"Ah şu zorbalar..." diye mırıldandı okulun hemşiresi, elindeki buz torbasını gözüme bastırırken. Olabildiğince nazik olmaya çalışıyordu ama acı ve yara inatçı olunca nezaket sınıfta kalıyor ne yazık ki. Dayak yedikten sonraki aşamaları az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Canım hâlâ kalemtıraş olarak kullanılmışım gibi acıyordu. Bugün tek bir hedefim vardı: Eve sağ salim ulaşıp yatağa girmek, en sevdiğim oyunu açmak ve sessiz kafayla oynamak. Umarım, ama gerçekten kalpten diliyorum ki, yolda o asalaklarla tekrar karşılaşmam.
Düşüncelerden sıyrılıp Çantamı almak için sandalyeye doğru uzandım. Tam kolundan yakalıyordum ki...
BAAAAAAAAM!
Kafamı açık kalmış dolap kapağına öyle bir çarptım ki bir an için ismimi unuttum. Hemşire telaşla yanıma geldi.
"İyi misin!?"
"Hayır!" Bir günde üç defa kafadan darbe almak... Motor ve ara nöronlarım istifa etmeden Beynimden özür dilemeliyim
BİR HAFTA SONRA
Okulun ilk haftası geçip gitmişti. İlk gün çarmıha gerildiğimi düşünürsek, bu haftanın nispeten eğlenceli olduğunu bile söyleyebilirdim. Tabii eğer hocaların bizi birer robot sanmasını saymazsak. Geçen gün altı sayfalık kimya notunu deftere geçerken elime öyle bir kramp girdi ki, kalemle aramda duygusal bir bağ oluştu. artık bir bütünüz. Beden eğitimi dersini kurtarıcı sanıp sevinmiştik ama şu an olmaması için toplu dua seansları düzenliyoruz. Hoca, dersin ilk bir saatinde bizi okul bahçesinde amele gibi çalıştırıyor, kalan bir saatte de spor adı altında komando eğitimi veriyordu. Yemin ederim kas yaptım(en azından dayak yemeyeceğim)
Ek olarak Perşembe günü aşırı berbat voleybol maçı yapan kızlara "failin sultanları" dediğim için de dayak yemiştim. Unutmadan söyleyeyim dedim
Ha, bu arada! Geçen haftanın o meşhur kraliçesinin ismi Ela'ymış. Üç harfli düz iki sesli bir sessizden oluşan bir kelime! Normalde adını bile anmak istemezdim ama aynı sınıfta olduğumuz gerçeği suratıma bir tokat gibi çarpınca maalesef öğrenmek zorunda kaldım.
İnanabiliyor musun?
Ben
kendini
Everest'in
zirvesinde
sanan
kızla
aynı sınıftayım!
Şu an ölmek istiyorum ama bir sorun var. Ben ölürken onu da yanımda götürmek istesem bile o kas yığını sevgilisi beni duvara öyle bir fırlatırdı ki, esnaf tükürüğü gibi oraya yapışırdım -GÜNLÜK
Sınıfta oturmuş, saniyeleri sayarak son dersin bitmesini bekliyordum. biyoloji hocamızın sesi kulağımda yankılndı
"Evet çocuklar, bugünlük bu kadar. Dağılabilirsiniz" dedi hoca.
İşte bu! Bu hocayı seviyorum demiştim içimden. Derken, o meşhur "ama" ile başlayan cümle geldi.
"Ama unutmadan, Bu haftaki ödevinizi vereyim. Bir grup ödevi olacak. İkili takımlar halinde bir belgesel izleyeceksiniz. Canlıların familyasını, türünü ve yaşam alanlarını araştırıp sunum yapacaksınız."
Az önce bu hocayı sevdiğimi mi söylemiştim? Sözümü geri alıyorum, kendisinden nefret ediyorum. Ne zaman istifa edecek aslında? Hemen dilekçeyi yazsa iyi olur.
"Grupları yoklama listesine göre belirliyorum..." Hayda
Kalbim hızlandı. Hadi be Umut çıksın. Dersleri iyi adamın
"Koza ile Işık..."
"Liva ile Pars..."
"Onur ile Zeynep..."
"Ares ile Ela."
"Nee?!" "Nee!"
Sınıfta aynı anda patlayan iki "Ne" sesi yankılandı. Şaka mıydı bu? Kader benimle resmen dalga geçiyordu. Bari Zeynep gelseydi. en azından hem zekiydi hem de bakınca insanın içini açan bir güzelliği vardı.
"Hocam, yalnız ben bununla partner olmam!" dedi Ela, beni işaret parmağıyla bir mikropmuşum gibi göstererek. "Bu geri zekalı daha ördeğin sürüngen olduğunu bilmiyordur"
"Ördek sürüngen mi elacım?" Dedi hoca gülerek
"Olabilir hocam. Ela'nın dünyasında her şey mümkün."
Sınıftan postalandık
Ela, bana "yediğin dayak az geldi galiba" der gibi ölümcül bir bakış attı. Harika... Şimdi koridorda baş başaydık. Ela yere bakıyordu, burnundan soluyordu. "Ela ağzın da var" diyecekken kendisi çok değerli benle sesli sohbet seçeneğine atıldı.
omzumu pençe gibi kavradı. Yalan söylemeyeceğim, cidden canım yandı. Tam ne olduğunu soracaktım ki beni koridorun tenha, eski kısmına doğru savurdu.
Belki Ela'nın çok güçlü olduğunu düşünebilirsiniz ama şunu unutmayın. Ben ona karşı gücümün yarısını bile kullanmıyordum. Ben buna centilmenlik diyorum. Tabii tüylerin kalkması ve altımın ıslanması centilmenlikse.
"Sen ne cüretle bana sınıfın ortasında hakaret edersin!" diye kükredi.
"Hey! Sessiz ol, birileri gelecek!"
"Bana ne birilerinin gelmesinden!" Sonra bana yaklaşarak "Şimdi herkes benimle ilgilenecek, herkes bizi konuşacak"
"Neyden bahsediyorsun sen? İlk karşılaşmada kraliçeyim diyen kıza ne oldu?"
Ela beni hiç umursamadan devam etti "yemin ederim seni yok edeceğim. Ama yok etmek derken itibarından bahsediyorum," gözleri kısarak. "Seni bu okulda seven biri var mı bilmiyorum ama artık okulun en sevilmeyen şahsiyeti olacaksın."
Onu dinlerken dudağımın istemsizce yukarı kıvrıldığını hissettim. Bu çocukça tehditler artık komik geliyordu.
"Hâlâ gülüyor musun!?"
Ela çılgına dönmüştü. Sanırım hayatında ona karşı koyan ilk kişi bendim. Birden eğildi ve inşaat kalıntısı gibi duran köşeden kırık bir mermer parçası kaptı.
"Hop sen çıldırdın mı?!"
"Evet, beni sen çıldırttın!" diyerek elindeki taşı bir hışımla bana fırlattı.
O an Matrixvari bir refleksle eğilmeseydim, muhtemelen şu an bir beyin cerrahının masasında olurdum. Taş duvarda patladı.
"Sen canavar mısın kızım?!"
Birden gülmeye başladı. "İşte öyle altına işersin... A-bekle ne...?"
Şaşkınlıktan dili tutulmuştu. Çünkü o taşı yerden almış ve aynı hızla ona geri fırlatmıştım. Tamam, hedefim bacağı değildi ama taş bir şekilde bacağını sıyırıp geçti ve pantolonunda anında kırmızı bir leke belirdi. Ela acıyla eğildi ve yaralı yeri tuttu. Bana bakarak
"Bu yaptığın karşılıksız kalmayacak... Of..."
Üzerime yürümeye çalıştı ama bacağındaki sızıyla dengesini kaybedip yere çöktü. Tekrar kalkmaya çalıştı ama sonuç değişmedi. Yine Tekrar kalkacakken
"Hey, bak bilerek olmadı, biliyorsun. Hem zorlama. Yürüyemiyorsun işte" dedim yanına koşarak.
"Acımadı zaten! Ve yürüyebiliyorum!" dedi ama yüzü kireç gibi olmuştu. Bacağındaki kesik cidden kötüydü, ketçap pantolonunu ıslatmaya başlamıştı.
"Bak, kraliçem. Bacağınızdan ketçap akıyor nesini anlamıyorsunuz!"
Ela reddedecek güçte değildi. Canı yanıyordu. Onu yerden kaldırmak için elini tuttum, o da can havliyle beni sımsıkı kavradı. Tam o sırada koridorun başından o gök gürültüsünü an
dıran sesi duyduk "Ne oluyor burada?"
Aha... İşte şimdi hapı yuttuk. Daha doğrusu hapı yuttum. Enes gelmişti. Hayır yani üçgenin Keskin kenarı her zaman beni mi bulur?
"Ya Enes salak mısın neden ağır çekimde geliyorsun!"
"Pardon canım" diye düzeltti kendini Enes. Ağır ama kararlı adımlarla bize doğru geldi
Ah ah... Hayatta hiç tamamen bittim dediğiniz o çıkmaz sokağa girdiğiniz oldu mu? Benim oldu ve gördüğünüz gibi şuanda da oluyor! Bir keresinde babamın kredi kartını gizlice alıp markette küçük çaplı bir ekonomik kriz yaratmıştım. Babamın eve gelip hepimizi sorgu odasındaki suçlular gibi dizdiği o anı hiç unutmam. Ne yalan uyduracağımı bilememiştim. çaresizlikten ter döküyordum. Keşke hayatımdaki tek çıkmaz sokak o günle sınırlı kalsaydı. Şu an hem fiziksel hem de psikolojik olarak öyle bir dar boğazdayım ki, çıkış kapısı üzerime kilitlenmiş gibi hissediyorum.
Enes doğru pozisyonu bulmak için poz değiştiriyordu. Dişlerini sıktı, kaşlarını çattı ve gözlerini kıstı. Hafif çömeldi. Ama sonra "peh, kaleci gibi duruyorum" diyerek başka bir poz denedi. Ciddi bir bakış takındı ve kollarını göğsüne bağlayrak genzini temizledi. "Havalı olmak için bu kadar uğraşmana gerek yok" diyecektim ki Sözümü kesti
"Ela, bana ne olduğunu hemen burada açıklıyorsun."
Enes'in sesi koridorda yankılandığında içimden vasiyetimi yazmaya başladım. Aha, şimdi gerçekten öldüm. Acaba nasıl ölecektim? Estetiksel bir uçan tekme mi yiyecektim yoksa direkt yumrukla mı koleksiyonu tamamlayacaklardı? Ben ölüm şeklimi seçmeye çalışırken, Enes burnumun dibine ışınlandı
"Ela, sana konuş diyorum!" Koridordaki sinek bile uçmayı kesti. Yok yok abartmayayım. Sadece Yoruldu bence
"Benim, bu pisliği burada lobiye göndermemem için geçerli bir sebep söyle!" Diye devam etti Enes, ben sinek hakkında düşünürken
Ela sustu. Ama bu korkudan dili tutulmuş bir suskunluk değildi. Yüzde doksan dokuz virgül dokuz ihtimalle beynindeki o sinsi çarklar dönüyor, bir bahane uydurmaya çalışıyordu.
"Anlaşıldı," dedi Enes, yumruklarını sıkarak. "Ben bunu öldürmeden sen konuşmayacaksın." Ela hala hareketsizdi. Yere bakıyordu ve yumruklarını sıkmıştı. Hayır. Gerçekten de ciddiydi!
Hemen içimden bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Şaka maka bu berbat okul koridorunda hayata veda edecektim. Artık hiç ümidim kalmamıştı, Ela kesin olayı süsleyip beni seri katil ilan edecekti. Enes üzerime tam o öldürücü darbeyi indirmek için hamle yapmıştı ki:
"Enes, ceza alacaksın yeter"
"Ne?" Enes duraksadı.
"Enes, her şey benim yüzümden oldu. Ares'in bir suçu yok. Geçen haftaki olayda Yolda yürürken notlarıma bakıyordum, önümü görmedim ve ona sertçe çarptım. Hatta üzerine düştüm, çocuk sadece bana yardım etmeye çalışıyordu. Batırdım"
E yok artık, Ben şok! Bu kız az önce kafama mermer fırlatmamış mıydı? Hayır yani yaşama isteğim Bluetooth yoluyla ela ya mı gerçekleşti acaba?
"yani... ben..." diye kekeledim ama devamı gelmedi. Ela resmen olay çıkmasın uğraşıyordu. Ne oldu yani bu kız iki dakikada karakter gelişimi mi yaşadı?
"İster inan ister inanma, olay bu," dedi Ela kestirip atarak. Arkasını döndü ve derin bir nefes verdi
Enes ise, "Pekala. Senin için dururum ama bunu zaten bana sen söylemiştin. Şimdi karşı çıkınca şaşırdım"
Enes'in o volkan gibi patlamaya hazır siniri biraz olsun sönmüştü. Yine de tamamen kurtulamadım. gitmeden önce suratıma bir hatıra yumruğu patlattı. Merak etmeyin, zaten bir haftadır yediğim dayaklardan dolayı yüzüm bağışıklık kazanmıştı, pek acımadı yani (Ah!)
Okul çıkışı çantamı aldım. Bu gün cidden garipti. Ama kafa yorunca çözmüş oldum. O kız... Ela. Bu gün beni korumamıştı. Çünkü Enes'in zaten bir uzaklaştırma cezası aldığını öğrendim. Komple atılmaması için bunu yapmıştı ve bu beni baya mutlu etti! Üçgenden çıkıyor muyum yoksa? o bıkkın atmosferinden sıyrılıp bisikletime atladım. Lakin daha yola çıkmadan o tanıdık ve sinir bozucu sesi yine duydum.
"Hey! Dur gitme seni salak!" Koşarak bahçe kapısına doğru geldi
"Ha, Ne?"
Ela, okulun beyaz çıkış kapısına yaslanmış bana sesleniyordu.
"Beni mi çağırdın?" Dedim anlamadığımı belli ederek
"Sence burada senden başka salak var mı?"
"Evet," dedim hiç düşünmeden, "tam karşımda duruyor." Kabul ediyorum ergenceydi. Ama ben zaten ergendim yani bence bunu sorgulayamazsınız.
Şaşırtıcı bir şekilde bu tavrıma sinirlenmedi, sadece gözlerini devirip derin bir nefes verdi. "Ee, nerede yapıyoruz?"
"Neyi?"
Ela, sanki dünyanın en aptal insanıyla konuşuyormuş gibi bir bakış fırlattı. "Salak olduğunu biliyordum ama bu kadarı benim için bile sürpriz oldu. Projeyi diyorum, anti Einstein"
Sesimi en alaycı tonuma ayarladım: "Birlikte çalışabileceğimizi sanmıyorum. Kesin yine sinirlenip kafama antika bir mermer parçası fırlatırsın."
"Ben de sana çok meraklı değilim zaten!" dedi, o meşhur öfkesi yeniden uyanırken.
"Heh şöyle, azıcık kendin ol. Ne o öyle mıy mıy davranışlar? Hem ne bu düşmanlık be, uçarken üstüne mi sıçtım?"
"Enesi ateşliyosun" dedi sadece. Bu muydu yani? Daha Enesle karşılaşmadan önce de öyle davranıyordu, yalancı!
"Hı hı, kesin öyledir." diye mırıldandım.
"Kes sesini! Boş boş muhabbet yerine ödeve odaklanalım. Saat 18.30 gibi sizin evdeyim, adresi mesaj olarak at."
Tek kaşımı kaldırdım. "Farkında mısın bilmiyorum ama sadece bir haftadır birbirimizi tanıyoruz. Ve sen benim evime mi gelmek istiyorsun? Cidden mi?"
Ela konuşmadan hızla çantasını açtı. Çantada biber gazı, elektro şok, silah, bıçak, beyzbolsopası, kapan, bazuka, katana ve hançer vardı" yutkundum. Cidden kendisini korumak için bu kadar uğraşması saygıya değerdi.
Konumu söyledim, o da not aldı. Eve doğru sürmeye başladım. Sonbaharın o kasvetli havası çökmüştü, hava her zamankinden erken kararıyordu. Yolda giderken birden, korku filminden fırlamış gibi görünen bir adam yolun ortasına atladı. Ani frene bastım. Kaza yapacaktım az kalsın!
"Önüne baksana be davar!" Sinirle bisikletten indim. Adam ormana doğru koşarak gitti. "Şu sarhoşlar yok mu... Tch" o kadar çok korkuttu ki ruhumdan bir çeşit fiziksel hasar almış olabilirim. Derin bir nefes alarak bisiklete geri bindim. Önemsiz bir şey olarak düşünüp devam ettim ve oradan uzaklaştım.
Saat 18:50 olmuştu. Ela hâlâ gelmemişti. Acaba gelince ne olacaktı? Büyük ihtimalle ben kalemimi, o silgisini alıp evde 1vs1 atacaktık. Tam "Yolu mu bulamadı acaba?" diye düşünürken kapı zili çaldı.
Yavaşça kapıya gittim, mercekten baktım ve istemeye istemeye kulbu çevirdim.
Ela gelmişti. Elinde dosyalar, yüzünde o "senden nefret ediyorum ama buradayım" ifadesiyle karşımdaydı. İçimden bir ses diyordu ki Ares, hazır ol. bu gece bu evde 3. Dünya Savaşı patlak verecek...
