İçeriğe geç

Beyaz Ateş

Bölüm 5 · 11 dk okuma

Beyaz Ateş

Bölüm 5

3. RAVNOY'A YOLCULUK

Lütfen okumadan önce şarkıları açınız. Şarkı: Timeless Echoes of Middangeard, Valhalla's Light Yanıma gelen muhafıza şüpheyle bakıyordum. O ise sadece tam karşısına, duvara bakıyordu. Süt annem, Olga elimi tutmuş beni korumak istiyor gibiydi. Muhafız daha fazla sabrı olmadığını gösterircesine ayağını yere vurdu. O çelik zırhın içindeki kişiyi çok merak etmiştim, sebepsiz. “Liderimiz Magnus, sizi derhâl yanına bekliyor.” dedi acelesi olduğunu söyleyerek. Omuz silktim ve muhafıza öfkeyle baktım. “Gelmiyorum.” muhafız bana öyle bir hızla döndü ki, o dönüşüyle ben on parçaya ayrılmıştım sanki. “Beni,” diye söze başladı. Sesi şaşkındı, daha önce kimse karşı çıkmamış olmalıydı. “Zor kullanmak zorunda bırakmayın.” diye tamamladı sözünü. Olga kulağıma yaklaşarak fısıldadı. “Git, git Anya.” dedi. Bakışlarım muhafızdayken Olga’ya “Neden beni ayağına çağırıyor?” diye sordum. Olga kolumu sıvazladı. “Görmedin ama buradaki çoğu kişiyi tek tek çağırıyor.” O sıra fark etmiştim bazılarının yokluğunu ve bazılarının da geri geldiklerini. “Seni bırakmak istemiyorum.” dediğimde Olga şefkatle gülümsedi. “Bir şey olmayacak, geri geleceksin. Güven bana.” dedi. Bense hiçbir şey demedim ama kafamı yavaş yavaş aşağı yukarı salladım. Ayağa kalktığımda bakışlarım hâlâ muhafızdaydı. O kadar güvenmiyordum ki, bir yerden darbe gelmesine karşın aşırı temkinli davranıyordum. Bakışlarım kısa bir süreliğine Olga’ya döndü. Bana kocaman bir merhametle bakıyordu. Tıpkı diğer çocukların anneleri gibi. Olga çok güzel bir anneydi. Öyle ki oğlu yaşasaydı o çocuk çok şanslı olacaktı ve ben de onu çok kıskanırdım. Ama Olga, manevi olarak da çok güzel bir anneydi. Bunu anlamıştım. Tekrar önüme dönüp muhafıza baktığımdaysa onun da bana baktığını fark ettim. Kaşlarımı çattım. “Ne bakıyorsun?” diye çıkıştığımda muhafız ağır ağır kafasını iki yana salladı ve bana arkasını döndü. O önümde ilerlemeye başladığında adımlarım onu takip etti. Bir bakıma Magnus’un yanına gitmem iyi bir şeydi. Çünkü böylelikle geminin içini keşfedebiliyordum. Bir gün kaçmam gerekirse yolumu bulabilirdim. Sonra aklıma babamın gelmesiyle etrafıma bakındım. Onu göremezdim, o geminin arka tarafında kalıyordu. Bakışlarımı tekrar önüme çevirdiğimdeyse her yerin oldukça karanlık olduğunu gördüm. Geminin içini sadece gaz lambaları aydınlatıyordu. Her on metre de bir gaz lambası görüyordum. Kafamı yuvarlak pencerelere çevirdiğimde dalgaların cama çarpışını gördüm. Hava durumu kötü olmalıydı, öyle ki gemi şu an da hareket etmiyordu. Fırtınanın sesi şu an bile duyuluyordu. Bir odanın önünden geçerken oranın bir mutfak olduğunu gördüm. Şu an bile yemek pişiyor olmalıydı ki içeriden çok güzel kokular geliyordu. Merdivenlere geldiğimizde muhafız kısa bir süre bana döndü. Bense sinirle önüne geçtim ve önünden yürümeye başladım. Merdiveni çıktığımızda bizi upuzun bir koridor karşıladı. Derin bir nefes aldım ve muhafıza döndüm. Ne taraftan gideceğimi bilmediğim için muhafız önüme geçti ve sola doğru yürümeye başladı. “Daha ne kadar yolumuz var?” diye sordum. Ama sorum havada asılı kaldı. Muhafız aniden durunca az daha sırtına çarpacaktım ki son anda durdum. Yanımızdaki kapıya baktım. Bu diğerlerinden farklıydı, kapı simsiyahtı ve beyaz renkle kocaman harflerle “MAGNUS SKAR” yazıyordu. Onun altında da yine kocaman harflerle “RAVNOY” yazıyordu. Bu Ravnoy neyin nesiydi bilmiyordum ama bir ülkenin ya da şehrin adı olmalıydı.Muhafız kapıya yaklaşıp kapıyı çaldı. İçeriden sert “Gir.” sesi gelince muhafız kapıyı açıp içeri girdi. Kapıyı yüzüme kapattığında kaçıp gitmeyi düşündüm ama aradan iki saniye sonra tekrar kapı açıldı. Muhafız bana bakıp “Liderimiz sizi bekliyor.” dedi. Kapının önünden çekildiğinde içeri baktım. Kimseyi göremiyordum. Fazlasıyla karanlıktı oda. İçeri ağır adımlarla girdiğimde etrafıma bakındım. Odanın dört bir köşesinde gaz lambası vardı. Tam karşımda ise çalışma masası. Çalışma masasının önünde ise iki adet kanepe bir de masa vardı. Kafamı sağıma çevirdiğimde yemek masası ile karşılaştım. Uzun bir yemek masasıydı ve toplam on iki kişilikti. Masanın üzerinde yanan şamdan vardı.Tekrar karşıma, çalışma masasının olduğu yere döndüğümde masanın üstünde bir dumanın tüttüğünü gördüm. Bir tütsüydü. Odaya çok güzel bir koku yayıyordu. Sandalyede oturan ise Magnus’tu. Arkası bana dönüktü, camdan dışarıyı izliyordu. Camdaki yansımamı görmüş olmalıydı ki “Gel,” dedi. Bakışlarım sadece onun üzerindeydi. Ona doğru ilerledim ve tam masanın önünde durdum. O da ağır ağır sandalyesini bana doğru döndürdü. Beni baştan ayağa arsızca süzmesi rahatsız etti. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve ona tehditkâr bir şekilde baktım. Magnus’un bakışları saçlarımdan gözlerime kayınca eliyle kanepeyi işaret etti. Hiçbir şey yapmadan ayakta dikilmeye devam ettim. O sıra Magnus’ta ayağa kalktı ve bana doğru gelmeye başladı. Geriye çekildiğimde Magnus’tan küçümser bir kıkırdama geldi. Yanıma gelmeden kanepeye oturmuştu, bir de ayağını dizinin üstüne atmış, bir kolunu kanepenin üzerine atıp diğer eliyle bana oturmamı işaret etti. Bir süre etrafıma baktıktan sonra oturdum. Odada yoğun bir sessizlik vardı ve bu beni artık rahatsız etmeye başlamıştı. Magnus ise umursamazca bana bakıp purosunu içmeye devam etti. Ellerimle saçlarımı düzelttim ve inatla Magnus’a baktım. Magnus purosunu küllüğe bıraktı ve boğazını temizledi.“Anya Morozova,” dedi adımı değişik bir şekilde telaffuz ederek. Ben ise sadece gözlerine bakıyordum. O grinin siyahla çerçevelenmiş gözüne. Omuzlarımı dikleştirdim ve sonunda konuşmaya karar verdim. “Beni neden buraya çağırdınız?” diye sordum. Magnus kafasını aşağı yukarı salladı. “Biraz sohbet edelim mi, Kızılın Kızı?” Kaşlarımı çattım. Benim annemi tanıyor olamazdı değil mi? “Sizinle sohbet etmeyi gerek bulmuyorum, soysuz lider.” dediğimde Magnus’un dudağının köşesi kıvrıldı. “Benden bu kadar korkuyor musun Kızılın Kızı?” diye diye sorması neredeyse beni güldürecekti. “Ben mi? Ben kimseden korkmam. Özellikle sizin gibi bir soysuzdan, asla.” dediğimde başını olumlu anlamda salladı. “Fazla cesursun Kızılın Kızı, bu iyi de olabilir kötü de. Cesursun ama ne için?” diye yorumladığında arkama yaslanıp onun karanlık gözlerine baktım. “Beni şu an öldürürseniz en azından onurlu bir şekilde ölürüm. Ama eğer öldürmezseniz gün gelir ben sizi öldürürüm.” dedim hırsla. Magnus öne doğru eğilip kollarını dizlerine dayadı ve tam gözlerimin içine baktı. “Seni öldürmeyeceğim Kızılın Kızı, beni öldüreceğin günü dört gözle bekliyor olacağım. Olur da beni öldüremezsen, işte o zaman seni öldürürüm.” Karşılıklı tehdidimiz bu söylediğiyle son buldu, sadece birbirimizin gözleri içine bakıp ikimiz de ne kadar ciddi olduğumuzu göstermek istiyorduk.Bakışlarımı yumuşattım ama sesim bir o kadar keskin tutarak “Beni buraya ne için çağırdınız?” diye sordum. Magnus ayağa kalktı ve çalışma masasına doğru yürüdü. Çekmecesinden bir şey alıp yanıma geldi. Tam önümde durduğunda elinin içinde bir şey tutuyordu. Onu bana uzattı. Kaşlarımı çattım ve tereddütle eline baktım. Hiçbir şey demeyince elimi uzattım. Elindeki şeyi elime bıraktığında geri çekildi ve kanepeye tekrar yerleşti. Bana verdiği şey bir bileklikti. Bileklik gümüştendi, desen olarak siyah bir kuzgun vardı gözleri kıpkırmızı ve kuzgunu çevreleyen beyaz bir ateş. Kuzgunun hemen yanında ise büyük R harfi vardı. Ravnoy'un R'si olmalıydı. Kafamı beni izleyen adama döndürdüm. “Bu nedir?” diye sordum. “Bir bileklik. Onu hepinize verdik, onu takmak zorundasınız.” dediğinde kaşlarımı çattım. “Neden zorunluyuz?” Magnus gözlerimin içine bakıp “Artık gideceğiniz yerde yaşayacaksınız. Orayı benimseyip, itaat edeceksiniz.” dedi. Bilekliği usulca yere attım. “Ben kimseye itaat etmiyorum.” dedim. Magnus önce yerdeki bilekliğe sonra bana baktı. “İtaat etmeyen sonsuza kadar yok olur.” dedi. Ayağa kalkıp çıkışa ilerledim. “Size itaat etmiyorum. Beni yok edebilirsiniz.” “Babanın elimizde olduğunu unutuyorsun Kızılın Kızı.” O an adımlarım bıçak gibi kesildi. Magnus’a döndüm. “Beni babamla mı tehdit ediyorsun?” Magnus ayağa kalktı ve yerdeki bilekliği alıp bana doğru ilerledi. Tam karşıma geçtiğinde sadece bilekliğe bakıyordu. “Uyarıyorum, Anya.” dedi. İlk defa adımı büyük bir ciddiyetle söylemişti. Elinde tuttuğu bilekliği bana uzattı tekrar. “Alıyor musun yoksa almıyor musun?” diye sordu. Babamı tehlikeye atamazdım. Gururum için bencilleşemezdim. Nefretle Magnus’a baktım ve elindeki bilekliği hızla kaptım. “Senden ve sizden nefret ediyorum. En çok da senden.” diye tısladım. Magnus ciddi bir şekilde yüzüme bakıyordu. “Uslu dur Kızılın Kızı.” eliyle kapıyı işaret ettiğinde bir an bile durmadan dışarı çıktım ve şu lanet bilekliği taktım. Şarkı: Song of the Sea, A Siren Song Odadan çıktığımdan beri önümde muhafızla birlikte yürüyordum. Bileğimdeki bilekliğime baktım ve bir kez daha onlardan nefret ettim. Ben asla kimseye itaat etmezdim, özellikle bunlar soysuz kişilerse. Er ya da geç buradan kurtulacaktım. Ben kurtulamazsam, kimse kurtulamayacaktı. Her yeri yakıp yıkardım yine de boyun eğmezdim. Anya Morozova’yı henüz tanımıyorlardı. Pişman olacaklardı. Özellikle onun, Magnus Skar’ın sonu olacaktım. Annem olsa bana akıl verirdi. Şu an ne yapmam gerektiğini bile bilmiyordum. Bir yandan bana bağışlanan bu hayatı çözmeye çalışıyordum, diğer yandan ise bu lanet yerden kaçmak istiyordum. Annem olsa ne yapardı? Dedikleri gibi anneme mi benziyordum? Onun gibi olabilir miydim emin değilim ama Morozov soyu ölmedi. Ve Morozov’lar ya şifa olurdu ya da kıyamet. Bunu yalnızca zaman gösterecekti. Yanımdaki muhafıza döndüm ve “Babamı görmek istiyorum.” dedim. Muhafız bana bakmadı ama dudakları arasından tek bir kelime döküldü: “Yasak.” kaşlarımı çattım. “Herkes yan yana ama, bana gelince mi yasak?” Muhafız bakışları hâlâ karşısındayken “Liderimiz bunu emretti.” dedi. Gözlerimi devirdim ve dudaklarımın arasından “Liderinize tüküreyim.” döküldü. Muhafız şimdi bana dönünce kaşlarını çattı. Çenemi kaldırıp omzumu silktim. “Nereye götürüyorsunuz bizi?” diye sordum muhafıza. Sorum yanıtsız kalacak sandım ama “Ravnoy’a.” dedi. Adımlarını o kadar büyük atıyordu ki hızına yetişebilmek için koşmam gerekmişti. Tam yanına geldiğimde “Orası nere?” diye sordum. Muhafız gözünün ucuyla bana baktı. “Norveç’te bir şehir.” dedi. Bilekliğime baktım ve “Orada başkaları da mı var?” muhafız kafasını salladı. “Var, bizden olan herkes orada. Liderimizin yüce ailesi de orada.” kaşlarımı çattım. “Neden yüce diyorsun?” muhafız korkuyla bana baktı. “Çünkü Ravnoy’u kuran kişi liderimiz Magnus’un babası. Bize her imkanları sağlıyor. O yüce değil de kim?” Kafa karışıklığıyla ona baktım. “O şehri Magnus’un babası mı kurdu? Herhangi bir devletiniz yok mu?” muhafız bana ‘cidden mi’ der gibi baktı. “Evet, o şehri Yüce Magnus’un babası kurdu. Ve bir devletimiz var, o da Yüce Ragnar.” tekrar ona yetişmek için yanına sekerek gittim ve bunu gören muhafızın gülümsediğini kaskının içindeki gözlerinden anlamıştım. “Senin adın ne?” diye sordum. Bir süre sessizce bekledi. Daha sonra “Arthur.” dedi. Kafamı olumlu anlamda salladım ve “Neden hep bu kıyafetlesiniz? Şövalye gibi? Rahat nefes alıyor musunuz bari?” Arthur bana baktı, “Yüce Ragnar bize kalacak bir yer verdi, iş verdi, yiyecek verdi. Biz de o ne derse onu yapıyoruz.” Kaşlarımı çattım. “Hiç mi gururun yok? Bunlar bana çok ters geliyor.” dedim. Arthur bana baktı. “Bunu sakın orada yapma, ölürsün.” dedi. Omuz silktim. “Nerelisin?” diye sordum konuyu değiştirerek. “Amerikalıyım.” dedi. Kaşlarımı kaldırdım. “Amerika mı? Orası neresi?” Arthur bana baktı ve ciddiliğimi ölçtükten sonra gerçekten bilmediğimi fark etti. “Bir ülke.” Önüme döndüğümde bir süre sessiz kaldım. Daha sonra Arthur’u dürttüm. Bana döndüğünde uzun boyuyla bana yukarıdan bakmaya başladı. Elimle aşağıyı işaret ettim. Bunu anlayan Arthur eğildi ve aynı boya geldik. Kulağının olduğu tarafa yaklaşıp “Sizi de mi kaçırdılar? Doğruyu söyleyebilirsin, kurtarırım sizi.” diye fısıldadım. Arthur inanamayarak geri çekildi. “Kaçırılmak mı? Biz burada mutluyuz. Onlar bize her imkanı sağlıyor, bizse onları koruyoruz.” dedi. Gözlerimi devirdim. “Eğer gerçekten yüce olsalardı korunmaya muhtaç olmazlardı.” diye laf sokunca Arthur hızla etrafına baktı. Kimsenin olmadığını görünce rahat bir nefes aldı. “Sen iki güne ölürsün.” dediğinde ilerlemeye başladı. Otuz iki diş sırıtmaya başlayınca “O zaman neden öldürmüyorsun beni? Cazibeme mi yenildin?” diye dalga geçtim. Muhafızın kıkırdadığını duydum. “Hem de ne cazibe...” daha sonra ciddileşti. “Zarar vermememiz emredildi. Yoksa çoktan ölmüştün.” dedi. O sıra kaldığım yere gelince muhafız bana son kez bakıp “Sorun çıkarma.” dedi ve gitti. Olga beni görünce hızla ayağa kalktı ve yanıma geldi. “Nerelerdeydin? Neden o kadar uzun sürdü? Beni korkuttun Anya.” dedi ve sarıldı. “İyi misin?” diye sorduğunda gülümsedim. “İyiyim Olga. Sadece yol çok uzundu.” dedim. Olga kafasını olumlu anlamda salladı ve bilekliğime baktığında kaşlarını çattı. “Seninki neden farklı?” dediği şeyi anlamayarak bilekliğimize baktım. Benimkinde kuzgun ve ateş varken onlarda sadece Ravnoy’un baş harfi vardı. Kafamı ağır ağır iki yana salladım. Kaşlarım çatıktı. “Hiçbir fikrim yok.” ama oysa ki her şey çok önemliydi ve ben yine bir şeyleri kaçırıyordum. Olga elimden tuttu ve beni yere oturttu. “Yemek getirmişlerdi. Aç olmalısın hadi bir şeyler ye.” dedi ve yerdeki tabağı işaret etti. Tabakta kızarmış pastırma, ekmek, peynir ve zeytin vardı. Bir de elma. Elmayı görünce gülümsedim. “Hiçbir tabakta elma yoktu ama sadece bu tabakta elma vardı.” diyen Olga’ya döndüm şaşkınlıkla. Elmayı sevdiğimi biliyor olamazlardı değil mi? Oturduğumda yemeye başladım. Uzun zamandır doğru düzgün bir şey yemediğim için güçten düşmeye başlamıştım. Elma dışında bir şey yiyemiyorduk ve şu an önümdeki yemekler az da olsa benim için zenginlik belirtisiydi. Tabağımı bitirdiğimde Olga’ya döndüm. “Sen yemek yedin değil mi?” Olga bana yanında boş duran tabağı gösterdi ve gülümsedi. “Sen doyunca şimdi ben daha çok doydum.” diyen Olga’ya bakışlarım takılı kaldı. Tabağımı alıp Olga’nın tabağının üstüne koyup kenara ittim ve Olga’nın yanına yerleştim. Olga’ya dönüp “Şu an seni bulmam bile benim için çok önemli.” Olga elini kaldırıp usulca yanağımı okşadı. “Anya, güzel Anya... Tıpkı annen gibisin. O kadar güzelsin ki, herkesi kendine hayran bırakırsın.” gülümseyip yanağımı elinin içine yerleştirdim. “Annem nasıl biriydi?” Olga bir süre sessiz kaldı ve yüzümü incelemeye devam etti. Daha sonra konuşmaya karar verdiğindeyse “O çok güzeldi. Öyle ki adına çok şiirler yazılmıştı. Ama sadece o kalbi hak eden tek kişi Ivan olmuştu. Annen çok güçlü ve zeki bir kadındı. Herkes onun zekasından da korkardı. İnatçıydı ve gururluydu. Senin gibi. Kimse onu kolay kolay yıkamazdı ama kader... Kadere asla boyun eğilmezdi güzel kızım.” Gözümden akan bir yaşı Olga nazikçe sildi. Eğilip dizine yattım ve gözlerimi kapattım. Saçlarımı okşuyor ve bir şarkı mırıldanıyordu. Sesi o kadar güzeldi ki, bütün korkularımdan arınıyordum. Ve en sonunda kendimi biraz olsun huzurlu bir uykunun kollarına bıraktım. Olga'nın söylediği şarkı: Song of the Sea, A Siren Song Evetttt, bu bölümü nasıl buldunuzzzzz??? Şu an yazdığım saat 21:13 ve o kadar çok yoruldum ki fdknfeknf Umarım beğenirsiniz. ❤

Bölüm sonu

1 yorum