksın. Dosyanın içinde detaylıca yazıyor." Bu dosyalar ne zaman bitecek böyle? Bu sefer sarı dosyayı alıp Sena ve Kaya'nın ortasına attı:

"Siz ikiniz işiniz sadece su ve havlu getirmek birazdan anlatacağım." sonu olmayan dosyalardan bu sefer mavi klasör dosyalardan alıp yanındaki Aras'ın önüne koydu.

"Sen ve ben ringe çıkacağız. Karşı karşıya gelmeyeceğiz, farklı kişilerle dövüşeceğiz." dediğinde ben de dahil herkes hayıflanmaya başladı. Hadi ama! Ben de o ringe çıkmak istiyorum. En güzel rolleri kendine seçmiş. Sadece iki tane dosya kalmıştı yeşil olanı bana fırlatınca anında konuşmaya başladı.

"Sen, ring girl olacaksın." he tamam iyi. Bi dakka lan benim jetonlar niye böyle geç düşüyo. Söylediğini anlayınca gözlerimi kocaman açıp ayağa kalktım.

"Niye ben oluyorum ya? Aden olsun!" deyip kafamı Aden'e çevirdim ve melul melul bakmaya başladım.

"Katiyen olmaz." reddedince bu sefer Sena'ya döndüm.

Üç kere dilini damağına vurunca başka çarem kalmadığı için kafamı yere eğip yerime tekrar oturdum. Dostluk bitmiş ne diyebilirim kimse benimle rol değiştirmedi bile.

"Görevini dosyandan okuyabilirsin." Sağ tarafındaki yaka kartlarını teker teker dağıttı. Bana verdiği yaka kartını görünce dik dik bakmaya başladım.

"Aras senin adın Antonio Sybek İspanyol kökenli bir boksörsün." Elindeki dosyadan diğer sayfaya geçti. "Aden sen ise artık Bana Kürşat'ın sen benim kız kardeşimsin benim sayemde orada çalışmaya başlıyorsun." başka bir sayfaya geçti.

"Ben Asil Kürşat, az önce söylediğim gibi Banu yani Aden'in abisiyim." bu sefer sayfa atlamadı.

"Arda artık ismin Saygın Özdamar." öksürerek boğazını temizledi ve gözünü Sena, Deniz ve Kaya'nın üzerinde gezdirdi.

"Sena, Azra Kaygı ve lütfen havluyla kimseyi boğmanı istemiyorum. Kaya, Mert Sarı sakın ama sakın İz ile konuşma. Deniz, Enes Kırgın ringin içindekiler dövüşürken sakın çığlık atma!" dediğinde ben hâla elimdeki isimliğe bakıyordum. Umarım

yanlış görüyorumdur.

İz, Fadime Kurgu. "dediği gibi herkes kıkırdamaya Aras ise kahkaha atmaya başladı. Belanı bul pislik. Önündeki klasör dosyayı alıp kafasına geçirince sesi kesildi ve kendisini yere bıraktı. Elimdeki dosyayı yere bırakınca üzerine eğildim. Öldümü ya bu. Allah'ım sen beni affet.

"Kardeşimi öldürdün psikopat!" diye fısıldayan Aden'le beraber Aras'ı sarsmaya başladık.

"Öldün mü lan üç oğlum" dediğim gibi omzumdan tutup beni yere itti ve hala ayağa kalkarak ayaklarımdan tuttu. Arda "Sen kaşındın." diye pis pis sırıtırken Deniz "Devam edin siz." diyerek otuz iki diş sırıtıyordu.

Nerede o eski dostluklar. "İnsan bir yardım eder nasıl insansınız siz?" derken Aras ayaklarımdan tutmuş havaya kaldırıyordu bile.

"Uçuyorum." diye sırıtınca Aras ayaklarımı bıraktı ve kafamın üstüne düştüm. Sanırım öldüm. Bu sefer gerçekten beyaz ışığı görüyorum. Güle güle dünya, güle güle canım sevdiklerim, geber Kaya! İnsan bi sevgilisine yardım eder değil mi? Allah belanı versin.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.