Herkes bir aşk üçgeninin parçası olmak ister, tâ ki o üçgenin köşeleri tarafından yutulana kadar. Hayatım boyunca sıradan olmaya çalıştım ama kader beni o meşhur Wattpad klişelerinin tam ortasına fırlattı. Sağımda imkansız bir aşk, solumda ise daha imkansız bir baş belası... Ve ben sadece bu saçmalıktan sağ çıkmak istiyorum. Hayır, bu bir romantik komedi değil. bu benim hayatta kalma mücadelem!
°°°°°°°
Her sabah olduğu gibi yataktan kalktım, elimi yüzümü yıkadım, kahvaltı yaptım ve bu gün için olan derslerin gerektirdiği alet edevatları çantama koydum. Oldukça heyecanlıyım çünkü bu gün oklun İLK GÜNÜ!
Evet, yanlış duymadınız bu gün okulun İLK GÜNÜ !
İlk günde ne olur? ana Kahramanımız bir kıza aşık olur, kızın peşini bırakmayan 1.90 sarışın sevgilisi tarafından zorbalığa uğrar, okulda çalkantılı bir hayat yaşar. Yani kısacası okula değil partiye gider gibi bir şey olur. Ama tabii bu söylediklerim özel okula giden kişiler için geçerli. Benim gibi devlet okuluna giden birinin başına gelebilecek maksimum heyecan, Müdürün, "Arka bahçedeki çeşmenin içini kim kirletti!" Diye bağırarak büyük çaplı bir arama düzenlemesi. Ya da onun gibi bir şey işte. Kimin umurunda?
Aslında bakarsanız bu halden memnunum. Aşkın, heyecanın, adrenalinin olmadığı ve dağın başında olan bir devlet okulunda rahattım. Düşünsenize! Her gün, arabayla almanız gereken bir kız, zorbalar, entrika... Düşünürken bile yoruldum açıkçası. Resmen okuldaki en zor matematik sınavı ile yarışırlar.
Bir dakika. Sanırım Kendimi tanıtmayı unutmuş olabilirim.
Ben Ares. On altı yaşına yeni girmiş ama ailesi tarafından henüz sekiz yaşından ileriye gidememiş, okula gidip gelmekte olan bir çocuğum. Az önce de dediğim gibi çoğu insana sıkıcı gelen ama bana gayette rahat ve fevkalade görünen bir hayatım var.
Ve ben bu hayattan memnunum. Sende memnun musun? Bence olmalısın çünkü dünya her an seni kendi kıskacı arasına alabilir dostum. Tıpkı benimki gibi.
*****
"Ah şu aptal forma!" Odamda turlar atarak formamı arıyordum. Nerede olabilirdi ki? Dolapta değildi, masanın üstünde, altında sağında ya da solunda da değildi, yatağımda hiç değildi. Tam son kozum olan annemi çağırma kartını kullanacakken aniden aklıma geldi. Tabii ya niye düşünmedim ki. Yavaşça kafamı yukarı kaldırdım. Oradaydı. Su yeşili renginde yer yer paslanmış yaşlı pervanenin üstünde sarkık haldeydi. Cidden mi?
"Abi ciddi misin, kim koydu onu oraya?" Belki ulaşırım diye elimi havaya kaldırıp zıpladım. Tamam 1.68 olabilirim ama bir umuttu işte. Yetişemeyeceğimi anlayınca aslan tabure yardımıma koştu
"Ares, bu gün okula gitme gibi bi niyetin yok herhalde?"
Bunu söyleyen annemdi. Sanırım bir saatimi odada geçirmeme sinirlenmiş olmalı. E normal. Bende olsam odasında bir saat söylenen ve daha kıyafetlerinin yerini bile bilmeyen oğluma sinirlenirdim. Ama şuan empatinin hiç sırası değil.
Onun sinir kokan cümlelerine karşılık olarak
"İyi tamam, çıkıyorum!" Diyerek odanın kapısını kırarcasına açıp annemin bana okul için hazırladığı karışık gözüken ama içinde tek bir sucuk bile barındırmayan "karışık" tostumu masadan hızla kaparak ağzıma tokuşturdum(boğazımda kaldı) ve evden çıkmak için ayakkabılarımı giyip bir saatte yapmadığım olayı iki dakikada halletmiş oldum.
Daha on sekiz yaşıma basmadığım için araba süremiyordum. Bu yüzden okula henüz ben on bir yaşımdayken ağlayarak evi terk etmeyeyim diye alındığı belli olan bisikletimle gidiyordum. Bisiklet mi yoksa hurda parçası mı belli değil gerçi. Benden cok daha fazla şey görmüş ve bozuktu. Psikolojisi.
Günlerim hep böyle geçiyor desem yalan olmaz. O sıcacık yatağımdan kalkıp bisikletle okula, okuldan eve. Evden okula okuldan eve derken alıştım gittim işte. Üstelik evde oynadığım video oyunları ve izlediğim filmleri de çorbaya katınca aslında bu halimden fazlasıyla memnundum
○○○○○
Okul, kendini yakındaki iki tepenin aralığından gösteriyordu. Okula varmama az kalmıştı ama bacaklarım buna müsaade edermi bilmiyorum. Pedal çevirmekten şuan ikisi de vücuduma ihanet etmek istiyorlardı.
Süree süree sonunda okula varmaya başardım. Bu sene onuncu sınıftım. Yani anladığınız dokuzdan çok daha sıkıcı ve yavaş bir sene bekliyordu beni.
Bunları düşünürken bisikletimi bahçe girişinde duran bir ağaca bağlayıp kilitledim. Sonra okula girdim. Yine her zamanki gibiydi. Müdür, kantincileri karşısına almış, "şunu bunu satacaksınız." Diye emirler yağdırıyordu. Şu garibim kantincileri kim şikayet ediyorsada artık."
Sınıfa girip o anormallerin yüzünü görmeye hiç hazır değildim, bu yüzden ders başlayana kadar kantine sığınacaktım.
Sınıf arkadaşlarım gerçekten insanı hayrete sokacak kadar aptallar. Mesela, sayfa sayısı tahtada yazmasına rağmen birinin parmak kaldırarak:
"Hocam sayfa kaç?"
Ya da:
"Hocam insan vücudunun yüzde yetmişi su ya hani. Biz yüzde üç cips yesek vücudumuzun yüzde altmış yedisi su, üçü cips ve otuzu hava mı olur?" Yazık... Matematiği çok yanlış bir yerde kullanıyor.
Ya da müdürün çayını içip kaçarken erkekler tuvaletine giren ve infaz edilen kız. Aslında düşünmüyorum da... Bu nasıl okul be?
On beş, on altı, hadi bilemedin on yedi yaşına basmış bu adamların bunları demesi size mantıklı geliyor mu? Bana hiç gelmiyor.
Dersin başlamasını beklerken kantindeki masalardan birine başımı koyup mışıl mışıl uyumuşum.
Beni orada çalışan bir abi uyandırdı.
"Genç, kalk dersin başlıyor."
"EYVAH!"
Ders başlamıştı hatta beş dakika geçmişti. Hemen yerimden kalkıp koşa koşa sınıfa gitmeye başladım. Benim sınıf en üst kattaydı. Yani oraya giderken ekstra efor sarfetmem gerek.
Hızlı hızlı koştum. Öyle hızlandım ki, artık etrafımdaki insanları görmüyordum.
Tam en üst kata gelmiş, sınıfımın olduğu köşeyk dönecekken birden birisine çarptım. Öyle sert çarptım ki çarptığım kişi iki üç metre öteye fırladı.
Benimde durumum farklı değildi. Yere kapaklanmış bir sekilde duruyordum. Zar zor kendime gelebilmiştim
Kız olduğunu anlamıştım. Tıpkı benim gibi kumraldı ve yine tıpkı benim gibi bronz tenliydi. Açık kahverengi gözleriyle sersemlemiş bir şekilde etrafına bakıyordu. Ve ben, belki de hayatımı değiştirecek olan o hamleyi yaptım. Kıza,
"Hey sen, iyi misin?" Diye seslendim.
"Oradan bakınca iyi mi görünüyorum?!"
Sesi, kulak zarımı delip geçecek kadar sert ve öfkeliydi. Hayatımda daha önce bu kadar asi ve sinirli bir kızla karşılaşmamış olmanın verdiği o acemilikle kalakalmıştım. Bu tür durumlarda nasıl davranılır ki? Bir el kitabı var mıydı? Sanmıyorum. Yine de sessiz kalıp durumu daha da beter etmek istemedim.
"Tamam," diye söze başladım. "Kusura bakma. Derse geç kaldım, o yüzden koridorda Formula 1 pilotu gibi koşturuyordum. Seni gerçekten görmedim."
Kız, sanki yerçekimi ona çalışıyormuş gibi bir tavırla, ukala bir şekilde ayağa kalktı. Gözlerini devirerek konuştu.
"Bana ne senin derse geç kalmandan? Dünya senin etrafında mı dönüyor sanıyorsun? Bana çarptın ve şu an bizzat bir özür borçlusun."
Kaşlarımı kaldırarak kızı süzdüm. Neydi bu şimdi.
"Bak, ben de insanım ve hata yapabiliyorum," dedim, sabrımın son sınırlarını kullanarak. "Ayrıca, az önce "kusura bakma" diyerek özür diledim zaten."
O meşhur -bad girl- maskesini yüzüne tekrar taktı ve üzerine basarak sordu.
"Özür mü? Sen buna özür mü diyorsun?!"
Ve sonra bir anda gülmeye başladı. Ama bu normal bir gülme değildi; hani korku filmlerindeki o akıl hastanesinden kaçmış ve kılık değiştirerek final girlin aile bireyi üyesine girip gizlenen ama aslında hiç gizli olmayan o abilerin ve ablaların attığı cinsten, canice bir kahkahaydı.
"Bana bak cahil çocuk. Ben bu okulun kraliçesiyim. Herkes bana itaat eder; ama tabii senin gibi kafası sadece çöp atmaya basan, dünyadan bihaber tipler beni bilmez. Şimdi soruyorum: Kendini affettirmek için ne yapacaksın?"
"Ne?"
Ağzımdan çıkan tek kelime buydu. Sinir bozukluğuyla bende gülmeye başladım. Şaka mıydı bu kız?
Elimle şöyle bir itsem yere düşecekti. Daha fazla zamanımı bu saçmalığa harcayamazdım. Hiçbir şey demeden yanından geçip gittim.
Arkamdan gelen o sinirli sesi duydum.
"Demek benden bu şekilde kaçma cesaretini kendinde bulabiliyorsun. Peki o zaman... Enes’i çağırayım da gör gününü" aniden psikopatça kahkaha attı, gözlerini devirdi, omuzlarını silkti ve saçını savurdu. Hemen dua okumaya başladım
Enes kimdi, neyin nesiydi, dili dini ırkı neydi bilmiyordum. Tek bildiğim, dersin yarısının bittiği ve hocanın beni bu saatten sonra sınıfa girsemde çatıdan atmasıydı. Bahçeye çıkıp, kalabalıktan uzak olan sakin bir banka çöktüm.
Telefonu elime aldığımda annemden gelen mesajı gördüm. Naab3r uygulamasına girince asıl felaketle karşılaştım: Annem yine durum yapmıştı...
Durum: "Canım oğlum, okulunun ilk gününde başarılar. Paşam benim!" yanında da bir sürü çiçek ve nazar boncuğu emojisi. Yanında da dans eden köpek mi yoksa tilki mi olduğunu çözemediğim bir canlı vardı. Ama yakından bakınca megersem 144p çözünürlükte bir adam olduğunu anladım ve Naab3r uygulamasını sildim
"Ah hayır... Yine mi!" diye geçirdim içimden. Yakın zamanda o telefonun şifresini değiştirip bu durumlara bir son vermem gerekiyordu. Yoksa annem akıl sağlığıma darbe yapmaya devam edecek
Nihayet zil çaldı. Okul bahçesi bir anda karınca yuvasına döndü. Tam kalkmaya hazırlanıyordum ki onları gördüm. Evet, onları. Koridordaki "Kraliçe" ve yanında, sanki bir protein tozu reklamından fırlamış gibi duran, maskülüstür uzun boylu, sarı saçlı ve sinir bozucu derecede yakışıklı bir çocuk bana doğru yürüyordu.
"Hey sen!" dedi çocuk, sesi göğüs kafesimde yankılanmıştı. "Bir kıza el kaldırma cesaretini sana kim verdi?" Okuldaki herkese şizofrenik sancı mı geldi yoksa benim mi haberim yok?
"Neyden bahsettiğini gerçekten bilmiyorum," dedim, şaşkınlıkla.
Kız hemen araya girip o nemrut diliyle:
"Hah, Biliyordum. Sevgilimi görünce nasıl da ben yapmadım ayağına yatıyor. Korkak!"
Ne?
Beni sevgilisine "vurdu" diye mi şikayet etmişti. İnanılmaz bir yalancı. O kadar büyük atmış ki tavuklar bile mide fesadı geçirdi şuan. Bravo
O an cesaretimi toplayıp bir şeyler söylemeye çalıştım ama çocuk üzerime devasa bir gölge gibi çöktüğünde nefesim kesildi.
"Bak... Ona vurmadım, sadece çarpıştık..." derken bir anda dünyam karardı.
"AAHH!"
Gözümde keskin, derin bir acı... İlk yumruk gelmişti. Çocuk beni dinlemiyordu bile, tek amacı sevgilisinin yanında şov yapmaktı. Acıyı bastırmaya çalışarak fısıldadım: o kadar sert vurmuşu ki... sümüğüm beynine yapıştı.
"Lütfen, bir dinle..."
Bu sefer hedef narin ve antrenmansız karnımdı. Aldığım tekmeyle yere kapaklandım. Acı o kadar yoğundu ki, bir an içinde ışığı gördüm. Ama ışığın başındaki meleklerin beni döven çocukla aynı yüzü taşıdığını görünce dengemi kaybettim. Ruhum bedenime geri düştü.
"Güçsüz!" diye bağırdı Enes. "Anca kızlara gücün yeter zaten, değil mi? Gerçek bir erkekle nasıl dövüşülür unutmuşsun belli ki."
Güçlükle ayağa kalktım. Yetti bu kadar. Yumruklarımı sıktım, boynumu kütlettım ve, "Ben... Erkek değilim..."
Bunu diyince kız bacak arama tekme attı. Yüzümün aldığı ifade ve bacaklarımın bağımsızlıklarını ilan etmesi ile sevgilisine dönerek "erkekmiş..."
Yerde kıvranırken içimden kendime küfür ediyordum. Hayatım boyunca kaldırdığım en ağır şey mutfak çöpüydü, şimdi ise bir boss karakterle dövüşmeye çalışıyordum.
Zar zor ayağa kalkmaya yeltendim ama Enes botunun ucuyla buna izin vermedi. Yardım bekleyen gözlerle etrafa baktım ama kimse yoktu. Enes ağır adımlarla uzaklaşırken, o Kraliçe yanıma gelip üzerime eğildi. Yüzünde o iğrenç, zafer kazanmış gülümsemesiyle
"Babaanneme benziyorsun"
Buna yine diyebileceğim tek bir şey vardı. Ya da yoktu. Boş verin. Çünkü şuan köşeye çekilip ağlamak istiyorum