İçeriğe geç

Beyaz Ateş

Bölüm 7 · 10 dk okuma

Beyaz Ateş

Bölüm 7

5. İTAATSİZLİĞİN BEDELİ

Okumadan önce şakıları açınız. Şarkı: Myrkrheimr, Dance of the Wolves İnsan zamanın değerini ne zaman anlardı? Sevdiği birini uğurladığı zaman mı? Bir yere yetişemediği zaman mı? Yoksa ölümle burun buruna olunca mı? İnsan bu duruma gelince bir salisenin değerini bile anlıyordu. Boşa harcadığı zamanlar içinse derin bir pişmanlık duyuyordu. Babam benim özel biri olduğumu, insanların o yüzden korktuğunu söylemişti. Buna inanamamıştım çünkü bu sadece masallarda olurdu değil mi? Çünkü babamın bana anlattığı masallarda hep özel güçlere sahip bir kız vardı. O ben miydim? Daha sonra duygu durumum aniden değişmesi sonucu kolumda bir sızı hissetmiştim. Beyaz Ateş’in İzi... O gece o kadar güçlü şekilde sızlamış ve parlamıştı ki, önümü açan bir fener gibiydi. O iz, benim duygularıma göre tepki göstermişti. Benim canım yanıyordu çünkü onun da canı yanıyordu. Ya da ben öyle sanıyordum, bilmiyorum. O günden sonra bir şeylerin ters gittiğini, benim gerçekten de sıradan biri olmadığımı anlamıştım. Annem rüyama kadar girmişti, doğruyu seçmemi söyleyerek beni uyarmıştı. İyi ama doğruyu nasıl bulacaktım. Henüz yanlışın ne olduğunu bilmiyorken, doğruyu nasıl bilebilirdim? Kaderimde Magnus ile evlenmek mi vardı? Bu mümkün değildi. Hatta imkânsıza yakındı. Magnus ve ben asla olmayacaktık ve olamayacaktık. O bir insan kaçıran soysuzdu, bense her şeye başkaldıracak olan o kızdım. O kutsal gecenin meyvesiydim. Şu an bir tane adamın kolları arasındaydım. Boğazıma bıçak dayamıştı. En ufak hareketimde şah damarımı kesebilirdi. Hızlı hızlı nefes alıyordum. Kollarım yanımda sallanırken gözlerim yalnızca Arthur’un gözlerindeydi. Bana endişeyle bakıyordu. Saf bir endişe ile. Arthur benim için endişeleniyor muydu? Hemen çaprazımda diğer adam vardı. O da kendini savunmak için Arthur’a bıçak doğrultuyordu. Bu adamlar Rus idi. Benimle aynı kanı taşıyorlardı. Aynı ülkenin vatandaşıydık. Onu geçtim aynı yerde büyüdüğüm adamlardı. Sahiden benden bu kadar mı nefret ediyorlardı? Arthur’un kaşları çatıldı. Bakışlarında hiç görmediğim büyük bir öfke vardı. Deniz mavisi gözleri şimdi fırtınaya yakalanmış bir mavilikteydi. Öyle ki az sonra o deniz mavisi gözleri taşacak gibiydi. Arthur bana doğru bir adım attığında beni rehin alan adam bağırdı. “Yaklaşayım deme! Yoksa kız ölür.” Arthur olduğu yerde kaldığında önce arkamdaki adama daha sonra bana baktı. Bakışlarımda ne gördü bilmiyorum ama bu onu daha da öfkelendirmiş gibiydi. Arthur tekrardan arkamdaki adama baktı. “Ne yaptığını sanıyorsun sen? Kızı derhâl bırak yoksa,” arkamdaki adam gür sesiyle Arthur’un sözünü kesti. “Yoksa ne? Onu korumak mı istiyorsun? İzin vermiyorum. Bu kızın kim olduğunu biliyor musun sen? Bu kız lanetli! Ölmesi gerekiyor.” Boğazıma dayadığı bıçağı biraz daha bastırdı. Bu sefer nefes almayı tamamen bırakmıştım. Öfke ve korku tüm bedenimi esir almıştı. Kolumda hissettiğim yoğun sızı ile kolumdaki izin aktifleştiğini anladım. Ben her üzüldüğümde, korktuğumda ya da öfkelendiğimde bu mu olacaktı? Bu izle benim bağım ne? Gözlerimi kapattım bir süre. Ne yapacağımı bilmiyordum. Arthur öfkeyle soluduğunda “Kız ölünce ne olacak? Siz yaşayacağınızı mı sanıyorsunuz? Bu kızı bırakmazsanız eğer sizi köpekbalıklarına yem edeceğime ant içerim!” dedi. Çaprazımdaki adam Arthur’a doğrulttuğu bıçağı ani bir hamleyle bana doğrultunca gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda kalbimin hizasına gelen bıçakla göz göze geldim. “Önce kızı alacağız. İnsanlar rahat bir nefes almadan ölmeyeceğiz!” diye bağırdı çaprazımdaki adam. Arthur etrafına baktı. Kimseyi göremeyince kaşlarını çattı. “Bakın, kimse yok burada. Siz kızı bırakın ben de bu olanları unutayım.” dedi. Kaşlarımı çattım. Tabii ki de yalan söylüyordu. Ne bu olanları unutacaktı ne de şu anda yalnızdık. Boğazımdaki bıçağa kısa bir bakış attıktan sonra Arthur’a döndüm. Arthur’un da bakışları bana döndüğünde bakışlarında bana karşı bir merhametin olduğunu gördüm. Arthur bir adım öne gelip elini uzattı. “Hadi, verin bıçaklarınızı. Sonra ne siz zarar görün ne de o kız.” kendini katmamıştı, kendine oldukça güveniyor olmalıydı. “Bu kız yüzünden annem öldü! Hastalık onu almadı çünkü hastalığı bulan kişi de o!” kaşlarımı şaşkınlıkla yukarı kaldırdım. Ne saçmalıyordu bu? Bir hastalığı nasıl ben bulabilirdim? “Pardon da bunları nereden uyduruyorsu,” “Konuşma!” diye bağırdığında susmak zorunda kaldım. Boğazıma dayadığı bıçağı biraz daha batırdığında boğazımda ufak bir sızı hissettim. Bıçak batmış olmalıydı. Yüzümü buruşturduğumda ne olduğunu anlayan Arthur kafasını iki yana salladı ve yavaşça elini arkasına götürdü. O kadar ani refleksle kılıcını çekip kalbime bıçak dayayan adamın bıçak tutan elini kesti ki ne olduğunu anlayamadım. Yüzüme sıçrayan kanlarla irkildim. Eli kopan adam acıyla haykırdığında arkamdaki adamın geri çekildiğini hissettim. Arkamı döndüğümde adamın duvara yaslanmış olduğunu, önünde ise boğazına bıçak dayayan Magnus’u gördüm. Magnus beni kurtarmıştı. Olayın şokuyla ortada dikilirken kolumda bir el hissettim. Tam dönerken beni kendine çekti. O kişi Arthur’du. Bakışları bana döndü, gözlerimden boynuma indi. Eli boğazıma değdiğinde zırhının soğuk metali ürpermeme neden oldu. Eline bulaşan kan ile boğazımın biraz kesildiğini anladım. Adrenalinden dolayı hiçbir acı hissedememiştim ama şimdi kesik, boğazımı cayır cayır yakıyordu. Magnus duvara yasladığı adamın kolundan tuttu ve Arthur’a dönüp eli kopan diğer adamı gösterdi. “Onu da al gel.” Arthur ikiletmeden diğer adamı yerden kaldırdı ve Magnus’u takip etmeye başladı. Ben de Arthur’un arkasındayken geldiğimiz yerin kaçırılan halkın kaldığı bölüm olduğunu gördüm. Beni gören babam aniden ayağa kalktı. Bakışları dehşet içindeydi. Gözleri boynuma kaydığında babamın geriye sendelediğini gördüm. Herhangi bir sorun olmadığını göstermek için gülümsedim. İnsanlar bana sorgularcasına ve öfkeyle bakıyordu. Rehin alınan adamları gören halk korkuyla Magnus’a bakmaya başladı. Magnus herkese bakarak konuşmaya başladı. “Siz artık bir Ravnoy vatandaşı olacaksınız. Başınızda bir devlet olacak. Aç karnınız doyacak ve üşüyen bedeniniz ısınacak.” sakin çıkan sesi şimdi gür çıkmaya başlamıştı. “Ravnoy’da en önemli kural: İtaattir! İtaatsizliğin affı yoktur! Orada her suçun bir cezası olmak zorundadır. Halktan kişilerin birinin canını alması, almaya kalkışması ise yasaktır! Biri ölecekse buna ancak Ravnoy’un başında olan kişiler karar verebilir.” Derin nefes aldığında bakışları insanlarda gezindi. Hepsinin gözlerinde merak vardı, benim de dâhil. Ama en çok şimdi ne olacağını düşünüyordum. Magnus tuttuğu adamı yere çöktürünce Arthur da tuttuğu adamın çökmesini sağladı. Magnus yanında taşıdığı kılıcı kınından çıkarınca metal bir ses geldi. Herkes korkuyla geriye kaçtığındaysa Magnus’un dudağının köşesi kıvrıldı. Önündeki adama kısa bir bakış attıktan sonra tekrar halka döndü. “Ve görmüş olduğunuz bu iki günahkâr, bizlere karşı geldi. Bizlere itaatsizlik etti. Arkamda görmüş olduğunuz kızı rehin alıp öldürmeye çalıştılar. Ve Ravnoy’da ölümün kararını yalnızca Yüce Ragnar, onun eşi Yüce Leah ve onların varisleri karar verebilir.” Bakışlarına öyle tehlikeli bir duygu oturmuştu ki geriye kaçmak istedim. Ama ayaklarım yere sabitlenmiş gibiydi. “Şimdi burada itaatsizliğin bedelinin ne olduğunu hepinize göstereceğim.” dedi ve kılıcını kaldırdı. O sıra halktan birinin ayaklandığını gördüm. “Ama bu saçma! O kız lanetli diye neden onun cezasını biz çekiyoruz?” diye sordu. Magnus ise kafasını ağır ağır aşağı yukarı sallayarak “Bir şikayeti olan önce Yüce Ragnar’a gitmeli. Aksi hâlde her itaatsizlik bir cezaya mahkûm edilir.” dedi ve hiç gözünü kırpmadan önündeki adamın kellesini aldı. O an anlamıştım. Magnus Skar ve onun ülkesinde olan herkes bir katildi ve acımasızdı. Aynı şeyi Arthur da diğer adama yaptığında halktan büyük bir çığlık koptu. Elimi ağzıma götürüp şoke içinde onlara bakıyordum. Magnus tekrar halka döndüğünde “Burada itaatsizliğin bedeli ölümdür!” diye gürledi ve arkasını insanlara döndü. Bakışları benimle kesişince gözlerimdeki ifadeden keyif aldığını anladım. Adımlarını bana ilerlettiğinde kafamı kaldırıp ona nefretle baktım. Tam dibimde durduğunda kulağıma doğru eğildi. “Her başkaldırının da bedeli cezadan başka bir şey değildir.” dedi ve gitti. Şarkı: Witchsnook, Samhain Shadow Magnus gittikten sonra babam hızla yanıma geldi. “Kızım!” ben afallamış şekilde babama bakıyordum. Babam elini önce yanaklarıma koydu sonra boynuma dokundu. Gözlerinin dolduğunu şu an bile görebiliyordum. Beni hızlıca kendine çekip sıkı sıkı sarıldı. Saçlarımın tepesine öpücük kondurduğunda benden uzaklaşıp yanaklarımı elleri arasına aldı, tekrar. “İyi misin? Bir şeyin var mı?” Arthur’un bizi izlediğini gördüm. Bizi ayıracaktı ama bekliyordu, gelmiyordu. İstese zorla ayırabilirdi ama bunu yapmıyordu. Minnetle ona baktığımda o sadece kafasını hafifçe aşağı eğip kaldırdı. Babama döndüm tekrar. “Ben iyiyim, endişelenme.” diyebildim sadece. “Nasıl endişelenmeyim kızım? Seni rehin almışlar, boğazın...” devamını getiremedi. Bense titrek bir nefes alıp kollarımı babamın beline doladım. Babam da kollarını belime doladığında beni kendine sıkı sıkı bastırıyordu. Sanki hiç kimse beni alamasın diye görünmez bir kalkan örüyordu. Geri çekildiğimde babamın gözlerinin içine baktım. “Ben iyiyim, iyi olacağım ve hep iyi oldum. Baba, senden tek bir isteğim var; Lütfen kendine dikkat et. Benim için kendini tehlikeye atma. Sana bir şey olursa...” gözümden bir yaş akınca dudaklarımı birbirine bastırdım. Boğazımdaki düğümden kurtulunca konuşmaya devam ettim. “Sana bir şey olursa ben yaşayamam. Lütfen baba, beni sensiz bırakma.” tekrar sarıldığımda babam da karşılık verdi. “Seni seviyorum kızım, dikkatli ol. Olga’nın yanından ayrılma.” dedi. Kafamı aşağı yukarı sallayıp onayladım. “Ben de seni seviyorum baba...” Arthur yanımıza geldiğinde nazikçe babamın koluna dokundu. Bu nazikliği karşısında babam şaşırsa da karşı gelmedi ve yerine gitti. Arthur bana döndü ve eliyle çıkışı gösterdi. Beni tekrar Olga’nın yanına götürecekti. Yürüyüşümüz çok sessiz geçiyordu. Arthur’un göz ucuyla bana baktığını gördüm. “İyi misin?” diye sordu. Kafamı yerden kaldırıp Arthur’un mavi gözlerine baktım. “İyi miyim?” diye sordum ama bu soru kendimeydi. Gerçekten nasıldım? Nerem acıyordu mesela da bu kadar düşünüyordum? Boynumun acısını bile artık hissetmiyordum. Ama kalbim için aynı şeyi söyleyemezdim. Neydi beni bu denli sarsan? Babamla ayrı olmam mı, Magnus ve onun gibi olan herkesin bir cani olması mı, yoksa ne yapacağımı bilmemem mi beni bu kadar sarsmıştı? “İyi görünmüyorsun.” diyen Arthur’a kaydı gözlerim tekrar. Bakışları önündeydi ve dimdik yürüyordu. Omuz silktim. “Neden bana böyle davranıyorsun?” diye sordum gerçekten merak ettiğim bu soruyu. Arthur’un adımları duraksadı, sonra kaşları çatıldı ve bana döndü. “Nasıl davranıyorum?” kafamı soluma, geminin yuvarlak camına çevirdim. Dalgalar yine vuruyordu cama, hava yine fırtınalı gibiydi. “Bir insanı acımadan öldürebiliyorsun Arthur, neden bana böyle şefkatli yaklaşıyorsun?” Arthur kısa bir süre bekledikten sonra “Sen farklısın Anya.” dedi. Kafamı Arthur’a çevirdim. Kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı. “Neyim farklı?” diye sorduğumda Arthur’un gülümsediğini kısılan gözlerinden gördüm. “Sen merhametin ta kendisisin aslında. O kadar merhametli görünüyorsun ki... Bu merhametin senin kalbini yerinden sökecek.” dedi. Anlamayarak ona baktım. “Ben mi merhametliyim? Benim merhametle işim olmaz Arthur. Ben sadece sevdiklerime merhametliyimdir.” dediğimde Arthur kafasını salladı. “İşte ondan bahsediyorum.” dedi. Kafamda kalan soru işaretleriyle önüme döndüm. “Bana böyle nazik ve düşünceli yaklaşman merhametimden mi kaynaklı?” sola döndüğümüzde “Hayır,” diye söze başladı. Sesi düşünceli çıkmıştı. “İçimde sana karşı bir şefkat var Anya. Neden bilmiyorum ama seni korumam gerekiyormuş gibi geliyor.” dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında “Sen mi? Sen benim değil Ravnoy’un, Magnus’un korumasısın Arthur.” dedim ama içimden bir ses Arthur ve benim bağımın öyle sıradan olmadığını fısıldıyordu sanki. Kaldığım bölüme geldiğimde Arthur bana baktı. “Bu konuştuklarımızı kimseye anlatma.” dedi ve arkasını döndü. “Arthur,” seslendiğimde Arthur dönmedi ama kafasını hafif sola çevirdi. “Teşekkür ederim, beni kurtardığın için.” Arthur’un gülümsediğini hissettim. “Bu benim işim, Ay Işığı.” dedi ve gitti. Ay Işığı, Rusya’da merhametli ve saf güzelliğe sahip olan kişilere denirdi. Arthur’un bu iltifatı yüzümü gülümsetirken Olga’nın oturduğu yere geldim. Olga beni görünce hızla ayağa kalktı. Bana doğru koştu ve elleriyle kollarımı tuttu. Korkuyla elimi, yüzümü, her yerimi inceledi ve “Tanrım, Anya iyi misin? Ben duydum ki; seni rehin almışlar ve o korsan lideri ise iki kişinin kellesini uçurmuş.” hiçbir cevap vermedim ama bir anda Olga’ya sarıldım. Olga’nın kolları yanda sallanırken titreyen ellerini kaldırıp belime doladı. “İyi misin kızım?” diye sordu titreyen sesiyle. Her ne kadar iyi olmasam da gerçeği dile getirmedim ve kafamı aşağı yukarı salladım. “İyiyim.” Anya iyi olurdu, hep olduğu gibi. Olga beni oturttuğunda boğazıma baktı. “İyi ki çok kesilmemiş.” dedi ve eteğinin bir parçasını eliyle yırttı. Kendisine getirilen suyla bezi ısladı ve boğazımı temizlemeye başladı. Suyun soğukluğu içimi ürpertti ve vücudumu titreme aldı. Olga temizlemeyi bitirince kuru bezle kuruladı boğazımı. “İyisin değil mi? Acıyor mu?” kafamı iki yana salladım ve yere yattım. “Acımıyor Olga, iyiyim.” Olga da yanıma uzandığında bakışları tavandaydı. “Şunu ne zaman keseceksin?” şaşkınlıkla ona döndüm. “Neyi?” bana döndü ve “İyi olmadığın hâlde iyiyim demeyi, ne zaman bırakacaksın? İyi olmadığını ikimiz de biliyoruz Anya. Ne kadar zorlandığını, ne kadar aklının karışık olduğunu ve ne kadar çaresiz hissettiğini... Sen duygularını iyi gizlesen bile gözlerin ele veriyor seni. Sen susup izlerken gözlerin yardım çığlıkları atıyor. Bunu görmediğimizi mi sanıyorsun?” Bakışlarımı geminin tavanına çevirdim ve gülümsedim. “Çünkü iyi olmaktan başka çarem yok Olga. Ben hep böyleydim. Bir yerim acıdığında koşup sarıldığım kimse yoktu. Ha, babam vardı belki ama ben ona da gitmezdim. Koşup kendime sarılırdım. Ağlasam bile gizlerdim herkesten. Çünkü güçlü olmak zorundaydım. Güçlü görünmek zorundaydım Olga, yoksa beni harcarlardı. Güçlü olmayanı ezerler. Ben kendimi koruyorum sadece.” Olga elini kaldırıp saçlarımı okşamaya başladı. “Uyu Anya’m, uyu. Artık yalnız değilsin. Ben varım. Olga teyzen hep yanında olacak. Söz veriyorum.” Olga’nın varlığına güvenerek gözlerimi yumdum. Umarım her zaman yanımda babam ve Olga olurdu. *** İçeriye doluşan seslerle gözlerimi araladım. Bulunduğumuz bölüme bir sürü muhafız gelmişti. İçlerinden birinin Arthur olduğunu gördüm. O bakışların sahibini asla karıştıramazdım. Bakışları bana değdiğinde yanıma gelmeye başladı. Olga’ya dönüp “Neler oluyor?” diye sordum ama onun da bilmediği hâlinden çok açıktı. Gözlerinde hem merak hem de endişe vardı. Arthur yanıma geldiğinde ona baktım. “Neler oluyor Ar,” adını söylememem konusunda beni uyardığı için boğazımı temizledim. “Neler oluyor muhafız.” Arthur’un gözleri kısıldığı için gülümsediğini anlamıştım. “Hazırlanın, Ravnoy’a geldik.”

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

8. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.