İçeriğe geç

Beyaz Lale

Bölüm 6 · 13 dk okuma

Beyaz Lale

Bölüm 6

4. Bölüm- Kırık Anılar

Paye terliklerini çıkartıp sıcak kumda koşarak denize atlayınca Piraye’de peşinden koşmuştu. Arkalarından gelen Polat ve Esin ise yavaş yavaş ilerliyor yürürkende kızlar hakkında dedikodu yapıyorlardı. Denize yakın bir yere şemsiye ve şezlonglarını da kurup birazda oturarak dedikodu yapmaya başladılar.

Sahil kalabalıktı. İnsanlar bu sıcakta kurtuluşun soğuk deniz olduğuna karar vermiş gibi denize koşuyorlardı. Piraye suda akrobatik hareketler yaparken abisi ve Esin ablaya doğru bağırdı.

“Gelsenize su çok güzel!”

Esin ayağa kalktı ve mayonun üzerine giydiği elbisesini çıkardı. Turkuaz renkli elbisesi bu siyah beyaz dünyaya meydan okur gibiydi.

O zamanlar sarıya kaçan bir kahve olan saçlarınada bir toka takıp terliklerini çıkardı. “Hadi Polat, sende kalk.” Dedi denize ilerlemeden önce. Paye’de peşinden bağırdı “Abi! Sende gel.” Polat yavaşça ayağa kalktı. Esin’in peşinden suya doğru ilerlemeye başladı. Suya girdiği an Esin’in üzerine atladığı için Esin çok çabuk alışmıştı suya.

Polat bu sefer Paye ve Piraye’ye su atmaya başladı. Kızlar suyun altına girerek kaçmak gibi hata yapınca Polat onların kafasını tutarak boğdu. “Siz benim güneş altındaki keyfimi bozarsınız ha.” Dedi kahkaha atarken.

Esin’de kızları kurtarmak için Polat’a su atmaya başladı. Paye su altında abisine bir yumruk geçirince Polat gülerek ama canı acımış şekilde geri çekildi. “Paye o neydi demir yumrukmusun sen?” Paye kahkaha atarak abisine doğru yüzmeye başladı.

Esin ve Piraye ise başka bir kafadaydı. Su altına dalıyor ve bir taş çıkarıyorlardı. Kimin taşı daha güzelse taşı daha kötü olana su atıyor ve ya kafasını suya 10 saniye suya batırıyordu. Esin en sonunda fazla batmaktan pes etmiş ve ölü taklidi yapmaya başlamıştı. Piraye sırtına çıkınca doğrulmuş ve onu sırtından atmaya çalışmıştı.

Gün boyunca birlikte denizde eğlendiler, sudan sıkılınca kumdan kale yapıp birbirlerini gömdüler…

Paye gün boyunca annesini ve annesinin ona yaptıklarını unuttu, Polat gün boyunca hiç streslenmedi ve sıkıntıları aklına gelmedi,

Esin gün boyunca geçmişini hiç düşünmedi, kendini suçlamadı,

Piraye gün boyunca hiç sıkıntı çekmedi ve insanlardan korkmadı.

O dört kişi her zamanki gibi birbirlerinin yaralarını sardı. Birbirlerini lalesi oldu. Hepsi birbirine kocaman bir karanlığın içindeki gökkuşağı verdi.

Paye’nin yüreğinin temizliği onların içini temizledi. Polat verdiği güven onlara sonsuz bir güvenlik yaşattı. Esin’in yaptığı espiriler onların içindeki neşeyi uyandırdı. Piraye’nin içinin güzelliği hepsinin içine bir güzellik verdi.

Günleri böyle kapandı, evlerine döndüklerinde gökkuşağı kayboldu yerini karanlığa verdi.

★★★

“Neden geldin buraya. Sana yasak dedim. Bir daha adım atma Bursa’ya dedim!”

Kalktığımdan beri dün gece gördüğüm kabusun etkisinden kurtulamımıştım. Annemdi, yine ve yine. Yıllar önce bu kabuslardan kurtuldum sanmıştım lakin Bursa’ya geldiğim ilk andan beri sanki 15 yaşındaki o çocuktum. Beyaz elbisesi abisinin kanıyla süslenen o kız çocuğu ne hissediyorsa onları hissediyordum. Oysa ben onun hissettiklerini hissetmeyeli yıllar olmuştu.

“Asena kalk hadi,”

Odalar iki kişilikti. Ben ve Asena, Pusat ve Atlas Uras ve Ulu, Akın ile Alparslan birlikte kalıyordu.

“Kahvaltı hazır.” Yorganı kafasına kadar çekti. Böyle olmayacağını anlayınca köşedeki su dolu sürahiyi başından aşağı boşalttım. Ancak böyle uyandırabilmiştim.

Aslında Asena çokta uykucu biri değildi ama dün hepimiz gibi oda çok yorulmuştu. Ben dün heyecandan adam akıllı uyuyamamıştım. Bugün abimin mezarına gidecektim ve içim içime sığmıyordu.

Teğmen Polat Polen, sana olan sevgim kelimelerle yansıtılamaz.

Asena kalktığında beraber kahvaltı yaptık. Bugün hepimiz Bursa’nın tadını çıkaracaktık. Pusat yanıma yaklaştı.

“Bir planın var mı?”

“Abimi ziyaret edeceğim, sen?”

“Seninle gelmemi ister misin?” Açıkçası yalnız gitmek istemiyordum. “Olur komutanım.”

Herkes hazırlanmış arabalara atlamış gezmeye gitmişti. Bende üzerime siyah bir tişört ve siyah bol bir pantolon giymiştim. Pusat’la dışarı çıktığımızda çok heyecanlıydım. Yıllar sonra abimi görecektim.

Pusat bir taksiyi durduğunda bende çantamdan cüzdanımı çıkardım. Arabaya bindim. Tam cüzdanımı açıyordum ki Pusat bana ters bir bakış attı. “O cüzdanı açmayı deneme bile. Ben ödeyeceğim.”

“Ama…”

“Paye sus.” Adam biraz fazla net sanki…

Taksi yavaşça ilerlemeye başlamıştı. Kırmızı ışık yanınca taksici abi Pusat ve bana dönmüştü. “Maşallah ne güzel bir çiftsiniz siz. Evli misiniz?” Gözlerim fal taşı gibi açılınca Pusat kahkaha atmıştı. “Arkadaşız biz,” dedi taksici abiye. Ben Pusat’a manyak bakışlar atıyordum. “Rütbede miyiz?”

“Ne diyeceğine bağlı.”

“Değilmişiz. Seni kendi ellerimle boğar terörist öldürdü diye cesedini TSK’ya sunarım ha. Delirtme beni!”

“Sakin ol Üsteğmen.” Yine dudaklarına o pis sırıtışı yapıştırdı.

Telefonum çalmaya başlayınca elimi çantama uzattım.

Kırmızı Gül’üm

Aramayı kabul edip telefonu kulağıma götürdüm.

“N’aber ikiz?” dedi hayatıma neşe veren ses.

“İyidir Piraye. Sen?”

“Bende iyiyim. Dönmediniz mi hala?”

“Yok bir kaç gün buradayız.”

“Hangi şehir? Buyurun beyefendi. Vadi zambağı kalmadı elimizde. Pazartesi gününe gelmiş olur. Tekrar bekleriz.”

“Bursa’dayız.” Bu cümleyi bir daha kurmam zannediyordum. Hayat, insanların zannettikleriyle değil, yaşamaları gereken acı ve geçmeleri gereken sınavlar üzerineydi.

“Ne?” Aldığı derin nefesi işittim. Onun içinde zordu.

“Çok sorgulama işte. Gelmek istemedim aslında.” Detay vermekten hep kaçmıştım. Özellikle de Piraye’ye. Çünkü onu bir bok çukuruna sokmak istemiyordum.

“A-abimi ziyaret edecek misin?” Biz ne yaşadık kardeşim?

“Şuan oraya gidiyorum.” Sesimi neşeli çıkartmaya çalıştım ancak pek de olmadı.

“Benim içinde gör onu. Buyurun. Karanfil. Hemen getiriyorum. Paye çok çok özür dilerim şuan çok yoğunum seni sonra arayacağım. Öptüm.” Telefon yüzüme kapandı.

Yoğun falan değildi. Sadece geçmişin acısıyla bir köşede kırmızı güllere ve beyaz lalelere derdini anlatarak ağlayacaktı.

“Bay bay.” dedim boşluğa doğru.

Telefonu çantama attım. “Bir çiçekçide durabilir miyiz?”

Eslem’in Çiçekleri yazan bir çiçekçinin önünde durmuştuk. “Hemen geliyorum.” Diyerek arabadan inmiştim. Çiçekçiye girdiğimde mis gibi kokular beni karşılamıştı.

“Bir buket beyaz lale ve bir buket kırmızı gül.” Kadın arkaya doğru ilerleyip istediklerimi getirdi.

“Not olacak mı?”

“Yok. Ne kadar tuttu.”

“Lale 120 TL, gül 180 TL. Toplam 300.”

Parayı kadına uzattım. Buketleri elime alıp kapıya ilerledim. “Kolay gelsin.”

“Çok teşekkürler. Yine bekleriz.”

Tekrar arabaya girdiğimde yaklaşık 10 dakika sonra mezarlığa varmıştık.

Şehitler için ayrılan bölüme ilerledik. Burada üst düzey bir koruma vardı. Kapıdaki askerler bize döndü. “Kimi ziyaret edeceksiniz?”

“Teğmen Polat Polen.” Abi, ben geliyorum.

“Neyi oluyorsunuz?” Bir zamanlar bebeği, her türlü kötülükten sakındığı kardeşiydim. Şimdi miras olarak mesleğini bıraktı askeriyim diyemedim.

“Kardeşi.”

“İsminiz?”

“Üsteğmen Paye Polen,”

“Hoşgeldiniz komutanım. Allah rahmet eylesin.”

“Vatan sağ olsun.” Kimileri için basit bir söz, kimileri için ölümün soğuk nefesiydi şu üç kelime.

“Vatan sağ olsun.”

Yavaşça mezarlar arasında ilerlemeye başladık. Abimin gömüldüğü yeri hiç unutmamıştım.

“Çiçekler çok güzel.” Pusat elimdeki çiçeklere bakıyordu. “Değil mi? Özellikle laleler.” dedim çiçekleri koklarken.

“Beyaz lale sana benziyor.” Zaten babam daha yeni doğmuşken kaderime onları mühürledi komutanım ama bilmesenizde olur.

“Bence-” Cümlemi tamamlayamadan gördüklerimle beynimden vurulmuşa dönmüştüm.

“Anne,” Tek kelime içimde milyonlarca hücreyi öldürdü.

“Paye!” Şaşırdım. Ondan çok hemde. Beni tanımasına çok şaşırdım…

Annem…

Sahra Polen…

Yara.

Acı.

Abimin mezarın başında duran annem Sahra ve teyzem Zeynep. Dolan gözlerime engel olamıyordum. Pusat ise bir anneme bir bana bakıyordu. Bir ele ihtiyacım vardı. Beni tutacak bir ele. Pusat bunu hissetmişti belli ki. Hızla elimi tutmuştu.

“Sen ne hakla buraya gelirsin! Katili olduğun oğlumun yanına gelirsin.”

Bacaklarım titriyordu. Gözlerim bulanık görüyordu. Dik durmalıydım. Omuzlarımı diktim gözlerimi bir kartal gibi ona kenetledim. Acımı yine içime atıp güçlü durdum.

Şu koskoca Bursa, beni annemle birleştirmişti.

“Cevap ver!” diyerek kükredi.

Pusat beni arkasına almıştı. “Saygılı olun lütfen.”

“Bir katile niye saygılı olayım ki?” Pusat cümlesini bitirir bitirmez onun arkasından çekildim ve bir adım öne geldim.

Şuan bir erkeğin değil mesleğimin arkasına saklanmalıydım.

“O bir üsteğmen. Vatanınızı savunmak için dün akşam başta olmak üzere birçok kez kendini tehlikeye attı. Bu yüzden saygılı olun!” Pusat ses tonunu daha da sertleştirdi.

“Paye bir üsteğmen mi?” Teyzemde annemi arkasına almıştı. “O katili kim bir üsteğmen yaptı?” Teyzem kahkaha atmıştı. Burası bir mezarlık gerizekalı demek istesemde yuttum.

Onları umursamadan abimin mezarına doğru ilerledim. “Abi,” Teyzem annemi geri çekmişti. “Bekle Sahra.” dediğini duydum.

“Özür dilerim. Seni orada izlediğim ve hiç bir şey yapamadığım her an için özür dilerim.” Gözyaşlarımı serbest bıraktım. Abimin yanı özgürlüktü. “Piraye buraya gelemedi ama seni sevdiğini söylememi istedi. Senin izinden gidiyorum Teğmen Polat. Özel kuvvetlere girdim. Bordo bereliyim ben artık. Sen istedin abi beni yaptım.”

Pusat yanıma yaklaştı. Gözümden akan yaşları sildi. “Sana ağlama demeyi isterdim ama ağla Paye. İçini dök.”

Elimdeki çiçeklere buz gibi toprağa bıraktım. “Abi neden bıraktın beni?” Gözyaşım toprağa düştü. “Neden bu dünya ayırdı bizi abi?” En çok da bu sorunun cevabını merak ediyordum.

Cevap vermedi. Oysa abim her soruma cevap verirdi. Abi bu ne derdim anlatırdı. Bu neden böyle derdim açıklardı.

Ama şimdi cevap vermedi. Uzun uzun baktım ismine.

Teğmen Polat Polen

Doğum 19.06.1990

Ölüm 15.07.2016

VATAN SAĞ OLSUN

Abim o toprağın altındaydı. O mezar taşı ise abimin kulaklarıydı, gözleriydi, dudaklarıydı.

“Abi, senden sonra Bursa’dan gittim ben. Mardin'e taşındım. Yeni bir hayata başladım kardeşimle. Piraye’mle. O da seni çok özledi abi. Bugün burada olmasa bile yüreğiyle bağlı sana.” Cevap gelmedi, bunu beklemem bile hataydı ama bekledim. “Hayat bize adil davranmadı abi.”

Gözümdeki yaşlar bittiğinde başımı kaldırdım. Annemin varlığının acısı bir anlıktı.

“Bana bak Sahra Polen, bana saygılı olacaksın.”

Ona doğru döndüm. Yüzünde alaycı bir sırıtış belirdi. “Olmazsam ne olur?” Alayla süzdüm kendisini.

“Çok mu merak ediyorsun anneciğim.” Dedim küçümseyici bir tonla.

“Anlatsana bir bana ya?” Dedi aynı tavırla.

Arkamdaki koruma askerlere döndüm. “Asker!”

Uzun olan hemen bana döndü. “Emret komutanım!”

“Şu iki kadını buradan al, mezarlığa girişlerini de yasakla aslanım!” Annem gözlerini açmıştı. “Ne! Bana bunu yapamazsın! Beni ikinci kez oğlumdan ayıramazsın.”

“Bal gibi yaparım Sahra’cım, hadi bay bay.” Asker annemi kolundan tutup mezarlıktan sürükleyerek çıkardığında teyzem üstüme yürümüştü. Pusat ise anında önüme geçip teyzemi itmişti. “Bana bakın hanımefendi. Yerinizi bilin, bir askere kafanızın estiği haraketleri yapamaz ve ya vurmazsınız. O bir asker olmasaydı bile benim yanımda onun saçının teline dokunamazsınız.”

Pusat okulu yıktı resmen Paye. Öğretmenleri tehdit etti. Sadece onlarla yetinmedi bütün okula dönüp kimse bir daha o kıza dokunmayacak dedi diyen 16 yaşındaki Piraye’nin sesini duydum zihnimde bir yerlerde. Susmalıydı. Pusat beni sevmiyordu, saçmalıyordu Piraye.

Başka bir askerde onu tutup çıkarınca Pusat’a sarıldım. Ağlamak için değil güvende hissetmek içindi bu. “Rütbede miyiz?” diye sordum.

“Değiliz.” dedi kollarını bana dolarken.

“İyi o zaman.”

★★★

“Ananızı satıcam şimdi! Ağğ!”

Uras bas bas bağırırken Asena kahkaha atıyordu. “Lan nefes kesene binelim diye sen değil miydin?”

“Asenağğ! İndir beni gözünü s- Ağğ!”

“Ne oldu lan Kırık!” dedi Asena dalga geçerek.

“Asena bak ben çok kırık biriyimdir!” Çığlıkların arasından konuştu Uras.

“Şu an son 10 saniyeni yaşıyor olsan ne yapardın?” diye sordu Asena bir süre sonra. Şuan Uras en dürüst olacağı andaydı ve bu boşluğu kullanmak istedi. Yaptığı pek te doğru değildi ancak umursamadı.

Arkadaki Akın’ın sesi kesilmişti. Korkudan dilini yutmuş gibiydi.

Uras yavaşça Asena’ya döndü. Bakışları karşısındaki kadının dudaklarına kilitlendiğinde “Cevap almak istediğine emin misin?” Diye sordu. Asena başını onaylar anlamda sallayınca Uras ani bir hareketle Asena’nın dudaklarıyla kendininkileri birleştirdi.

İkiside o an bir hız treninde olduklarını unuttular.

Rüzgar esmeyi bıraktı. Kuşlar sustu, dünya dönmeyi bıraktı. Asena artık cevap almak istediğine emin değildi.

Asena Çevik, Kara Harp Okulunda Uras Kırık’ï gördüğü ilk andan beridir ona platonikti. Hislerini asla açamamış hep uzaktan izlemişti. Bir süre sonra aşkını saklamak için Uras’la ilgili herşeyi dalgaya vurmaya başlamıştı.

Nereden bilebilirdi ki sevgisi karşılıksız değildi.

Akın gözlerini açtığında birbirine dudaklarını yapıştırmış Asena ve Uras görmeyi kesinlikle beklemediğinden şok olmuştu.

“K-ko-komutanım!”

Asena ve Uras yavaşça ayrıldığında nefes kesen durmuştu. Uras sakin bir sesle “Bunu,” dedi.

Asena hemen aletten atlayıp aşağı koşmuştu.

“Asena, bekle!”

Uras, genç kızın peşinden koşmaya başlayınca Akın ufak bir kahkaha atmıştı. Ulukurt Timi’nin en genciydi. Herkes sever korurdu onu. Tabii en büyük shipi gerçekleşince çok sevinmişti.

Asena bulduğu ilk taksiye atlamış otelin adını vermişti. Uras ise hemen peşindeki taksiye binmişti.

“Karşıdaki aracı takip edeceğiz.”

“Beyefendi üzgünüm ama yapamam. Takip bizim işimiz değil.” Uras kimliğini çıkarıp adama uzatmıştı.

“Ben Astsubay Kıdemli Üstçavuş Uras Kırık. Sür şimdi şu aracı.”

★★★

“Kaybolduk galiba komutanım.” diyerek çevresini inceledi Alparslan. Sözde Atlas her yeri biliyordu.

“Ben kaybolmam Alparslan.” Atlas içinde minik bir endişe bile yoktu. Çünkü o her şeyi bilirdi. Ya da öyle sanıyordu.

“Haklısınız komutanım.”

“Bir de haksız mı olacaktım Alparslan?”

“Estağfuru…” Daha cümlesini bitiremeden Atlas sözünü balla değil zehirle böldü.

“Askeriyeye gittiğimizde sen güzel bir koş Alparslan.” Diyebileceği bir şey yoktu Alparslan’ın. Sessizce onayladı.

“Emriniz olur komutanım.”

Bursa, koskocaman bir şehirdi ve Alparslan ile Atlas kayıp olmuştu. Yaklaşık bir saattir Allah ne verdiyse yürüyorlardı. Atlas biraz kafasını dağıtmak istemişti çünkü yarın Atlas’ın doğum günüydü.

Kimse hatırlamazdı onunla alakalı şeyleri. Zaten bir annesi ya da babası yoktu onun. Annesi Miray, Atlas henüz 6 yaşındayken babası Kâmil’i öldürmüştü. O gün Atlas ve kardeşi Gece evden kaçmıştı. Atlas’ın hayatını kanlı bir bıçak mahvetmişti. Tüm hayatı kardeşi Gece’yi büyütmekle geçmişti onun.

Alparslan’ın hikayesi ise derin ve yaralayıcıydı. Fakir bir ailede büyümüştü. Ailenin 4. çocuğuydu. En küçük olduğundan hep abisi Hakkı’nın kıyafetlerini giymiş, büyüklerinin eskilerini kullanmıştı. Ablası Firuze ise en büyükleriydi. Ailenin tüm sorumluluğu ondaydı. Alparslan ve diğerleri okurken Firuze çalışıp eve para sokmaya çalışırdı. Ailenin en güzeli Serin’di. Hafifçe esen bir rüzgarın güzelliğini taşıyan biridir o Alparslan'ın çocukluğunda.

Yıllar geçmiş Alparslan büyüdüğünde bir kadına aşık olmuştu. Deliler gibi aşıktı. Kısa sürede evlendiler ve güzeller güzeli karısı Medine bir erkek çocuğuna hamile kaldı. Alparslan hayallerindeki hayatı yaşadı ancak bu sadece 3 ay sürdü. Sonra yüreğini şu söz hançerledi;

Bebeğin sağlıklı doğması imkansız. Ya zihinsel ya da fiziksel bir engelle doğacak.

Alparslan şu iki cümleyle öldü. Bebeği aldırmayı teklif ettiler ancak ne o ne de birircik karısı bunu kabul edemedi. Medine’nin hamileliğinin yedinci ayında yatakta kanla uyandılar. Bir telaşla hastaneye gittiler.

Saatlerce beklettiler Alparslan’ı. Doğumhanenin kapısında saatlerce bekledi. Sonra doktorun dudaklarında tek bir cümle döküldü. “Maalesef Alparslan Bey, tüm çabalara rağmen ikisinide kurtaramadık.”

Sonra hayata küstü Alparslan. Bu timle yolları kesişene kadar gülemedi bir daha.

“Şimdi sağ mı sol mu?” diye sordu Atlas yol ayrımına bakarken.

“O piti piti karamela sepeti…” Alparslan işaret parmağını sağa sola haraket ettirerek tekerleme söylemeye başladı.

“Alparslan sen salak mısın? Yok şey yapalım Bismillahirrahmanirrahim! Vahiy indi şuan soldan gidecekmişiz.”

Alparslan sola doğru ilerlemeye başladığında Atlas ensesine güzel bir şamar atmıştı.

“Ee komutanım ne yapıyoruz?” diye sordu ensesini ovalayan Alparslan.

“İstikamet Ayçiçeği Otel Alparslan!” Bir denizci edasıyla cevap verdi Atlas.

★★★

“Adımızı göklere yazdırdım,

Aşkıda arasına kondurdum,

Üstüne yıldız çaktırdım!

Sürpriz, sürpriz, sürpriz,

Aşkım!”

Piraye bir yandan şarkıya eşlik ederken bir yandan da elindeki hamuru yoğuruyordu. Kardeşinin olmadığı 1. gündü. Piraye en başta buna ne kadar karşı çıksa da sonradan alışmıştı Paye’nin yokluğuna. Her gün dua ede ede giriyordu eve. Allah'ım ne olur evde olsun, sağ salim dönsün. Zarar görmesin. Koru onu…

Ellerini hamurdan çeken Piraye hamuru bir kenara bırakmıştı. Sabahtan beri mutfaktaydı. Biraz dinlenecekti.

Yanındaki plastik şişelerden birine uzandı. İçini suyla doldurup Paye’nin lalelerine ilerledi. Onun olmadığı günlerde Piraye suluyordu çiçekleri.

O çiçekleri sularken salondan bir müzik sesi yükseldi. Piraye su kabını kenara bırakıp salondaki telefonuna koştu.

Beyaz Lale’m 🤍

Telefonu açıp kulağına koydu. “İkiz n’aber?”

“Pek de iyi değilim.” Dedi Paye solgun bir sesle.

“Bır sıkıntı mı var?” Diye sordu Piraye merakla. Bir sandalye çekerek üzerine oturdu. “Biri mi bir şey dedi güzelim?”

“Annemi gördüm. Abimin yanında katil dedi bana. Onun yanında belli etmedimde kırıldım.”

Piraye sinirle ayağa kalktı. “O kadını bu sefer elimden alamayacaklar.” Dedi.

“Hayır, otur oturduğun yerde.” Diyen Paye’yi dinlemedi.

“Ben senden 20 saniye büyüğüm, kes o sesini.” Diyerek lafı Paye’nin ağzına tıkmıştı Piraye. Üzerindeki pijamaları çıkartıp beyaz bir bluz ve İspanyol paça bir pantolon giydi Piraye. Yüzüne güzel bir bakım yaptı ardından keskin bir eyeliner ve kırmızı bir ruj sürdü. İşte şimdi o gerçek Piraye’ydi.

Eline siyah bir çanta alıp dışarı çıktı. Bu sırada internetten yarım saat sonraki uçak için bilet almıştı.

Sahra Polen asla yapmaması gereken bir şey yapmıştı. Piraye’nin pamuk şekerine dokunmuştu. Onu kırmıştı!

Çantasında sakinletici bir melodi çalmaya başladığında Piraye elini çantaya uzatıp telefonunu aldı.

Papatya’m🌼

Aramayı yanıtlayı telefonu diyafona aldı. Geçen ilk taksiyi durdurup içine binmişti.

“Alo?”

“Alo. Piraye neredesin?”

“Bursa’dayım şekerim.”

“Beş dakika yerinde dur be kadın! Karanfillerin numarası kaçtı?”

“5234”

“Okey güzellik. Ben seni öpüyorym, abim geldi!” derken bir

şeyleri devirdi her zamanki gibi Mine.

“Bays hayatım.” dedi Piraye hayattaki en güvendiği arkadaşına.

Arabanın dikiz aynasından kendini dikizledi Piraye.

“Aslanın dişiside aslandır be!”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.