Gökçe Bulut
Kitapçıların kokusunu seviyordum. Bunu birine anlatmaya çalıştığımda genellikle ne demek istediğimi tam olarak anlayamıyordu. Çünkü kitapçıların kokusu sadece kâğıt kokusu değildi. Yeni basılmış kitapların sayfalarından gelen o hafif mürekkep kokusu, eski kitapların raflara sinmiş kendine özgü kokusu, ahşap rafların ve bazen mağazanın girişinde bulunan kahve makinesinin birbirine karışan kokusu vardı.
Ben hepsini seviyordum. Belki de bu yüzden ne zaman canım sıkılsa kendimi bir kitapçının içinde buluyordum. Bugün de öyle olmuştu. Aslında belirli bir işim yoktu. Sadece evden çıkmak istemiştim. Anneme nereye gittiğimi söylediğimde bana birkaç kez dikkatli olmamı tembihlemiş, ben de başımı sallayarak onu dinlediğimi göstermiştim. Sonra çantamı omzuma takıp evden çıkmıştım.
Hava serindi. Sonbaharın o kendine özgü serinliği vardı. İnsan üşüyordu ama tam olarak üşüdüğünü de kabul etmek istemiyordu. Sokaklardaki ağaçların bazı yaprakları sararmış, bazıları ise çoktan kahverengiye dönmüştü. Rüzgâr estiğinde birkaç yaprak kaldırımın üzerinde sürükleniyor, sonra başka bir köşeye doğru savruluyordu.
Bir tanesini ayağımla hafifçe ittirdim. Yaprak önümden birkaç santim ilerledi. Tekrar ittirdim ve yine ilerledi. Bir süre böyle devam ettim. Sonra bunun aslında hiçbir anlamı olmadığını fark edip ayağımı geri çektim. “Tamam.” Kendi kendime söylediğim bu kelimeye ben bile anlam veremedim.
Çantamın askısını düzelttim ve yürümeye devam ettim. Kitapçıya girdiğimde kapının üzerindeki küçük zil çaldı. Başımı kaldırıp zile baktım. Sesini seviyordum. Bir kez daha çalmasını istedim ama kapının yanında durup açıp kapatacak kadar da tuhaf değildim. En azından insanların yanında yapmıyordum. İçeri girdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Dışarıdaki serinlikten sonra mağazanın içi daha sıcak gelmişti. Üzerimdeki bol sweatshirt'ün kollarını ellerimin üzerine doğru çektim ve birkaç saniye olduğum yerde durdum.
Nereye gideceğimi biliyordum. Bugün özellikle bir roman arıyordum. İngiliz bir yazarın yazdığı, biraz gizemli ama tamamen korkutucu olmayan, karakterleri benim yaşlarımda olan bir şey istiyordum. Kitabın çok ağır olmasını da istemiyordum. Okurken her cümlede durup ne demek istediğini düşünmek istemiyordum.
Bazen sadece okumak istiyordum. Bir karakterin başına bir şey gelsin, ben de onunla birlikte şaşırayım. Birisi bir yere gitsin, ben de onunla gideyim. Birisi birine kızsın, ben de neden kızdığını anlamaya çalışayım. Belki biraz da romantik olsun. Ama çok fazla değil. Çünkü çok fazla romantizm olduğunda ne yapacağımı bilemiyordum.
Rafların arasına girdim. Parmaklarımı kitapların sırtlarında gezdirdim. Dördüncü kitabın üzerinde durdum. Başımı hafifçe eğip adına baktım. “Hayır.”
Yanındaki kitaba baktım. Onu da istemedim. Bir sonraki rafta daha fazla roman vardı. Kapakların bazıları renkli, bazıları sade, bazıları ise o kadar karışıktı ki kitabın ne hakkında olduğunu anlamak için arka kapağını okumam gerekiyordu.
Ben arka kapak okumayı seviyordum. Ama bugün aradığım kitabın kapağını zaten biliyordum. En azından bildiğimi düşünüyordum. Telefonumdan daha önce kaydettiğim fotoğrafı açtım. Kitabın kapağı ekranda belirdi. Başımı kaldırıp rafa baktım. “Burada olmalı.”
Fotoğrafa tekrar baktım ve kitabı gözden geçirdim. Doğru kitap değildi. Kaşlarımı hafifçe çattım. Bir raf daha aşağı baktım fakat yoktu. Kitabın başka bir yerde olabileceğini düşündüm.
Belki İngiliz edebiyatı bölümündeydi. Oraya doğru yürüdüm. Yürürken yanımdan geçen insanların konuşmaları kulağıma geliyordu. Konuşmalar birbirine karışıyordu. Ben ise sadece kitabımı arıyordum. İngiliz yazarların olduğu rafa geldiğimde durdum. Parmağımı kitapların üzerinde gezdirdim. Başlıklara baktım, yazar isimlerini okudum. Bazılarını daha önce görmüştüm, bazılarını hiç bilmiyordum. Aradığım kitabın adını tekrar düşündüm. Sonra bir kitabı çekip kapağına baktım. Değildi.
Başka bir tane aldım. O da değildi. Onu da yerine bıraktım. Üçüncü kitabı elime aldığımda arkasını çevirdim. Bir süre okudum. Sonra başımı iki yana salladım. “Bu da değil.” Kitabı yerine koydum. Bir süre daha rafın önünde durdum. Belki yanlış yere bakıyordum. Belki kitapçıda vardı ama başka bir
raftaydı. Belki de tükenmişti. Tükenmiş olmasını istemiyordum. Çünkü o kitabı bugün almak istiyordum. Bugün, başka bir gün değil. Bir süre daha aradım. Sonra en sonunda kitabın kapağını tekrar telefonumdaki fotoğraftan açtım.
Rafa baktım. Elimdeki telefona baktım. İçimden küçük bir sıkıntı yükseldi. “Yok.” Bu kez daha kesin söylemiştim. Kitap yoktu. Kitabın olmadığına bir kez daha emin olduktan sonra telefonumu çantama koydum. Bir süre daha rafın önünde öylece durdum. Belki biraz daha arasam bulabilirdim. Ama nerede olmadığını artık biliyordum. Burada değildi. İçimden küçük bir iç çekiş çıktı. Aradığım kitabı bulamamıştım ve bu, düşündüğümden daha fazla canımı sıkmıştı.
Kitapçıdan çıkmadan önce bir kez daha etrafa baktım. Belki başka bir rafta gözüme çarpar diye düşündüm. Çarpmadı. Kasaların yanından geçip kapıya yöneldim. Kapının üzerindeki küçük zil yeniden çaldı. Bu kez sesini duyduğumda içimdeki ilk gelişimdeki heyecan yoktu. Dışarı çıktığım anda yüzüme serin bir hava çarptı. Elimi havaya kaldırdım. Avucumun üzerine iki damla düştü. “Yağmur.”
Başımı kaldırdım. Gökyüzü griydi. Bulutlar birbirine karışmış, güneşi tamamen kapatmıştı. Yağmur önce ince ince yağıyordu ama birkaç saniye içinde damlalar sıklaşmaya başladı. Çantamın askısını omzuma daha sıkı yerleştirdim. Durağa yürümem gerekiyordu. Kitapçı ile durak arasında çok uzun bir mesafe yoktu.
Ama yağmurun ne zaman hızlanacağı belli olmuyordu. İlk birkaç adımda fazla önemsemedim. Sonra yağmur biraz daha hızlandı. Saçlarımın üzerine düşen damlaları hissetmeye başladım. Bir damla alnımdan aşağı süzüldü. Gözlerimi kırpıştırdım.
Aslında yağmurdan rahatsız olmuyordum. Tam tersine, seviyordum. Yağmur yağarken sokakların sesi değişiyordu. Arabaların lastiklerinden çıkan su sesi, kaldırıma düşen damlaların sesi ve insanların aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışırken çıkardıkları ayak sesleri birbirine karışıyordu. Ben ise acele etmiyordum. Ta ki önümden geçen bir araba kaldırımın kenarındaki suyu üzerime doğru sıçratana kadar. Bir adım geri çekildim. “Ah.” Pantolonumun paçalarına birkaç damla su gelmişti. Aşağı bakıp onları inceledim. Sonra omuzlarımı silktim. “Olabilir.”
Durağı gördüğümde adımlarımı biraz hızlandırdım. Yağmur artık daha belirgin yağıyordu. Sweatshirt'ümün omuzları ıslanmaya başlamıştı. Saçlarım da nemlenmiş, birkaç dalga yüzümün iki yanına düşmüştü. Elimi saçlarıma götürüp yüzümden çekmeye çalıştım. Bir tutam tekrar önüme düştü. Onu da kulağımın arkasına sıkıştırdım.
Sonunda durağa ulaştığımda nefesimi hafifçe tuttum. Üstüm başım ıslanmıştı. Çantamın üzerine düşen damlaları elimle silmeye çalıştım ama yeni damlalar hemen yerlerini dolduruyordu. Durağın saçaklarının altına geçtim. Başımı kaldırıp yağmura baktım. Bir süre öylece durdum. Sonra otobüsün gelmesi gereken yola baktım. Telefonumu çıkarıp saate baktım. “Daha var.” Telefonu tekrar çantama koydum.
Durağın kenarındaki banka oturdum. Islak saçlarımın uçlarından birkaç damla boynuma doğru süzüldü. Omuzlarımı hafifçe kaldırdım. “Üşümedim.” Bunu kimse sormamıştı. Yine de söylemek istemiştim. Bir süre sonra uzaktan otobüsün farlarını gördüm. Ayağa kalktım, çantamı düzelttim. Otobüs durağa yanaştığında birkaç kişiyle birlikte kapıya doğru ilerledim.
Kartımı çıkarıp okuttum ve içeri girdim. İçerisi beklediğimden daha kalabalıktı. Boş koltuklara baktım ama göremedim. Ayakta gitmek istemiyordum. Hem yağmurdan sonra üstüm hâlâ nemliydi hem de çantam omzumda ağırlaşmıştı. Gözlerimi otobüsün içinde gezdirdim. Sonra arka taraflarda boş kalan tek yeri gördüm. Yanında bir çocuk oturuyordu. Başka seçeneğim yoktu.
Yanına doğru ilerledim ve koltuğun kenarına oturdum. Çantamı kucağıma aldım. Bir süre camdan dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu. Otobüs hareket ettiğinde başımı cama yasladım. Dışarıdaki binalar ve insanlar yavaş yavaş geride kalıyordu. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Bugün istediğim kitabı bulamamıştım. Üstelik üstüm de ıslanmıştı. Tek istediğim eve gidip üzerimi değiştirmek ve biraz sessiz kalmaktı.
Tam gözlerimi yeniden kapatacakken yanımdaki çocuğun çantası dizime çarptı. Gözlerimi açtım ve ilk önce çantaya, sonra çocuğa baktım. Çocuk fark etmemiş gibi telefonuyla ilgilenmeye devam ediyordu. Bir şey söylemeden tekrar cama döndüm. Birkaç dakika geçti, çanta yeniden dizime çarptı. Bu kez biraz daha sertti.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Elimi dizimin üzerine koydum ve çantaya baktım. “Çantan…”
Çocuk başını kaldırıp bana baktı. “Ne?”
“Çantan bacağıma çarpıyor.”
Çocuk çantasına baktı. Sonra omuz silkti. “Pardon.”
Başımı salladım. “Tamam.” Tekrar cama döndüm. Ama içimdeki huzursuzluk geçmemişti. Birkaç dakika daha geçti. Çanta yeniden dizime çarptı. Bu kez başımı hemen ona çevirdim. Çantanın köşesi dizimin üzerinde durmuştu. Çocuk ise telefonuna bakmaya devam ediyordu. “Çantan…” Sesim bu kez daha kısıktı.
Çocuk başını kaldırdı. “Ne yapabilirim?”
Kaşlarımı hafifçe çattım. “Bacağıma çarpıyor.”
“Evet, fark ettim.”
“Rahatsız ediyor.”
Çocuk çantasına kısa bir bakış attı. “E ne yapayım?”
Bir an cevap veremedim. Ne söylemem gerektiğini düşündüm. Çantayı başka yere koymasını mı istemeliydim? Ayaklarının arasına almasını mı? Yanından çekmesini mi? Bilmiyordum. Sadece dizime tekrar tekrar çarpmasını istemiyordum. Parmaklarımı birbirine geçirdim. “Bilmiyorum.”
Çocuk tekrar telefonuna döndü. “Tamam o zaman.”
Başımı cama çevirdim. İçimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Dizimin üzerinde hâlâ çantanın bıraktığı baskıyı hissediyordum. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan oturdum. Sonra elim istemsizce cebime gitti. Parmaklarım küçük, yumuşak bir squishy’e değdi. Onu cebimden çıkarıp avucumun içine aldım. Küçük pembe squishy'yi başparmağımla yavaşça sıktım. Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım.
Squishy her sıkıldığında avucumun içinde şekli değişiyor, sonra yavaşça eski hâline dönüyordu. Ben de onu izliyordum. Çantanın tekrar dizime çarpmasından korkuyordum. Bu yüzden gözlerimi bir an bile çantadan ayırmak istemedim. Ama squishy'yi sıkmaya devam ettikçe içimdeki sıkışıklık biraz olsun azalmaya başladı. Küçükken de hep böyleydim. Squishy’ler beni rahatlatıyordu.
୨ৎ ⋆ ୨ৎ
Dört yaşındaydım. Annemle birlikte kalabalık bir mağazadaydık. Etrafta o kadar çok insan vardı ki nereye baksam başka bir yüz görüyordum. İnsanların konuşmaları birbirine karışıyor, mağazadaki müzik tavandan yankılanıyor, yanımızdan geçen arabaların tekerlekleri yere sürtünüyordu. Annem elimden tutuyordu. “Gökçe, yanımdan ayrılma olur mu?”
Başımı salladım. Ama birkaç dakika sonra etrafımdaki sesler daha da yükselmeye başladı. Bir çocuk ağlıyordu, birileri yüksek sesle konuşuyordu, kasadaki cihazdan arka arkaya sesler geliyordu.
Kulaklarımı kapattım. “Anne…”
Annem hemen eğilip bana baktı. “Buradayım.”
“Çok ses var.”
“Biliyorum.”
Sesler susmuyordu. Kulaklarımı daha sıkı kapattım. “Gitmek istiyorum.”
“Tamam, birazdan çıkacağız.”
Ama birazdan bana çok uzun gelmişti. Gözlerim dolmaya başladı. Annem beni mağazanın daha sakin bir köşesine götürdü ve yanıma çömeldi. “Bana bakmak zorunda değilsin. Sadece nefes al.”
Başımı salladım ama ağlamaya başlamıştım. Annem beni kucağına aldı. “Tamam, tamam. Buradayım.”
Başımı onun omzuna yasladım. Bir süre sonra etraftaki sesler biraz daha uzaktan geliyormuş gibi oldu. Annem saçlarımı okşadı. “Bak, sana bir şey aldım.”
Başımı kaldırdım. Elinde küçük, pembe bir squishy vardı. Yuvarlak ve yumuşacıktı. Bana uzattı.
“Bu ne?”
“Squishy.”
Elime aldım. Parmaklarımın arasında sıktım, sonra bıraktım. Yüzümdeki ağlamaklı ifade yavaş yavaş değişti. “Yumuşak.”
Annem gülümsedi. “Sevdin mi?”
Başımı hızlıca salladım. “Bir daha.” Squishy'yi tekrar sıktım. “Bir daha.”
Annem güldü. “Tamam.”
Onu avucumun içinde tutup tekrar tekrar sıkmaya başladım. Bir süre sonra ağlamam durmuştu. Annem yüzüme baktı. “Daha iyi misin?”
Squishy'yi göğsüme bastırdım. “Evet.”
“Bunu yanında taşıyabilirsin.”
“Her zaman mı?”
“İstersen.”
Gülümsedim. O gün squishy'nin ne işe yaradığını bilmiyordum. Sadece elimdeyken daha rahat hissettiğimi biliyordum. Ve yıllar sonra bile, ne zaman içim karışsa ya da etrafımdaki dünya fazla gürültülü gelse, elim istemsizce cebime giderdi.
Çünkü annemin bana ilk kez aldığı o küçük pembe squishy, çocukluğumdan kalan en güvenli şeylerden biri olmuştu.
୨ৎ ⋆ ୨ৎ
Bir süre squishy'yi avucumun içinde sıkıp bıraktım. Yumuşaklığı parmaklarımın arasından yayıldıkça içimdeki huzursuzluk da yavaş yavaş azaldı. Omuzlarımı gevşettim, başımı koltuğun arkasına yasladım ve gözlerimi kapattım. Otobüsün uğultusu artık eskisi kadar rahatsız edici gelmiyordu. Yağmurun cama vuran sesi de diğer seslerin arasından ayrılıp daha belirgin hâle gelmişti. Bir süre sadece öylece durdum. Squishy hâlâ elimdeydi. “İyi…” Kendi kendime fısıldadım.
Birazdan inecektim, eve gidecektim. Üzerimi değiştirecek, saçlarımı kurulayacak ve belki odama geçip başka bir kitap okuyacaktım. Aradığım kitabı bulamamıştım ama olsun, başka zaman alırdım.
Tam biraz daha rahatlamışken yanımdaki çantanın yeniden bacağıma değdiğini hissettim. Gözlerimi bir anda açtım ve ilk önce çantaya, sonra çocuğa baktım. Çocuk hâlâ telefonuna bakıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir şey söylemek istedim ama kelimeler boğazımda takılı kaldı. Squishy'yi daha hızlı sıkmaya başladım.
Bacağımı koltuğun diğer tarafına doğru çekmeye çalıştım ama oturduğum yer zaten dardı. Çanta tekrar hafifçe hareket etti. Gözlerim doldu. “Yapma…” Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Çocuk beni duymamıştı.
Başımı cama çevirdim. Dışarıdaki yağmur bulanıklaşmıştı. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ama dolan yaşlar gitmedi. Squishy'yi avucumun içinde sıktım. Bu kez daha serttim. “Birazdan ineceğim…” Kendi kendime bunu hatırlatmaya çalıştım. Sadece biraz daha. Bir durak sonra inecektim.
Ama çantanın yeniden bacağıma değmesiyle gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Hemen elimle sildim. Kimsenin görmesini istemiyordum. Özellikle de yanımdaki çocuğun.
Otizmli olduğum için bazı şeyleri diğer insanlardan daha yoğun yaşayabiliyordum. Özellikle duyularım söz konusu olduğunda. Bir şey rahatsız ettiğinde onu görmezden gelmek benim için her zaman kolay olmuyordu. Bazen küçücük bir temas bile bütün dikkatimi üzerine çekebiliyordu. Çantanın bacağıma tekrar tekrar değmesi de böyleydi.
Gözyaşımı sildim. Squishy'yi avucumda sıkmaya devam ettim. Sonra otobüs yavaşladı. Başımı kaldırıp camdan dışarı baktım. Burası benim durağımdı. İçimde küçük bir rahatlama oluştu.
Ayağa kalktım ve çantamı omzuma taktım. Otobüsten inerken son kez koltuğa baktım. Yanımdaki çocuk hâlâ telefonuyla ilgileniyordu. Hiçbir şey söylemeden indim. Ayağımı kaldırıma bastığım anda yağmur yüzüme düştü. Başımı kaldırdım ve havaya baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu. Bir süre öylece durdum. Sonra elimle havayı yokladım. Avucuma birkaç damla düştü.
İstemsizce gülümsedim. Yağmuru seviyordum, hem de çok. Ayakkabımın altında biriken suya baktım. Ayağımı hafifçe bastırdım ve su etrafa sıçradı, gözlerim büyüdü.
Bir kez daha yaptım. Bu sefer daha fazla su sıçradı.
Kıkırdadım. “Bir daha.” Ayağımı su birikintisine bastırdım. Bir damla pantolonuma geldi. Sonra sabırsızca diğer ayağımı da suya soktum. Gülmeye başladım. Eve gitmem gerektiğini biliyordum. Ama yağmur varken eve gitmek istemiyordum. Çantamı omzumdan indirip bir kenara aldım. Sonra kaldırımın kenarındaki küçük su birikintisine eğilip parmağımı suya değdirdim. Soğuktu. Parmağımı hemen çektim fakat tekrar dokundum. “Çok soğuk.” Ama elim yine suya gitti.
Yağmur saçlarıma düşüyordu. Omuzlarımdan aşağı süzülüyor, sweatshirt'ümü yavaş yavaş ıslatıyordu. Bir süre sonra saçlarım yüzüme yapıştı ama umursamadım. Kollarımı iki yana açıp birkaç saniye olduğum yerde döndüm. Yağmur damlaları etrafımda uçuşuyor gibiydi. Kahkaham sokağa yayıldı.
Yirmi yaşındaydım. Ama o anda bunun hiçbir önemi yoktu. Yağmur vardı, su vardı ve ben mutluydum. Bir su birikintisinin içine iki ayağımla birden bastım. İlk önce pantolonumun paçaları ıslandı. Sonra sweatshirt'ümün kolları. En son da saçlarım. Bir süre sonra üzerimde neredeyse kuru hiçbir yer kalmadı. Ama hâlâ gülüyordum. Eve gitmek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Çünkü bazı günlerde insanın eve yetişmesi gerekmezdi. Bazen sadece yağmurun altında biraz daha kalmak yeterdi.
Bir süre sonra çevremdeki insanların bana baktığını fark ettim. Önce karşı kaldırımda yürüyen bir kadın durup bana baktı. Sonra yanındaki çocuğa bir şey söyledi ve ikisi birlikte yollarına devam etti. Biraz ileride duran iki kişi de gözlerini benden ayırmıyordu. Neden baktıklarını anlamadım. Sonra aşağıya, üzerime baktım.
Sweatshirt'üm sırılsıklamdı. Pantolonumun paçaları su içindeydi. Ayakkabılarımın içine bile su girmişti. Ama bunların hiçbirini önemsemedim. Bir su birikintisinin önünde durdum ve ayağımı içine soktum. Su ayakkabımın kenarlarından taşarak etrafa yayıldı. Bir ayağımı çıkarıp diğerini suya bastım.
Sonra ikisini birden içine soktum. Kahkaha atmaya başladım. Karşı kaldırımdaki insanların bakışlarını tekrar fark ettim. Bir adam başını hafifçe yana eğmiş, beni izliyordu. Bir kadın da gülümseyerek bana bakıyordu. Ben ise tekrar su birikintisine döndüm. Çünkü su daha ilginçti.
Çoraplarımın da ıslandığını hissedebiliyordum ama bu bile hoşuma gidiyordu. Ayağımı hareket ettirdikçe içindeki su hafifçe oynuyordu. Bir kez daha zıpladım. Bu kez su biraz daha yukarı sıçradı. Pantolonumun dizlerine kadar küçük damlalar geldi. Sonra başka bir su birikintisi gördüm. Hemen oraya doğru yürüdüm. Ayakkabılarımın çıkardığı ıslak sesleri dinledim.
Her adımda gülümsedim. Bir çocuk beni göstererek annesine bir şey söyledi. Annesi eğilip ona cevap verdi. Ne konuştuklarını duyamadım. Zaten bilmek de istemiyordum. Ben yağmurla oynuyordum, yağmur da benimle oynuyor gibiydi.
Başımı gökyüzüne kaldırdım. Damlalar yüzüme düşmeye devam etti. Gözlerimi kapattım ve kollarımı iki yana açtım. “Yağmur!”
Kendi sesime bile güldüm. Bir süre öylece durduktan sonra yeniden su birikintilerine basmaya başladım. İnsanların bakışları artık umurumda değildi. Çünkü o an tek düşündüğüm şey, ayaklarımın altında dağılan suydu. Ve eve gitmek için hiç acelem yoktu.
──────────୨ৎ────────────
Eve vardığımda üstüm başım sırılsıklamdı. Kapıyı açıp içeri girdim.“Ben geldim!”
Ayakkabılarımı çıkarmaya çalışırken salondan annemin sesi geldi. “Gökçe?”
Annem Esma, koridorda göründüğünde önce bana baktı. Sonra saçlarıma, sonra üzerimden damlayan suya. Yüzündeki ifade bir anda değişti. “Gökçe, sen ne yaptın böyle?”
Olduğum yerde kaldım. Annem birkaç adım yaklaştı. “Üstün başın sırılsıklam olmuş! Yağmurun altında mı yürüdün sen?”
Başımı salladım. “Evet.”
“Şemsiyen nerede?”
“Çantamda.”
Annem gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “E o zaman neden açmadın?”
“Yağmuru seviyorum.”
“Gökçe, hasta olacaksın!” Annemin sesi biraz yükselmişti. Olduğum yerde donup kaldım. Dudaklarım titremeye başladı. Annem bunu fark edince hemen sustu. “Gökçe…”
Gözlerim doldu. “Bağırma…”
Annemin yüzündeki kızgınlık bir anda kayboldu. “Ben bağırmak istemedim.”
Başımı iki yana salladım. “Ama bağırdın.”
Gözyaşlarım yanağımdan süzülmeye başladı. Annem hemen yanıma geldi. “Tamam, tamam. Özür dilerim.”
“Bana kızdın…”
“Hayır, sana kızmadım. Sadece korktum.”
Ama ağlamam durmadı. Annem ellerini omuzlarıma koydu.
“Tamam, ağlayabilirsin. Buradayım.”
Başımı eğdim. Islak saçlarım yüzüme yapışmıştı. Tam o sırada salondan babam Metehan’ın sesi geldi.
“Kızımızı önce kurulayalım, ne dersin Esma?””
Annem ona baktı. “Sen de bir havlu getir bari.”
Babam gülerek ayağa kalktı. “Emredersiniz.”
Annem tekrar bana döndü. “Gel bakalım.” Elimi tuttu. Ben hâlâ ağlıyordum ama onun elini bırakmadım. Çünkü annem kızsa bile elimi tuttuğunda hâlâ annemdi.
“Al, sarın bakalım.” Havluyu üzerime aldım ve sıkıca sarıldım. Çenemi dizlerime yaklaştırıp havlunun içinde küçüldüm. Annem karşıma geçti. “Saçlarını da kurutalım, tamam mı?”
Başımı salladım. Havlunun kenarını omuzlarıma biraz daha çektim. Annem saçlarımı nazikçe kurularken burnum kaşındı. “Ha…” Bir saniye sonra hapşırdım. “Hapşuu!”
Annem hemen saçlarımı bıraktı. “Çok mu üşüdün?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
Tam o sırada babam kapının önünde belirdi. Elinde başka bir havlu vardı. Bana baktığında yüzündeki ifade hemen yumuşadı. “Ne olmuş benim minik kuşuma?”
Alt dudağımı hafifçe içeri çektim. “Annem kızdı.”
Annem iç çekti. “Metehan, ben…”
Babam ona bakıp hafifçe başını salladı. “Biliyorum, Esma.” Sonra yanıma geldi ve çömeldi. “Annen korkmuş.” Bana baktı. “Üstünü başını böyle görünce endişelenmiş. Ama sesini yükseltmemeliydi.”
Annem sessizce başını eğdi. “Haklısın.”
Babam önce annemin yanına gidip alnından küçük bir öpücük kondurdu. “Sen de korktun.” Sonra yanağını hafifçe okşadı. “Bir dahakine önce sakin ol, sonra kızarsın.”
Annem istemeden gülümsedi. “Tamam.”
Babam tekrar bana döndü. “Şimdi sıra benim minik kuşumda.” Yanıma oturdu ve alnımdan öptü. Sonra yanağımı hafifçe okşadı. “İyi misin?”
Havlunun içinden başımı çıkardım. “Biraz.”
“Biraz iyi olmak da iyidir.” Babam gülümsedi. “Birazdan daha iyi olursun.”
Annem yeniden saçlarımı kurularken babam da yanımda oturmaya devam etti. İkisinin arasında otururken ağlamam yavaş yavaş kesildi. Havlunun yumuşaklığına sarıldım. Artık üşümüyordum. Çünkü beni sıcak tutan bir ailem vardı.
Annem saçlarımı kurularken gözlerimi kapattım. Havlunun yumuşaklığı üzerimdeydi ve artık biraz daha sakin hissediyordum. Bir süre sonra annem saçlarımın uçlarını kontrol etti. “Tamam, şimdi üstünü değiştirelim.”
Başımı salladım. Havluyu üzerimden çıkardım ve odama geçtim. Islak kıyafetlerimi çıkarıp üzerime yumuşak, bol bir sweatshirt ve rahat bir eşofman geçirdim. Kıyafetlerimin etiketlerini de tek tek kontrol ettim. Etiket yoktu.
“Hazır mısın?” diye seslendi annem.
“Evet.” Yanına gittim. Annem saçlarımı yeniden ellerinin arasına aldı ve kurulamaya başladı. Saçlarım hâlâ nemliydi.
“Başını biraz eğ.”
Başımı eğdim. Annem havluyla saçlarımı nazikçe kurularken gözlerimi kapattım. Babam kapının kenarına yaslanmış bizi izliyordu. “Daha iyi misin minik kuş?”
Başımı salladım. “Evet.”
“Güzel.”
Annem saçlarımı kurutmaya devam etti. Bir süre sonra saçlarımın artık damlamadığını fark etti. “Tamam, oldu.”
Başımı kaldırdım. “Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Saçlarımı ellerimle yokladım. “Yumuşak.”
Annem gülümsedi. “Senin saçların zaten yumuşak.”
Gülümsedikten sonra anneme sarıldım. Bu kez ağlamıyordum, sadece sarılmak istiyordum.
Annemden ayrıldığımda karnımın guruldadığını fark ettim. Babam hemen duydu. “Sanırım birinin karnı acıkmış.”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
Babam kaşlarını kaldırdı. “Az önce karnın konuştu ama.”
Karnıma baktım. “Belki o acıkmıştır.”
Babam güldü. “Annesi, kızımızın karnı acıkmış.”
Annem de gülümseyerek başını salladı. “Ben de tam yemek hazır diyecektim.”
Yemek kelimesini duyduğum anda yüzüm düştü. “Ne var?”
Annem bunu fark etti. “Sevdiğin yemeklerden yaptım.”
“Hangileri?”
“Sana söyleyince masaya gelmeyeceksin diye korkuyorum.”
Kaşlarımı çattım. “Bilmem lazım.”
Annem mutfağa doğru yürüdü. “Pilav var, yoğurt var. Bir de sebze yemeği yaptım.”
Sebze yemeği… İçim biraz daha sıkıldı. “Onu istemiyorum.”
“Gökçe, biraz yiyeceksin.”
“İstemiyorum.”
“En azından tadına bak.”
Başımı salladım. “Dokusu kötü.”
Babam sandalyeyi çekip oturdu. “Tamam, sevmediğin şeyi zorla sevdirmeye çalışmayacağız.”
Annem ona baktı. “Ben sadece biraz yemesini istiyorum.”
Babam başını salladı. “Biliyorum.” Sonra bana döndü. “Pilavdan ne kadar yiyebilirsin?”
Bir an düşündüm. “Üç kaşık.”
Babam gülümsedi. “Anlaştık.”
Masaya oturdum. Annem tabağıma biraz pilav koydu. Sebze yemeğini ise tabağımın kenarına çok az ekledi. Ona baktım. “Bunu da mı?”
“Bir lokma.”
Kaşığı elime aldım. Pilavdan küçük bir parça aldım ve ağzıma götürdüm. Annem bana bakıyordu. Babam da belli etmemeye çalışarak gülümsüyordu. “Üç oldu.”
Başımı kaldırdım. “Bitti.”
Babam kahkahayı bastı. “Tamam, sözümüz söz.”
Annem tabağımdaki sebze yemeğine baktı. “Peki o?”
“Bir lokma demiştin.”
“Evet.”
“Bir lokma çok büyük olmasın.”
Annem gülümseyerek çatalıyla minicik bir parça aldı. “Böyle?”
Başımı salladım. “Böyle.” Lokmayı ağzıma aldım ve yüzümü buruşturdum. “Olmadı.”
Babam hemen araya girdi. “Tamam, yeter.”
Annem de başını salladı. “Tamam.”
Kaşığımı masaya bıraktım. Babam elini başımın üzerine koydu. “Bugünlük bu kadar.”
Gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
Annem de gülümsedi. “Afiyet olsun, minik kuş.”
Masadaki yemek hâlâ hoşuma gitmiyordu. Ama kimsenin beni zorlamaması hoşuma gitmişti. Birkaç saniye tabağıma baktım. Sonra sandalyemden yavaşça kalktım.
Annem başını kaldırıp beni izledi. “Ne yapıyorsun, Gökçe?”
Tabağımı iki elimle dikkatlice tuttum. “Bitti.”
Babamın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. “Tamam kızım.”
Tabağı dikkatlice masadan kaldırdım. Bir an durup nereye götüreceğimi düşündüm. Sonra mutfağa doğru yürüdüm.
Arkamdan annemin sesi geldi. “Gökçe, dikkat et.”
Başımı hafifçe salladım. Mutfağa girip tabağı tezgâhın üzerine bıraktım. Sonra ellerimi birbirine sürtüp tekrar salona döndüm.
Annemin yüzündeki gülümseme büyümüştü. “Sen tabağını kendin mi kaldırdın?”
Başımı salladım. “Evet.”
Babam sandalyede biraz doğruldu. “Bizim kızımız büyümüş.”
Annemin gözleri dolacak gibi oldu ama gülümsemeye devam etti.“Benim güzel kızım…” Yanıma gelip saçlarımı okşadı. “Ne kadar güzel yaptın.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Annemin yüzüne baktım. “İyi mi yaptım?”
Annem hemen başını salladı. “Hem de çok iyi yaptın.”
Babam da gülümseyerek ekledi. “Baban seninle gurur duyuyor.”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Gurur mu?”
“Evet.” Babam elini göğsüne koydu. “Hem de çok.”
Annem eğilip bana sarıldı. “Benim minik kuşum büyüyor.”
Kollarının arasında sessizce durdum. Sonra başımı annemin omzuna yasladım. “Ben büyüdüm mü?”
Annem saçlarımı okşadı. “Biraz.”
Babam hemen araya girdi. “Biraz değil, bayağı.”
Annem ona bakıp güldü. “Sen de hemen gaza getirme.”
Babam kahkaha attı. “Ne yapayım? Bizim kız tabağını kaldırmış. Kutlama yapmayalım mı?”
Ben de küçük bir kahkaha çıkardım. “Balon?”
İkisi birden bana baktı. Annem gülümseyerek başını salladı. “İstersen balon bile alırız.”
“İsterim.”
Babam ayağa kalktı. “Tamamdır. Bir tabağı kaldırmanın şerefine balon alıyoruz.”
Annem gülmeye başladı. “Abartma.”
“Benim kızım için az bile.”
Annem yeniden saçlarımı okşadı. “Evet… Bizim kızımız büyümüş.”
Bu kez ben de gülümsedim. İçimde küçücük ama sıcacık bir gurur oluştu. Babam kapıya doğru yönelmişti ki arkasından seslendim. “Baba?”
Döndü ve sıcak bir gülümseme ile “Efendim, kızım?” dedi.
Bir an düşündükten sonra kaşlarımı hafifçe çattım. “Balonda etiket olmasın.”
Babam birkaç saniye yüzüme baktı. Ardından gülmeye başladı. “Etiket mi?”
Başımı ciddi ciddi salladım. “Evet. Etiket istemiyorum.”
Annem de gülümseyerek bize bakıyordu. “Merak etme güzelim. Balonlarda etiket olmaz zaten.”
“Olmaz mı?”
Babam ellerini iki yana açtı. “Olmaz. Balon dediğin balon olur. Üzerinde etiket taşımaz.”
Bir süre düşündüm. Emin olamamıştım. “Emin misin?”
Babam kahkaha attı. “Eminim. Hem sana alacağımız balonları ben seçerim.”
Annem araya girdi. “Sen seçersen hepsini aynı renkten alırsın.”
Babam omuz silkti. “Ne var? Aynı renk daha güzel.”
“Hayır.”
“Peki ne renk istiyorsun?”
Gözlerimi tavana kaldırıp düşündüm. “Pembe.”
Annem gülümsedi. “Pembe balonlar alırız.”
Babam kapıya doğru yeniden yürürken parmağını kaldırdı. “Tamamdır. Pembe balon. Etiket yok.”
“Kesinlikle.”
“Anlaştık.”
Kapıdan çıkmadan önce bana dönüp gülümsedi. “Bizim kızın bugün de şartnamesi varmış.”
Annem kahkaha attı. Ben de küçük bir gülümsemeyle başımı salladım. “Etiket olmayacak.”
Babam kapıyı açarken gülerek cevap verdi. “Olmayacak, söz.”
Kapı kapandığında annem yanıma gelip saçlarımı hafifçe düzeltti. “Ne kadar da büyüdün sen…”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Balon alacak.”
“Evet.”
“Pembe.”
“Evet.”
“Etiketsiz.”
Annem gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Etiketsiz.”
İçim rahatladı. Küçük bir sevinç çığlığı atıp zıplamaya başladım. “Babam bana balon alacak!” Birkaç kez daha zıpladım.
Annem karşımdaki hâlimi izlerken yüzündeki gülümseme giderek büyüdü. “Evet, alacak.”
“Pembe!”
“Pembe.”
“Etiket yok!”
Annem kahkaha attı. “Etiket yok.”
Bir kez daha zıpladım. “Yaşasın!” Kahkaham salona yayıldı.
Annem bana bakarken gözleri yumuşadı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra yanıma gelip kollarını açtı. “Gel bakalım buraya, benim güzel kızım.”
Koşup ona sarıldım. Annem beni sıkıca kucakladı ve saçlarımı okşamaya başladı. “Sen böyle mutlu olunca...” Cümlesini tamamlamadı.
Ben ise başımı kaldırıp ona baktım. “Ne?”
Gülümsedi. “Hiç.” Sonra alnıma küçük bir öpücük kondurdu. “Mutluluğun yeter bana.”
Yeniden boynuna sarıldım. “Babam balon alacak.”
“Evet.”
“Pembe.”
“Evet.”
“Etiketsiz.”
Annem bu kez kahkahasını tutamadı. “Tamam kızım. Etiketsiz.”
Bir süre daha annemin boynuna sarılı kaldım. Sonra yavaşça kollarımı gevşettim. İçimdeki heyecan da biraz olsun sakinleşmişti. Annem elimi tuttu. “Gel.”
“Nereye?”
“Pencereye bakalım.”
Onunla birlikte pencerenin yanına gittim. Perdeyi hafifçe araladığında dışarıdaki manzara göründü. Yağmur yağıyordu. İnce ince başlayan yağmur, birkaç dakika içinde biraz daha hızlanmıştı. Camın üzerinde küçük damlalar birbirleriyle yarışarak aşağı doğru süzülüyordu. Pencerenin önüne oturdum, annem de bana eşlik edip yanıma oturdu. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sadece yağmuru izledik. Parmağımı cama yaklaştırıp bir damlanın aşağı doğru ilerleyişini takip ettim. “Bak.”
Annem başını bana çevirdi. “Ne oldu?”
“Şu.” Parmağımla camdaki damlayı gösterdim. “Hangisi kazanacak?”
Annem gülümseyerek cama baktı. “Bence sağdaki.”
Kaşlarımı çatıp dikkatlice izledim. “Hayır.”
“Neden?”
“Soldaki daha hızlı.”
Annem kahkaha attı. “Peki. Sen kazandın.”
Gülümsedim. Yağmurun sesi hoşuma gidiyordu. Sakinleştiğimi düşünürken mermere bakakaldım. Babamın gittiği yönü düşündüm. Sonra dışarıdaki yağmura baktım. Bir anda yüzümdeki gülümseme kayboldu. “Anne...”
“Hı?”
“Babam dışarıda.”
Annem bana baktı. “Evet.”
“Yağmur yağıyor.”
“Evet, yağıyor.”
Kaşlarımı çattım. Sonra ellerimi birbirine kenetledim. “Balon için gitti.”
Annemin yüzündeki gülümseme biraz yumuşadı. “Evet.”
Başımı eğdim. “Ben söyledim.”
“Ne söyledin?”
“Balon al dedim.” Sesim küçüldü. “Pembe olsun dedim.” Bir süre sustum. Ağlayacak gibiydim. “Etiket olmasın dedim.” Gözlerimi yere indirdim. “Şimdi yağmurda dışarıda.”
Annem hemen elimi tuttu. “Gökçe...”
“Ben istemeseydim gitmezdi.” Sesim titremeye başlamıştı. “Babam ıslanacak.”
Annem elimi biraz daha sıkı tuttu. “Baban senin için gitmek istedi.”
“Ama yağmur var.”
“Biliyorum.”
“Ya üşürse?”
Annem yüzüme baktı. “Üşürse eve gelir, üstünü değiştirir.”
Başımı iki yana salladım. “Benim yüzümden...”
“Hayır.” Annem bunu çok sakin ama kararlı bir sesle söyledi. “Senin yüzünden değil.”
“Ben istedim.”
“İstemek kötü bir şey değil.”
Gözlerim dolmaya başladı. “Ben sadece balon istedim.”
Annem saçlarımı kulağımın arkasına aldı. “Ve baban da kızının istediği bir şeyi almak istedi.”
Pencereden dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu. “Keşke yağmur olmasaydı.”
Annem başımı omzuna yaslamama izin verdi. “Bazen hava bizim istediğimiz gibi olmaz.”
Bir süre sessiz kaldık. Sonra annem yanağımı okşadı. “Ama baban birazdan elinde pembe balonlarla kapıdan girdiğinde...” Gülümsedi. “Senin yüzündeki o mutluluğu görecek.”
Başımı kaldırdım. “Gerçekten?”
“Gerçekten.”
“Yağmurdan korkmaz mı?”
Annem hafifçe güldü. “Baban mı?” Başını iki yana salladı. “Biraz yağmur yüzünden vazgeçecek adam değil.”
Ben de küçükçe gülümsedim. Ama gözüm yine pencereye kaydı. “Yine de...”
Annem elimi tuttu. “Ne?”
“Gelse keşke.” Sonra çok daha kısık bir sesle ekledim. “Islanmadan.”
Annem yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. “İnşallah, güzel kızım.”
Annem ile ben, babamın dönüşünü beklerken yağmurun cama vuran sesini dinlemeye devam ettik.
───────────୨ৎ────────────
Kapının açılma sesiyle başımı hemen pencereye çevirdim. Babam gelmişti. Yerimden kalkıp koridora koştum. “Baba!”
Babam kapının önünde duruyordu. Elinde iki tane pembe balon vardı. Biri yuvarlaktı, diğeri ise kocaman bir kalp şeklindeydi. Ama balonlara bakmadan önce babama baktım. Saçlarının uçları ıslanmıştı. Hemen yanına gittim. “Islandın mı?”
Babam gülümseyerek başını salladı. “Biraz.”
“Çok mu?”
“Yok, sadece saçlarım.”
Elimi saçlarına götürüp birkaç ıslak teli kontrol ettim. “Gerçekten sadece saçların.”
“Evet.”
İçim rahatladı. “İyi.”
Babam elindeki balonları biraz yukarı kaldırdı. “Bak bakalım ne getirdim.”
Gözlerim balonlara kaydı. İki tane pembe balon vardı ellerinde. Biri yuvarlak, diğeri kalp şeklindeydi. Gözlerim büyüdü. “Pembe!”
Babam güldü. “Pembe.”
“Etiket yok mu?”
“Yok.”
Balonları dikkatlice inceledim. Gerçekten etiket yoktu. “Kalp!”
Babam kalp şeklindeki balonu bana uzattı. “Bu senin.”
Balonu iki elimle tuttum. Sonra bir anda babama sarıldım. “Teşekkür ederim.”
Babam kollarını bana sardı. “Bir şey değil, minik kuş.” Sonra beni hafifçe kendine çekti. Ayaklarım birkaç saniyeliğine yerden kesildi. “Büyüdün ama hâlâ hafifsin sanıyorsun kendini.”
Gülmeye başladım. “Ben büyüdüm.”
“Biliyorum.”
Ayaklarımı tekrar yere bastığımda babam saçlarımı karıştırdı. “Benim dana kadar kızım olmuş ama hâlâ balon görünce çocuk gibi seviniyor.”
Kaşlarımı çattım. Bu lakap hoşuma gitmemişti. “Dana değilim.”
Babam kahkaha attı. “Tamam, tamam. Kızma.”
Annem kapının yanında bizi izliyordu. “İkiniz de çok normalsiniz gerçekten.”
Babam ona döndü. “Ben görevimi tamamladım.”
Annem balonlara baktı. “Görüyorum.”
Ben ise hâlâ kalp şeklindeki balona bakıyordum. İpi elimdeydi. “Bunu odama koyabilir miyim?”
Babam başını salladı. “Tabii ki.”
Diğer pembe balonu da elime aldım. İkisini birden dikkatlice tutarak odama doğru yürüdüm. Balonların iplerini yatağımın yanındaki küçük kulpa bağladım. Kalp şeklindeki balon biraz daha yukarıda duruyordu. Diğeri ise hemen yanında sallanıyordu. Bir süre onları izledim. Oldukça pembe, yumuşak ve etiketsizlerdi. Dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı.
“Çok güzeller.”
Kapının ardından babamın sesi geldi. “Beğendin mi?”
Başımı ona çevirdim. “Çok.”
Babam gülümsedi. “İyi.” Sonra kapının kenarına yaslandı. “Şimdi minik kuşumun odasında iki tane daha misafirimiz var.”
Balonlara baktım. “İki tane.”
“Evet.”
“Biri kalp.”
“Evet.”
“Biri yuvarlak.”
“Evet.”
Bir an düşündüm. Sonra tatlı bir şekilde ekledim. “İkisi de pembe.”
Babam güldü. “İkisi de pembe.”
Gülümsedim. “Ve etiketsiz.”
Babam başını salladı. “Ve etiketsiz.”
Bir anda içimdeki mutluluk taşmış gibi oldu. Kollarımı iki yana açtım. “Baba!”
Babam gülerek bana doğru geldi ve kollarını açtı. “Gel bakalım.”
Koşup ona sarıldım. Kollarımı boynuna doladım ve sıkıca sarıldım. “Babam bana balon aldı!”
Sesim odanın içinde yankılandı. Babamın kolları beni sıkıca sardı. “Evet, aldı.”
“Pembe balon!”
“Evet.”
“İki tane!”
“İki tane.”
“Bir kalp!”
“Bir kalp.”
“Bir de yuvarlak!”
Babam gülmeye başladı. “Bir de yuvarlak.”
Sevinçten birkaç kez yerimde zıpladım. “Babam bana balon aldı!”
Babam bir an gözlerini kapatıp gülümseyerek başını omzuma yasladı. Sonra kulağıma doğru eğildi. “Şşş…”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Ne?”
Babam parmağını dudaklarına götürdü. “Biraz sessizce sevinelim.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Niye?”
“Annenin kulakları birazdan bizi evden kovabilir.”
Salondan annemin sesi geldi. “Duyuyorum sizi!”
Babam kahkahayı bastı. Ben de ağzımı elimle kapattım. Kıkırdamaya başladım. Babam da gülerek yanağımı okşadı. “İşte böyle.”
Sonra tekrar sarıldım. Bu kez daha sessizdim. Ama içimdeki sevinç hâlâ kocamandı. Babam bana gerçekten balon almıştı. Hem de pembe. Hem de iki tane. Hem de etiketsizdi.