İçeriğe geç

Beni Sen Öldürdün

Bölüm 3 · 3 dk okuma

Beni Sen Öldürdün

Bölüm 3

2. Bölüm

İçerideki kötü kokuya alışırım sanmıştım ama çok, çok yanılmışım. İçeriye girdiğimde yine aşırı sıcak ve havasızlıktan boğuluyor gibi olunca dayanamayıp maskemi çıkardım ve boğazımda iğrenç bir tat bırakacak derin bir nefes çektim. Bu gece hafif bir rüzgâr estiğinden cam kapıyı ardına kadar açık bıraktım. Bir süre daha bulunduğum yerde oyalanıp karanlık bahçeden gelen esintinin tadını çıkardıktan sonra mutfağın içinden geçerek geniş açıklığa ilerledim.

Geçen seferin aksine yanıma cinayetle ilgili bulabildiğim her şeyi yazdığım ince bir not defteri ile kurşun kalem getirdim, bir ipucu veya olayla ilgili bir bulgu bulursam unutmadan not almak istiyordum. Elimde fenerle etrafımda dönerek çevremdeki cisimleri inceledim. Yanımda, denizin ortasındaki bir adaya benzeyen yemek masası ile sandalyeler vardı. Sol tarafımda üst kata çıkan merdivenler, sağda ise televizyon ile koltuk takımları duruyordu. Perdeler kapalı olmasına rağmen feneri pencerelere tutmamaya dikkat ettim.

Sinir bozucu sessizliği bastırmak için telefonumdan kısık sesle müzik açmayı düşünsem de yakalanma riskimi yükseltmemek için villanın dışındaki börtü böcek sesleriyle ve ara sıra kendi kendime konuşarak yetinmek zorundaydım. “Tamam,” dedim hafif bir fısıltıyla. “Sesli düşünelim. Burada 3 kişinin öldürüldüğünü biliyoruz: anne, baba ve çocuk… Anne, Melike Budak, mutfak tarafında ölü bulundu. Orayı zaten gördüm. Peki ya kocası?”

Haberlerde detaylara fazla yer verilmemişti, öğrendiklerim daha çok sonradan buraya gelen meraklı insanların bilgilerine dayalıydı. Cesetleri ilk bulan kişiyle konuşmuşlardı, daha doğrusu o kişi villaya girip de kolay kolay unutamayacağı manzarayla karşılaştıktan sonra polisleri aramak yerine bağırarak etrafındakilere ne gördüğünü anlatmayı seçmişti. İçeriye adımımı atar atmaz adamla karşılaştım, demişti. Hemen önünde yüzükoyun bir şekilde yatıyormuş.

Dış kapı sağ taraftaydı ve zeminde bulunduğum yerden başlayıp ileriye doğru uzanan tuhaf bir iz vardı. İze basmamaya çalışsam da yürürken ayakkabımın altına tutkal sürülmüş gibi her ayağımı kaldırdığımda iğrendirici bir ses çıkarıyordu. Midem bulandı, gözlerimi kapatıp beynimin kendi yaratıcılığıyla tasarlayıp sunduğu vahşet görüntülerini silmeye çalıştım. Burada olmamam gerekiyordu. Ama hâlâ vazgeçmeye niyetli değilim.

Kapıya vardığımda sırtımı kapıya verip etrafımı inceledim. Antreyi geçince koltukları, ortasındaki yuvarlak sehpayı, televizyonu ve duvara montelenmiş rafları görüyordum. Sol kısımda mutfağın ucunu, buzdolabının yarısını belli belirsiz seçebiliyordum. Hemen ilerisinde üst kata çıkan merdivenler vardı.

Geldiğimden beri oraya o kadar uzun süre bakmıştım ki siyah basamakların desenlerini ve sayısını ezberlemiştim artık. Fakat fenerimin ışığı bu mesafeden üst katı aydınlatmaya yetmiyordu ve ben de yersiz bir korku yüzünden hâlâ yukarıya çıkmaya çekiniyordum. Orada rahatsız etmemem gereken bir canavar yatıyormuş gibi hissettiriyordu. Belki yeterince sessiz olup dikkatle dinlersem nefes alış veriş seslerini duyabilirdim…

Eldivenimin içinde iyice ısınan feneri üst kata tutarak biraz daha gezdirdim; uçlardaki demir parmaklıkları görebilmeme rağmen ışık yukarıdaki koridor ve kapıları aydınlatmaya yetmiyordu. Vazgeçip fenerimi aşağıya çevirerek bulunduğum katın zeminini incelemeye koyuldum. Az önce yürüdüğüm yerdeki ize odaklandım. Rengi mutfaktakine göre daha silikti ve tek bir yerde yoğunlaşmamıştı. Işığı leke boyunca hareket ettirdim; mutfağa yakın bir yerden benim bulunduğum yere kadar uzanıyordu.

Rasim Budak burada ölü bulunmuştu. Haberlerde fotoğrafını görmüştüm, karısı ve oğlunun yanında epey iri yarı görünen bir adamdı. O cüssede birini, ölü olsa bile, sürüklemek zor olmalıydı. İzlerin mutfaktan dış kapıya doğru uzandığını düşündüğümde aklıma başka bir ihtimal geliyordu. Adam belki de sürünerek kaçmaya çalışmıştı.

Getirdiğim not defterini çıkarıp önceden yazdığım ve çoktan ezberlemiş olduğum bilgileri fenerin loş ışığı altında bir daha gözden geçirdim. Cesetleri bulan görgü tanığının konuşmasından bazı cümleleri olduğu gibi yazmıştım.

‘… Kapı ardına kadar açıktı resmen. Ben de o sırada epey sarhoştum, yani mantıklı davranan tarafımı kaybedeli birkaç saat oluyordu. İçeriye girerken de aklımda bir şey yoktu, bilirsin, sadece girmiştim işte. Ama ikinci adımı atamadan dibimdeki bir şey gözüme takıldı, öyle ki eğer adam o kadar cüsseli olmasaydı büyük ihtimalle fark etmez ve üzerine basardım.

Neyse, önce ne olduğunu anlamamıştım; yerde öylece yattığını görünce bizim sarhoşlardan biri sızıp kalmış diye düşünmüştüm. Sonra kahverengi gömleğinin üzerindeki tuhaf yırtıklar ve lekeler dikkatimi çekti. Tabii, hem hava daha yeni aydınlanmaya başladığından hem de istesem bile hafif bulanık gördüğümden asıl olayı kavramam biraz zamanımı aldı. Meğer gömleği açık maviymiş, inanabiliyor musun? O kadar çok bıçaklanmış, kan kaybetmiş ki gömleğinin aslında mavi olduğunu fark edemedim.’

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.