Kabul törenini bir şekilde atlattım ve Alby beni, Newt'in kaldığı kulübeye yerleştirdi. Sanırım en çok ona güveniyor. Derin bir nefes verdim hamağa yatarken, bu Kayran'da ki ilk gecemdi ve ben kim olduğumu bile bilmeyerek burada yaşamayı bir şekilde kabul etmiş olmalıydım.
"Çaylak, çaylak uyan!"
İşittiğim sesle gözlerimi araladığımda karşımda Alby duruyordu, ancak henüz hava aydınlanmamıştı bile. "Sessiz ol ve benimle gel çaylak."
Alby onu takip etmemi söylediği andan itibaren aklımda tek bir düşünce vardı; Sanırım Kayran'da ki düzeni bozduğumu düşünüp, beni öldüreceklerdi.
Alby beni yukarıya çıkarttı, belki de aşağıya atacaktı ve kimse Alby'nin yaptığından şüphelenmeyecekti. Bu yüzden mi kabul töreni yapıldı, ölümüme kaza süsü vermek için mi?
"Güzel değil mi?" düşüncelerimi Alby'nin sesi bozdu, "Evet, elbette." diyebildim. Sözlerini duymamıştım bile, ancak Alby bu halime gülümsedi.
"Her zaman böyle değildi, çok zor zamanlar geçirdik çaylak. Birçoğumuzu orada," eliyle labirenti gösterdi ve sözlerine devam etti. "bazılarını ise korkuları yüzünden kaybettik." diye bitirdi sözlerini, oldukça dertli görünüyordu.
Ancak benim aklıma takılan soru farklıydı.
"Bana neden sürekli çaylak diyorsunuz?"
"Kayran'a yeni gelen ve ismini hatırlamayan herkese çaylak deriz, sen gelmeden önce Chuck çaylaktı."
Bu sözlerine buruk bir gülümsemeyle yanıt verdim.
"Hey, ne oldu?"
"İsmimi hatırlamadığım için mi beni öldüreceksiniz? Sırf bu yüzden mi?"
Alby kaşlarını çattı ve ciddi olup olmadığıma baktı, ancak ben son derece ciddiydim.
"Seni öldürmek mi? Sence birini öldürmem gerekse bu sen olur muydun? Canıma susamış gibi mi duruyorum?" dediğinde şaşkınca baktım suratına.
"Ne yani, beni öldürmeyecek misin? Seni bunun için bu saatte göndermediler mi?"
"Sen, gerçekten inanılmaz bir çaylaksın." Dediğinde güldüm.
Tanrı'm ölmeyecektim, "Peki, güneş neredeyse doğuyor ve benim yapmam gereken birşey var mı?"
"Ah, evet. Seni kendine bir iş seçmen için buraya getirdim çaylak."
"İş seçmem için mi?" dediğimde dudaklarını birbirine bastırdı ve kafasını salladı.
Birçok mesleği denemiş ve artık bitmiştim.
"İnanamıyorum, nasıl olurda hiçbir mesleğe uygun olmam." dediğimde nefes nefeseydim, kesinlikle bir koşucu olamazdım. Evet birçok Kayran'lıya göre oldukça iyi koşuyordum ancak bu koşucu olmam için yeterli değildi.
Newt ve Minho bana baktı ve aynı anda;
"Gally."
"Gally."
"Ne! Ölürüm de onunla aynı işi yapmam!"
"Üzgünüm çaylak, ama bütün meslekleri denemen gerekiyor." dedi Newt beni desteklercesine.
"Üzülme, Gally o kadar da kötü biri değil." dediğinde, tek kaşımı kaldırıp baktım Minho'ya.
"Tamam belki biraz fevridir."
Derin bir iç çektim, "Yardımlarınız için sağ olun çocuklar, ama benden buraya kadar."
"Bu kadar çabuk pes edemezsin çaylak, bu kadar yakınken olmaz."
Her ikisi de peşimden geliyordu.
Tanrı'm hâlâ inanamıyorum, elimde tuttuğum keseri son bir kez daha vurdum tahtaya. Hızlıca merdivenden indim ve Gally'nin yanına geçtim.
"Bu iş için doğmuşum."
"Eğer bu iş için doğsaydın, emin ol bunu anlardım çaylak." dediğinde gözlerimi devirdim ve elimde ki keseri kafasına vurmamak için derin bir nefes verdim.
Bir süre ikimizde sessiz kaldık, sanırım buradan gitmem gerek diye düşünerek odadan çıkacaktım ki bir ses duydum.
Sessizliği bozan şeyi görmek için ardıma döndüğümde ise Gally'nin kafasına düşen rafı gördüm. Kendime engel olamayarak gülmeye başladığımda, düşen rafın benim az önce sabitlediğim raf olduğunu idrak edip Gally'nin yanına gittim.
İki büklüm olmuş kafasını tutuyordu ki, güç bela ellerini çektim ve yarasına baktım. Elbette abartılacak birşey yoktu, ancak yine de pansuman yapılması gerekiyordu.
"Bırak beni çaylak!"
"Bana kızgın olduğunu biliyorum ancak bu durumda bana güvenmelisin." dediğimde uslu bir boğa olacağını hiç düşünmemiştim, hızla onu sağlık odasına götürdüm ancak orada kimse yoktu. Tanrı'm!
Gally'i hızla bir sedyeye oturtup malzemeleri aramaya başladım.
Aradığım malzemeleri bulduğumda hızla Gally'e döndüm, ancak o beni izliyordu. Benim ona baktığımı gördüğünde hızla sallanmaya ve inlemeye başladı.
Derin bir nefes verdim. Madem oyun istiyordu, kuralına göre oynamayacağımı bilmeliydi.
"Tüh batikon kalmamış."
"Eğer o rafı duvara sabitleyebilseydin bunların hiçbiri olmayacaktı, aptal çıkıntı."
Ellerimi önümde birleştirdim ve kafamı önüme eğip yanına oturdum. "Özür dilerim," dedim gözlerimden akan yaşlarla. "hepsi benim suçum. Keşke buraya hiç gelmemiş olsaydım, o zaman daha mutlu olurdun." dedim burnumu çekerek.
"Tamam, ağlama çaylak."
"Nasıl ağlamam," hızla sarıldım boynuna. "eğer ben olmasaydım... Sen o küçücük yara yüzünden acı çekiyor olmazdın."
Ellerini sırtımı koydu ve birkaç kez patpatladı. "Üzülme çaylak, artık acı çekmiyorum. Gerçekten."
"Gerçek acıyı şimdi görürsün sen!" Hızla saçını tuttum ve geriye çektim. Ancak onun bana sarıldığını hesaba katamadan ben onun üzerine, o ise sedyeye düştü.
"Ah! Aptal boğa bırak beni!"
"Asıl sen beni bırak, mankafa çıkıntı! Ah! Saçım!"
İkimizde birbirimize bağırıyorduk, dakikalar sonra içeriye Alby ve birkaç kişi daha girdi.
"Gally, çaylak, neler oluyor burada!?"
İkimizde hızla sedyeden kalktığımızda, saçlarımızı hâlâ tuturak boşta kalan ellerimizle gösterdik birbizimizi.
"O yaptı!"
"O yaptı!"
İkimizde aynı anda konuşmuş ve tartışmaya başlamıştık ki, Alby sinirle bağırdığında irkildim.
"Bu kadarı yeter! Birbirinizden uzaklaşın! Hemen!" dediğinde ikimizinde ilk adımı atmaya niyeti yoktu, Gally baktığımda dudağı kanıyordu. Sanırım benden kurtulmaya çalışırken olmuştu.
"Çaylak, al." dediğinde ona döndüm ve bana peçete uzattığını gördüm.
"Sen ciddi misin ya!" elinde tuttuğu peçeteyi alıp, acıyla açılan ağzına hızla soktum ve odayı terk ettim.