Yağmur, şehrin üstüne kararsız yağıyordu.
Ne hızlanıyor, ne de duruyordu.
Sanki şehir gibi… Bir şey olacakmış da olmuyormuş gibi.
Mira, üçüncü kahvesini içtiğini fark ettiğinde sabah olmuştu. Editörü, gece yarısı attığı mesajla onu tren istasyonuna göndermişti. “Kaybolan çocuk olayı. Acil.”
Mira, “Acil” kelimesini sevmiyordu. Hep bir şeylerin saklandığını hissettirirdi.
İstasyona vardığında hava hâlâ karanlıktı. Güvenlik şeridi çekilmişti ama kimse yoktu. Mira içeri sızdı. Not defterini çıkardı, adımlarının yankısını dinledi.
“Merhaba?” dedi, kendi sesinden ürkerek.
Cevap yoktu.
Rayların arasındaki gölgeler, bir anlığına yön değiştirdi.
Mira, mantıklı tarafının “yorgunsun” dediğini duydu. Mantıksız tarafı ise, birinin onu izlediğini fısıldıyordu. Geri dönmek istedi ama geri dönmedi. Gazeteci olmak bazen aptallıkla cesaret arasındaki ince çizgiydi.
“Bak, burası kapalıysa çıkayım,” dedi karanlığa.
Karanlık cevap vermedi. Ama sanki biraz daha yaklaştı.
O sırada uzaktan bir polis sireni duyuldu. Gölgeler eski haline döndü. Mira, derin bir nefes aldı.
“Harika,” dedi kendi kendine. “Karanlıkla tartıştım. Psikolojik olarak çok iyiyim.”
Aynı saatlerde, şehrin öteki ucunda Aras bir apartmanın önünde duruyordu. İçeride bir aile kavga ediyordu. Komşular aramıştı. Kapıyı çaldı, kimse açmadı. İçeriden bir şeyin devrildiğini duydu.
Aras kapıyı zorladı. İçeri girdiğinde kadının köşeye sinmiş, adamın ise kendinden geçmiş gibi bağırdığını gördü. Adam, “Haklıyım!” diye haykırıyordu. Sesi, normal bir öfkeden daha koyuydu. Sanki bir şey, onu daha da kışkırtıyordu.
Aras adamı sakinleştirmeye çalıştı. O an, odanın köşesinde siyaha çalan bir leke kıpırdadı. Aras gözünü kırptığında leke yoktu.
“Göz yanılması,” dedi kendine. Ama içi rahat etmedi.
Adamı kelepçelediklerinde, kadın Aras’a fısıldadı:
“Bir şey fısıldadı ona. Duydum. ‘Haklısın’ dedi.”
Aras cevap veremedi. Çünkü o fısıltıyı o da duymuş gibiydi.
Şehirde küçük tuhaflıklar artıyordu.
Mira, istasyon haberini yazdı. Editörü “Bunda bir şey yok,” dedi.
Aras, o gece eve gittiğinde kapının arkasında durup uzun süre karanlığa baktı.
Cem, bir kafede garsonluk yaparken düşen bardağı tutmadan önce tutmuştu — nasıl olduğunu anlamadan.
Leyla, hastanede gönüllü olarak bir çocuğun elini tuttuğunda, çocuğun acısı hafiflemiş, kendi eli uyuşmuştu.
Baran, otobüste kavga eden iki kişiye “Yeter!” diye bağırdığında, camlar çatlamıştı.
Kimse kendine “özel” demedi.
Herkes sadece “garip” dedi.
Ve şehir, garipliğe alışmaya çalışırken, beyaz bir ışık, bulutların arasından ilk kez süzüldü.
Bu ışığı Mira, pencereden gördü.
Aras, yolda yürürken durdu.
Cem, elindeki tepsiyi düşürdü.
Leyla, dua eder gibi ellerini birleştirdi.
Baran, refleksle bağıracakken sustu.
Işık, gökyüzünde durdu.
Sanki şehri tartıyordu.
Ve bir yerlerde, karanlık da bunu izliyordu.
Işık gökyüzünde asılı kaldıktan sonra yavaşça soldu. Kimse ne olduğunu anlamadı ama herkes bir şeylerin başladığını hissetti. Şehirde o günden sonra küçük olaylar daha sık yaşanmaya başladı.
Mira, haber peşinde koşarken aynı isimlerin farklı yerlerde tekrar ettiğini fark etti. Bir mahallede “beyaz ışıkla iyileşen” bir adam, başka bir yerde “karanlıkta sakinleşen” bir çocuk… Bu rastlantı değildi. Not defteri doldukça Mira’nın yüzü daha da asılıyordu.
Bir akşam, yağmurdan kaçmak için küçük bir kafeye girdi. Kafenin köşesinde, tepsilerle boğuşan bir garson vardı. Bardağı düşürmek üzereyken, bardak havada durdu. Mira gözlerini kırptı. Bardak yere düşmemişti.
“Az önce… bardak durdu,” dedi istemeden.
Garson utandı.
“Yok ya… refleks. İyi yakalarım.”
“Yakalamadın,” dedi Mira. “Tutmadın bile.”
Garsonun adı Cem’di. O da ne olduğunu bilmiyordu. Sadece son zamanlarda bazı şeyler olmadan önce oluyormuş gibi hissediyordu. Mira, gazeteci refleksiyle üstüne gitmedi. Sadece numarasını aldı.
“Bir şey olursa ara,” dedi. “Garip şeyler.”
Cem gülmeye çalıştı.
“Garip şeyler için mi?”
“Şehir şu ara ondan ibaret,” dedi Mira.
Aynı gün, Aras gönüllü olarak bir sığınma evine gitti. Kapının önünde iki kişi tartışıyordu. Araya girdi. Biri, “Kimse beni umursamıyor,” diye bağırdı. O an Aras, adamın arkasında sanki karanlık bir gölge gördü. Adam sakinleştiğinde gölge de kayboldu.
Aras, kendi kendine homurdandı:
“Ya ben kafayı yiyorum ya da şehir kafayı yiyor.”
Sığınma evinin içinde, sessizce yaralıların ellerini tutan bir kız vardı. Leyla. İnsanların yanına oturuyor, konuşmadan bekliyordu. Aras, onun yanına yaklaştı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedi Leyla dürüstçe. “Onların acısı azalıyor. Benim… artıyor.”
Aras, bu cümleyi ciddiye aldı.
“Bunu niye yapıyorsun o zaman?”
Leyla omuz silkti.
“Birinin daha iyi olması, benim kötü hissetmemden daha önemli gibi geliyor.”
Aras, ilk kez birinin kahramanlık yapmaya çalışmadığını düşündü. Sadece dayandığını.
O gece, şehrin bir başka ucunda Baran yine başını derde soktu. Otobüste iki kişi kavga ediyordu. Kimse ayırmaya cesaret edemedi. Baran sinirlendi.
“Keser misiniz artık?!” diye bağırdı.
Otobüsün camı çatladı.
