"Yazmak; içimdeki her boşluğun üstünü kapatan bir cesaretti; duygular tükenmez, içten içe o boşluk hiç bitmezdi. Yavaş yavaş içine doğru çekildiğim bu boşlukta elimi tutan herkes benimle gelirdi. Bu sonsuz döngü hiç tükenmeyecekti."
Zarfı anlamlandıramadan masaya koydum. Muhtemelen sabah masama gelmişti fakat yoğun olduğum için fark etmemiştim. Zarfı kenara aldım ve yazmaya devam ettim. Yaklaşık 6000 kelime olmuştu ve bugün 1000 kelime daha yazmam gerekiyordu. Oldukça yavaş ilerliyordum çünkü güzel olmasını istiyordum. Geriye kalan bin kelimemi de yazdım ve biraz da oyalandım. Yarın ne yapacağımı planladım ve yavaş yavaş eşyalarımı toparlamaya başladım. Telefonuma bakınca Yalın'ın hâlâ yazmadığını gördüm. Muhtemelen erkenden uyumuştu ya da fazla kırgındı. Yakında düğünümüz vardı ve bu kadar saçma şeyler yüzünden kavga etmek istemiyordum.
"Hâlâ çıkmadın mı?" Toygar Bey'in sesi duyuldu. Başımı telefondan kaldırdım ve ona döndüm.
"Şimdi çıkıyorum, Toygar Bey." dedim. Yorgun olduğum için sesim biraz kısık çıkmıştı.
"Tamam." dedi düz bir sesle. Ardından arkasını döndü ve odasına doğru ilerlemeye başladı. Biraz ters bir kişilikti. Sanırım çiçek dışında bir şey alıp özür dilemeliydim ama alacak hiçbir şey aklıma gelmiyordu. Bunun için biraz düşünecektim fakat saat çok geç olmuştu ve artık eve gitmeliydim.
Çantamı da alarak oradan çıktım. Ofis binasından çıkınca o saatte otobüs bulamayacağım için taksi çağırdım ve eve gidene kadar kulaklığımı takarak müzik dinlemeye başladım. Eve gelince ücreti ödedim ve arabadan indim. Havadaki hafif rüzgâr çok hoştu. Yorgun olmasaydım dışarıda biraz tur atacaktım ama gerçekten çok yorgundum ve eve çıkmaya karar verdim. Odama girdiğim anda kendimi yatağa attım. On dakika kadar hiçbir şey yapmadan uzandım ve ardından, zorlanarak da olsa üstümü değiştirmek için yataktan kalktım. Hızlıca pijamalarımı giyindim ve makyajımı sildim. Camımı açıp yatağa uzandım. Son kez telefonumu alıp Yalın'ın yazıp yazmadığına baktım. Bir mesaj ya da arama yoktu. Sanırım gerçekten bana kırılmıştı ama son zamanlarda garip davranıyordu. Telefonumu şarja taktım ve uyudum.
꧁ 𓆩༺✧༻𓆪 ꧂
Alarm durmaksızın çalarken bense ellerimle şarjda duran telefonumu arıyordum. Sonunda alarm kapatma butonuna basılınca gelen sessizlikle yataktan kalktım. Etraf çok sakindi ve Yalın hâlâ bana mesaj atmamıştı. Hazırlanmaya başladım ve rahat bir şeyler giyerek yayınevine gittim. İçeri girdiğimde herkes iş başındaydı. İlsu beni görünce yanıma geldi.
"Günaydın, Arin." dedi gülümseyerek.
"Günaydın, canım." dedim. Gözlerim Yalın'ı arıyordu. İlsu'ya dönerek konuştum.
"Yalın gelmedi mi?" dedim masama doğru ilerlerken.
"Geldi, seni sordu ve ben de daha gelmediğini söyledim. Gelince yanıma gelsin, dedi. Toygar Bey'in odasında." diye mırıldandı.
Yayınevi ofisindeki herkese günaydın diyerek tekrar İlsu'ya döndüm.
"Teşekkür ederim. Ben bir onlara bakayım." dedim.
Yalın neden oradaydı ve beni çağırıyordu bilmiyordum ama önemli bir şey olduğu kesindi. Kapıyı tıklatarak içeri girdim. Toygar Bey sandalyesinde dik bir şekilde oturuyordu ve Yalın da karşısında duruyordu. Beni görünce gülümsedi.
"Hoş geldin, hayatım. Geç otur." dedi.
Garipti çünkü kavgalı olduğumuzda genelde hemen yumuşamazdı. Genel olarak odadaki herkese günaydın diyerek yavaşça Yalın'ın karşısındaki sandalyeye oturdum.
"Sorun nedir?" diye sordum.
Toygar Bey konuştu:
"Kitabı bu ay yazamayacağını duydum. Ne yapacağımızı konuşuyorduk." dedi.
Biraz gergin görünüyordu. Ben de şaşırdım ve bir yanlışlık olduğunu düşündüm çünkü ben böyle bir şey söylememiştim.
"Nereden duydunuz? Ben böyle bir şey söylemedim." dedim, anlamaz gözlerle bakarak.
Yalın hemen araya girdi.
"Ben söyledim, canım. Bu ay düğünümüz olduğu için bu kadar yoğunluğu kaldıramayacağını düşündüm." dedi.
Biraz sinirlendim ve anlamlandıramadım. Yalın'a döndüm.
"İyi de daha düğün tarihimiz kesin değil, ayrıca çok zor durumda kalsaydık düğünü önümüzdeki ay da yapabilirdik. Sonuçta daha hiçbir şey kesin değil." dedim mırıldanarak.
"Düğünü ertelenebilecek kadar basit mi görüyorsun?" dediğinde gerçekten gerilmiştim.
"Hayır, tabii ki. Sadece zaten daha hiçbir şey kesin değildi. Yani istesek tarihi biraz daha ileri bir tarih seçebilirdik." dedim açıklamaya çalışarak.
"Fikrimi almadan erteleyebileceğini mi sanıyorsun?"
"Fikrini almayacağımı söylemedim." dediğimde ikimiz de Toygar Bey'in yanında olduğumuzu fark ettik.
"İsterseniz ben çıkayım, siz devam edin." dedi Toygar Bey ciddi bir tonla.
İstemsizce biraz başımı eğdim ve "Üzgünüm." diye mırıldandım.
Yalın, Toygar Bey'e döndü ve konuştu:
"Toygar Bey, kısaca nişanlım bu ay bu kitabı yazamayacak." dedi net bir şekilde.
Toygar Bey de gerildi ve derin bir nefes alarak ben konuşmadan konuştu.
"Arin Hanım bunu onaylamadığı sürece kitap iptalini başlatmayacağım." dedi ve Yalın hiç beklemeden karşılık verdi.
"Fikirlerim önemsenmeyecekse ben neden bu yayınevindeyim?" diye sordu.
"Kendi hayatınız hakkında olan fikirleri önemsiyoruz, nişanlınızın hayatı hakkında olanları değil." dedi sakince Toygar Bey.
"Evlenmek demek iki insanın hayatlarını birleştirmesi demek. Biz yakında evleneceğiz." diyerek çıkıştı Yalın.
"Hayatlarınızı birleştirmeniz, kariyerlerinizi de birleştirdiğiniz anlamına gelmez." dedi sakince Toygar Bey.
Bense ne zaman kendi hayatım hakkında olan tartışmalarının son bulacağını düşünüyordum.
"Ben onun adına konuşmuyorum. O söylemeye çekindiği için ben dile getiriyorum." dedi Yalın kararlı bir sesle.
Toygar Bey ise sıkıldığını belli eden bir nefes aldı.
"Arin Hanım yıllardır bu yayınevinde ve milyonlarca okura sesini duyurmuş bir yazar. Onlarca linç ve yargıya rağmen konuşmaya devam etmiş bir yazarın utandığı için susacağını düşünmüyorum." dedi ve kendince tartışmaya noktayı koydu.
"Arin'i tanıyormuş gibi konuşmayın." dedi Yalın. Yavaş yavaş sinirleniyordu.
"Sadece çıkarım yapıyorum." dedi Toygar Bey. Yalın tam konuşacakken sözünü böldü.
"Biraz da Arin Hanım'ı dinlemek istiyorum." dedi.
Kısa bir sessizlik oldu.
"Bu ay yetiştireceğim. Düğün işini ise birkaç gün kadar erteleyeceğiz." dedim net bir şekilde.
Yalın sinirlendi ve sesini biraz yükselterek konuştu:
"İmkânı yok. Erteleme yapamayız çünkü düğün salonu kiraladım ve organizasyon şirketi ile de konuştum. Hepsi için tarih aldım ve zaten gelinliğin de hazır." dedi.
Duyduklarımla şok oldum. Bana sormadan, bana danışmadan her şeyi kendi ayarlamıştı.
"Ne yaptın, ne yaptın? Tekrar söylesene bir!" dedim.
Bağırdığımı fark edince Yalın ayağa kalktı.
"Dışarıda konuşalım." dedi ve kolumdan tutarak beni kapıya doğru çekti.
Dışarı çıktık ve yayınevinden biraz uzaklaştık. Yalın tam karşıma geçti.
"Bu evliliği neden hiç ciddiye almıyorsun?" diye sordu sertçe.
"Peki ya sen neden benim kararlarımı hiçe sayıyorsun?" dedim sinirle.
"Ben seni ve senin hiç düşünmediğin evliliğimizi düşünüyorum ama sen bencillikten başka hiçbir şey yapmıyorsun!" dedi Yalın.
Acaba gerçekten öyle miydi? Bu evliliği önemsediğimi ona yeterince hissettiremiyor muydum? Kendimi açıklama gereği duydum ve konuştum.
"Bak Yalın, sana daha önce de çokça anlattım. Benim için işim her zaman her şeyden daha önemli. Evet, bu düğün işleri çok yavaş ilerliyor, farkındayım fakat sen de biraz anlayışlı olmaya çalış. Bana söylemeden düğün için tarih alamazsın. Bunlar senin tek başına karar verebileceğin şeyler değil." dedim sakin kalmaya çalışarak.
Hayal kırıklığına uğramıştım çünkü fikirlerimin ve duygularımın önemsenmemesi oldukça kırıcıydı. Özellikle Yalın tarafından.
Yalın derin bir nefes aldı ve konuştu:
"Bu tarz kararları kendim veriyorum çünkü mantıklı düşünemiyorsun. Yoğun ve yorucu bir iş hayatın var ve ilişkimizi hiç ciddiye almıyorsun. Düğün tarihini çoktan ayarladım ve bunu ertelemeyi istemiyorum." dedi.
Haklı olabilirdi. İşlerim çok yoğundu ve çoğu zaman 4-5 gün hiç görüşmediğimiz bile oluyordu. Bu şekilde hissedebileceğini önceden tahmin etmeliydim. Sanırım bu defa özür dilemesi gereken kişi bendim.
Ben bunları düşünürken telefonum çaldı. İlsu arıyordu. Yalın hiçbir şey söylemeden buruk ve hayal kırıklığı içinde yüzüme baktı. Ardından sessizliğini devam ettirerek yanımdan uzaklaştı. Peşinden gitmek ve ona her şeyi baştan açıklamak istedim ama telefona bakmalıydım.
"Efendim, İlsu?" dedim. Sesim biraz sert çıkmıştı.
"Toygar Bey dosya karışıklığı için seni çağırdı." diye mırıldandı.
"Kendi arayamıyor muymuş? Neden seni yoruyor?" dedim biraz sinirlenerek.
"Önemi yok, canım. Gel de bir bak bakalım ne diyor." dedi.
"Tamam, 15 dakikaya oradayım." dedim ve telefonu kapatarak yayınevi binasına doğru yürümeye başladım.
Yayınevine geldiğimde hiç zaman kaybetmeden Toygar Bey'in odasına çıktım. Sakince kapıyı tıklattım ve içeri girdim.
"Beni çağırmışsınız." diye mırıldandım.
Toygar Bey başını bilgisayardan kaldırdı ve bana döndü.
"Yanıma gelin lütfen, bana verdiğiniz flash belleğin içerisinde bulunan bir dosya Yalın Bey'in bir dosyasına çok benziyor. Hatta bakarsanız çoğu cümle neredeyse aynı." dedi.
Merakla bilgisayara baktım ve eskiden yazıp yayınlamamaya karar verdiğim bir romanımın çok benzerinin Yalın'ın flashında olduğunu gördüm. Aklıma gelen ilk şey dosyaları yanlışlıkla iki flasha da aktarmış olabileceğimiz oldu. Toygar Bey'e döndüm ve konuştum.
"Muhtemelen bir karışıklık oldu, Yalın'la konuşsak iyi olur." dedim.
Toygar Bey:
"Tamamdır, ben Yalın Bey ile konuşup bu işi halledeceğim. Sadece merak ettiğim bir şey var. Güncel olarak yazdığınız kurgu olan Kırık Maske isimli kitabınızı bu ay teslim edecek misiniz?" diye sordu.
Kafam hâlâ çok karışık olsa da ben bu kurguya ve işime fazlasıyla önem veriyordum.
"Evet, sorun ne olursa olsun halledeceğim." dedim ve oradan ayrıldım.
Gün boyu yayınevindeydim ve ofiste kitabımı yazmaya devam ediyordum. Benim için zorlu bir süreç olsa da sonucunun güzel olacağından emindim. Bir önceki güne göre yayınevinden daha erken çıktım ve eve geçtim.
Toygar Bey'in yayınevine ilk geldiği gün yaşanan olaylardan sonra Beliz'in telefon numarasını almıştım ve ona mesaj attım.
"Merhaba, Beliz. Son olaylardan sonra umarım iyisindir. Birkaç gündür sana yazmak istedim ama iş güç arasında hiç vaktim olmadı. Yarın birkaç saat vaktim var. Buluşalım mı?" yazdım ve telefonumu yastığımın altına koyarak derin bir uykuya daldım.
꧁ 𓆩༺✧༻𓆪 ꧂
Sabah uyandığımda üzerimde bir yorgunluk vardı. Hem mental olarak hem de fiziksel olarak son zamanlarda çok zorlanıyordum. Yavaşça yataktan kalktım ve yayınevine gitmek için hazırlanmaya başladım. Makyajımı yaparken telefonum çaldı. Arayan Beliz'di.
"Alo?" diye mırıldandım.
"Alo? Hmm, sesim geliyor değil mi?" dedi Beliz.
"Evet, geliyor." dedim. Hoparlörü açarak telefonumu masaya koydum ve makyajımı yapmaya devam ettim.
"Merhaba Arin, beni aramana çok sevindim. Aslında bugün müsaitim. Buluşmak için vaktim var." dedi neşeyle.
"Tamam, öğlen müsait misin?" dedim allığımı sürerken.
"Evet, müsaitim. Bu arada, aslında senin bir arkadaşın vardı. Adı İlsu olmalı. İkiniz için de sorun olmayacaksa İlsu da gelsin mi? Kalabalık olursak daha çok eğleniriz. Ayrıca sizi bir yere götürmek istiyorum." dedi. Sesinden anlaşılacağı üzere biraz çekiniyordu.
"Elbette, muhtemelen işi yoktur. Onu da alır gelirim. Nerede buluşuyoruz?" diye sordum makyajımı bitirirken.
"Sizi harika bir yere götürmeyi planlıyorum. Kehanet Odası'nın nerede olduğunu biliyor musun?" dedi gizem dolu bir sesle.
Biraz düşündüm.
"Çiçek Sokağı'nın arkasındaki fal evi mi? Ciddi misin?" diye sordum şaşırarak.
"Evet, oradan bahsediyorum. Bahse girerim çok fazla şey tahmin edebiliyorlar. Sadece eğlenmek için. Sana uygun mu?" dedi.
Aslında bu tarz fal, tarot veya astroloji içerikli yerler pek bana uygun değildi ama itiraz da edemedim.
"Peki, olur." dedim çok istemesem de. Ardından vedalaşarak telefonu kapattık. Çantamı da hazırlayarak evden çıktım ve otobüse binerek yayınevine gittim.
Yalın yayınevinde yoktu. Onu aramak istemiyordum ama düğün konusunu ertelemek istiyordum. Özellikle son zamanlarda bu kadar çok tartışmamız ve anlaşamamamız bana düğün konusunda ikinci defa düşünmem gerektiğini söylüyor gibiydi. Evet, onu seviyordum ama sevgi uğruna ikimizin de hayatını mahvetmek istemiyordum.
Yayınevindeyken Yalın'ı hiç aramadım. O da beni aramadı. Öğle vaktine kadar tüm işlerimi bitirerek İlsu ile konuştum. Saat öğlen ya da akşam 5 yaklaşırken yavaş yavaş toparlandık ve Beliz'in söylediği yere gittik.
Sokağa girdiğimizde neon ledlerle bir tabela gözümüze ilişti.
Kehanet Odası
Ben odaklanmış tabelaya bakarken arkadan Beliz'in neşeli sesi duyuldu.
"Selam kızlar!" dedi. Benim kişiliğime ters olarak fazla enerjikti.
Oldukça fazla.
"Selam." dedik ve sırayla birbirimize sarıldık. Ardından Beliz'e sordum.
"İçeride ne yapacağız?"
"Önce bizi karşılayacak ve sen nişanlı olan kişi olduğun için önce sen tercihine göre bir masaya oturacaksın. Sonra da yorumlamaya başlayacak." dedi Beliz, omuz silkerek.
"Tarot gibi yorumlar mı?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak.
"Tarot, doğum haritası, ne gerekliyse. Doğum saatini ve yükselenini biliyorsan onu da söyleyebilirsin. Sonra da geleceğin hakkında yorumlar yapacak işte. Hiç gitmedin mi?" diye sordu merakla.
"Peki ya saçmalarsa?" dedim sorusuna cevap vermeden.
Beliz kapıya uzandı ve kapıyı açarken konuştu:
"O zaman 10 dakika boyunca güleriz." dedi ve tek gözünü kırparak gülümsedi.
Kapıyı açtığında ağır bir tütsü kokusu etrafımızı sardı. Etraf mumlarla aydınlatılmıştı ve aynı korku filmlerindeki gibi gözüküyordu. Sahte olduklarını bildiğimiz küreler, kazanlar ve değnekler vardı. Duvarlarda aşınmış posterler ve yıldız haritaları asılıydı. Aslında tam da beklediğim gibi bir yerdi.
İçeri adım attığımızda İlsu koluma hafifçe dokundu.
"Biraz ürkütücü ama eminim çok eğleneceğiz." dedi kıkırdayarak.
Ardından masalardan birine yönelirken Beliz konuştu.
"Ve Arin... Aslında, cevabına hazır olmadığın şeyleri düşünme veya sorma." dedi.
Duraksadım ve ona döndüm. Sonra hafifçe kıkırdadım ve eğlenmeye başlayarak sandalyemi çekip oturdum.
Beliz, alışılmış bir samimiyetle yanımızda duran ve oldukça ilginç bir dış görünüşe sahip olan birini yanımıza çağırdı. Kadın bize döndü ve parmakları ile sırayla ellerini önümüzden geçirdi. Ardından İlsu'nun üzerinde durdu. Beliz konuştu.
"Iıı, şey... Aslında yakın zamanda evlenecek olan kişi İlsu değil, Arin." dedi çekinerek.
Kadın önce bana döndü ve bir süre bana baktı. Ardından tekrar İlsu'ya döndü ve mırıldandı.
"Bir yanlışınız var. En yakın zamanda evlenecek kişi önümdeki hanımefendi." dedi.
İlsu ciddi kalamadı ve sırıttı.
"Ben erkeklerden nefret ederim ve ayrıca daha sevgilim bile yok." dedi gülerek.
Kadın herhangi bir cevap vermedi ve sandalye çekip yanımıza oturdu. İlsu'ya döndü.
"İlk seninle başlayacağız, İlsu." dedi.
Hepimiz adını bilmesine şaşırdık ama İlsu bana döndü.
"Arin, adımı az önce Beliz söyledi zaten." dedi.
Yüz ifadem normale döndü.
O esnada benzer görünümde başka bir kadın geldi ve önümüze 3 tane boş fincan koydu. Neden boş olduklarını anlamadım ama soracak cesaretim de yoktu. Beliz kulağıma fısıldadı.
"Fincanı ters çevirip yüzük parmağını bastır, Arin." dedi.
Saçma gibi geldi.
Baya saçmaydı.
Ama Beliz yapmamı söylediği için yaptım. Yüzük parmağımı yavaşça fincanın arka tarafına bastırdım.
"Şimdi ne olacak?" diye mırıldandı İlsu.
Falcı karşımıza oturdu.
Evet falcı diyeceğim çünkü ne olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen falcı demem onları sinir edecek ama başka ne isimleri olabilir ki zaten? Neyse ben onlara Hanımefendi diye hitap edeyim en iyisi. Büyülenme ihtimalimiz azalır. Hem cinleri falan da vardır bu Hanımefendilerin, kesin çarpılırım ben.
Fincanları getiren kadın ise üçümüzün de parmaklarını bastığından emin olunca fincanları tepsiye koydu ve gitti.
Falcı abla??
Geri döndüğünde bu sefer fincanlarda kahve vardı. Kahveleri hızlıca içtik ve içerken İlsu ve Beliz tarot da baktırdı fakat ben kahve falından edineceğim günahlar bana uzun süre yeter mantığında ilerleyerek tarot baktırmadım.
İlsu kendisi için 7 kart seçti.
Kılıç Yedilisi,
Şeytan,
Kılıç Beşlisi,
Ay,
Kılıç Kralı, (Bu kart ters duruyordu.)
Adalet, (Bu kart da tersti.)
Kule.
Beliz bu kartları görünce İlsu'ya garip garip bakmaya başladı. Falcı bile biraz şaşkındı ve sandalyesini İlsu'dan biraz uzaklaştırarak bana yaklaştı. Beliz de bana doğru yaklaşınca İlsu hepimizden uzak ve üçümüzün de karşısında oturuyor olmuş oldu. Ne olduğunu anlamayarak ikisine baktım.
Falcı boğazını temizledi ve konuştu.
"Kupa Yedilisi, arkadan iş çevirme veya ihanet anlamına gelir. Yakın zamanda birine söylediğin bir yalan ya da arkasından çevirdiğin gizli bir iş olması mümkün. Şeytan kartı, manipülasyon veya kişinin karanlık tarafına teslim olması olarak yorumlanabilir. Bu, kalbinde taşıdığın kötülüklerin iyiliklere baskın geldiğini işaret eder. Kılıç Beşlisi, bencillik ve acımasızlık anlamına gelebilir. Kirli bir mücadele olarak yorumlanması da mümkün. Yalancı şahitlik veya başkalarını ezmek anlamını da taşır. Ay ise Kupa Yedilisi gibi yalanlar ve gizlenen gerçeklerin habercisidir. Ters Kılıç Kralı ise soğuk, zekâsını başkalarını yönlendirmek için kullanan profesyonel bir manipülasyonculuk kimliğini anlatır." dedi.
Her cümlesinde daha da şaşırıyorduk. Neydi bu şimdi? İlsu'yu yıllardır tanıyordum ve 3 yıldır tek bir yalanını ya da acımasızlığını görmemiştim. Tüm kartların kötülük üzerine çıkması normal miydi? Tarota bu kadar çok inanan insan varken bu kartların tamamı yalan olabilir miydi? Aklımdaki sorular ardı ardına gelirken falcı konuşmaya devam etti.
"Ters Adalet kartı ise haksızlık, ahlaki sınırların çiğnenmesi ve sorumluluktan kaçma anlamına gelir. Kişisel olarak yorumlanması daha doğru olur. Ve son olarak Kule kartı ise saklanan tüm gerçeklerin bir anda ortaya çıkması olarak yorumlanabilir. Pek mutlu bir son göremiyorum. Çevrendeki insanları kalbindeki kötü enerjiyle yavaş yavaş kendinden uzaklaştıracaksın. Bir an önce kalbini ve aklını doğru yolda ve doğru enerjide ilerletmeye başlamalısın. Yoksa bir gün her şey için çok geç olabilir." dedi ve kartları masaya bıraktı.
İlsu inanılmaz sinirlenmişti. Yani sanırım ona hak veriyordum çünkü bu falcı bayağı iftira atmıştı kıza. İlsu şaşkınlıkla falcıya döndü.
"Sen ne saçmalıyorsun be? Çevremde beni sevmeyen tek bir insan bile yok. Sence böyle bir şey mümkün olabilir mi? Kızlar, siz de bir şey söylesenize ya!" dedi.
"Canım, bir sakin ol, nefes al ya. Biz seni tanıyoruz, nasıl bir insan olduğunu biliyoruz." dedim onu sakinleştirmeye çalışarak.
Beliz falcıya döndü.
"Bir yanlışlık olabilir mi? İlsu'nun öyle bir insan olduğunu sanmıyorum. O kız melek gibi falan." dedi.
Falcı cevap vermedi.
"Sıra Beliz'de." dedi ve kartları karıştırmaya başladı.
Deste sürekli dağılıyor, falcı karıştırmakta zorlanıyordu. Desteden fırlayan 7 kart vardı. Şans mı denir bilmem ama tam 7 taneydi ve Beliz hiç kart seçmedi.
Dünya,
Yıldız,
Kılıç Üçlüsü,
Ermiş,
Denge,
Kupa Kralı,
Kupa İkilisi.
Beliz kendi kartlarını görünce kendince yorumlamaya çalışıyor olacak ki düşünceli görünüyordu.
"Dünya, büyük bir başarı ve emeklerin karşılığının alınacağını ifade eder. Yıldız, başarı sonrası gelen huzur, mutluluk veya sakinlik anlamına gelir. Kılıç Üçlüsü ise geçmişte veya şu an yaşanan kötü bir ilişkiyi temsil eder. Kılıç Üçlüsüne bağlı olarak Ermiş kartı uzun süreli yalnızlık demektir. İlişki yerine hayat veya akademi odaklı yaşamak olarak yorumlanabilir. Denge kartı ise dingin ve sakin bir döneme gireceğine işaret eder. Aslında buna yorucu bir ilişki sonrası dinlenme de diyebiliriz. Kupa Kralı ve Kupa İkilisi ise olgun, sakin, duygularını kontrol edebilen, kısaca kişiye güven veren erkek figürü olarak yorumlanabilir. Karşılıklı sevgi ve uyum içerisinde sağlıklı bir ilişki de son kartımız olan Kupa İkilisinin bize verdiği güzel bir mesaj." dedi.
Beliz'in biraz kafası karışmış gibiydi ama kariyer konusunda sevinmiş olmalıydı. Bilemiyorum.
İlsu'nun siniri biraz geçti. Yanlışlık olduğunu düşünüyorduk. Tekrar baktırmak yerine kahve falına geçtik.
İlsu ve Beliz için söylenilen şeyler tarottakine benzerdi.Ama benim için söylenilen şeyler hiç de iç açıcı değildi.
"Ve son olarak sen Arin. İhanet görüyorum. Sadece ilişki içinde üçüncü bir kişi olarak değil de daha çok yalan ve gizli işler gibi duruyor. Çok safsın, en ufak bir yalan bile sana gerçek geliyor. Bariz manipülasyonlar sevdiğin insanlardan gelince sanki sevgi gibi hissediyorsun. Bir balo, parti ya da düğün görüyorum." dedi bana dönerek.
"Düğün, yakında evleniyorum." dedim. Biraz sesim titremişti.
"Olmayacak, güzel kızım. Kendini vermişsin, bu kadar çaba harcamışsın ama yolunda gitmeyen şeyler görüyorum. Bazı sorunlar senin altından kalkamayacağın kadar büyük. Akademik olarak güzel gidiyorsun. Eğitim veya kariyer yoluna girmişsin ve bu yol çok zorlu. Ama sakın pes etme. Bu iş her neyse sonucu çok güzel ve şaşırtıcı olacak. İlişki konusunda yüzün gülmeyecek belki ama akademik olarak süper gözüküyor. Benim sana söyleyebileceğim tek şey çevrendeki insanları, başta nişanlından başlayarak gözden geçirmen. İhanet sezdiğin yerde 1 dakika bile kalma. Çünkü Arin düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar." dedi.
Yüzüm düştü. Ben Yalın'a aşıktım ve ona güveniyordum. Bir insanı iyice tanımadan neden evleneyim ki? Yalın'ın adını bile bilmeyen bir falcı nasıl bu kadar net konuşabilirdi? Tam bir saçmalıktı. Sırf daha fazla para almak için milletin moralini bozuyorlardı.
Ayağa kalktım ve ücreti masaya koyarak mırıldandım:
"Gidelim." dedim.
Aramızda kendi falından memnun olan tek kişi Beliz idi. İlsu hemen peşimden geldi ve üçümüz beraber oradan çıktık. İlsu mırıldandı:
"Tam bir saçmalık. Yalın öyle bir insan değil." dedi.
Ona hak verdim. Beliz ise:
"Kızlar, takmayın bu kadar. Altı üstü bir fal yani, inanmaya gerek yok. Her dediği gerçek olacak değil." dedi.
Hepimiz sakinleşince evlere dağıldık.
Saat 9 olmuştu. Yayınevine giderek vakit kaybetmek istemiyordum ama flash belleğim yayınevinde kalmıştı. Toygar Bey'i aradım.
"Alo, iyi akşamlar. Kusura bakmayın, akşam akşam pat diye aradım ama flashım sizdeydi. Ne zaman alabilirim?" diye sordum.
"Unutmuşum. Gelip şimdi ya da yarın sabah alabilirsiniz." dedi.
Sesi biraz farklı geliyordu. Tereddütlü gibiydi.
"Peki, şimdi gelip alırım." dedim.
Toygar Bey başka bir şey söylemeden suratıma kapattı. Gerçekten cins bir insandı.
Yayınevine giderken yol üstünden bir kutu çikolata aldım. Çiçeğin yerini dolduracak pahalı ve kaliteli bir çikolataydı. Yayınevine geldiğimde Toygar Bey'in kapısını çalarak içeri girdim.
"Merhaba." dedim. Sesim biraz kısık çıkmıştı.
"Hoş geldiniz." dedi flashımı bana uzatırken.
Bakışlarını kaçırıyordu. Ne olmuştu ki?
Fazla uzatmadan flashı aldım ve çikolatayı uzattım.
"Bu nedir?" diye sordu kutuyu elimden alarak.
"Çikolata. Yani çiçek olayından sonra küçük bir özür olarak." diye mırıldandım.
"Gerek yoktu." dedi düz bir şekilde.
Teşekkür de etmedi, ayı işte.
Çikolatayı bir kenara koydu ve bana döndü.
"Size bir şey izletmek istiyorum, oturun lütfen." dedi.
Anlamaz gözlerle baktım. Tereddüt ederek koltuklardan birine oturdum. Toygar Bey bilgisayarı bana doğru çevirdi. Bir videoydu. Aslında bugün saat 6 civarlarındaki bir kamera kaydıydı. Video, yayınevinin çalışan dolaplarının bulunduğu yerdeki kameraya aitti.
Yalın kadraja girdi, benim dolabımı açarak yine benim olan flashı aldı.
Videoyu durdurup başka bir kayıt açtı Toygar Bey.
Bu kayıtta önceki kayıttan yaklaşık 2 saat sonra kaydedilmiş, aynı kameraya ait bir görüntü vardı. Yalın aldığı flashı yerine geri koyuyordu.
İzlerken bir anlam veremedim. Gün boyu Yalın ile konuşmamıştım. Benim flashımı neden aldığına dair bir şey söylememişti.
O esnada odaya Yalın girdi. Beni görmeden önce ağzından tek bir kelime çıktı.
"Pusat-" dedi ve sözü yarıda kaldı.
Beni ve kamera kaydını gördü. Sinsice gülümseyerek Toygar Bey'e baktı. İmalı bir bakıştı.
"Buyrun, Yalın Bey." dedi Toygar Bey bastıra bastıra.
Bunlar ne yapıyordu böyle?
Yalın'a döndüm.
"Yalın, sen bugün benim flashımı mı aldın?" diye sordum.
O esnada istemsizce aklımdan bir söz geçti.
Gerçekler ve düşler ayrı ayrı yaşar.
