Bazen insan bir yerden kaçtığını sanır ama aslında sadece gürültüyü değiştirir. Ben o gün bunu bilmiyordum. Ya da bilmek istemiyordum.
Eski evimden çıkarken arkamı dönüp bakmadım. Bakarsam geri dönecekmişim gibi hissettim. Saçma bir düşünce ama bazı saçmalıklar insanın içinde gerçek gibi duruyor.
Yeni evin sokağına vardığımda her şey fazla sakindi. Hatta öyle sakindi ki, sanki sesler burada izinle çıkıyordu.
Evin önünde durdum.
Anahtarı elimde çevirdim.
Emlakçı “eski ama sağlam” demişti. O cümleyi söylerken gözlerinin kaçışını hatırlıyorum. İnsanlar bir şeyi fazla vurguluyorsa, genelde bir şeyleri örtüyordur.
Kapıyı açtım.
İçeriye ilk adımımı attığımda hissettiğim şey huzur değildi. Daha çok… boşluktu. Ama öyle basit bir boşluk değil. Sanki burada bir şey uzun süre durmuş, sonra gitmiş ama izi kalmış gibi.
Bavulumu yere bıraktım.
Bir süre öylece durdum.
Ne yapmam gerektiğini biliyordum ama vücudum bilmiyordu. Yeni bir yerde insan önce kendini nereye koyacağını unutuyor.
“Başla,” dedim kendime.
Sesim duvarlarda kayboldu.
Yankı bile olmadı.
O an garip geldi ama önemsemedim.
İlk gün temizlikle geçti.
Toz, eski kokular, açılmamış dolaplar… hepsi aynı anda üstüme geldi. Ev sanki uzun zamandır kimseyi bekliyormuş ama beklerken yorulmuş gibiydi.
Mutfakta dolapları açarken menteşeler ses çıkardı. Her ses ayrı bir cümle gibi geliyordu ama anlamlarını çözemiyordum.
Bazı şeyleri düşünmemeye çalıştım.
Özellikle de duvarları.
Çünkü bazı duvarlar sadece duvar gibi durmuyordu.
Salondaki köşe… orası farklıydı.
Yaklaştım.
Durup baktım.
Sebebini bilmediğim bir şey beni oraya çekti. Merak mıydı, yoksa alışkanlık mı bilmiyorum.
Elimi uzattım.
Duvara dokunmadan geri çektim.
Bunu yapmam için hiçbir sebep yoktu.
Ama yaptım.
“Yeni ev,” dedim kendi kendime. “Her şey yeni olduğu için garip.”
İkna olmaya çalıştım.
Akşam olduğunda ev biraz daha “ev” gibi görünmeye başladı.
Işıkları açtım.
Perdeleri çektim.
Dışarıdan gelen ses neredeyse yoktu. Şehir burada sanki uzaklaşmıştı.
Yemek yapmadım.
Sipariş verdim.
Telefonu elimde tuttum, sonra masaya bıraktım.
Kimseyle konuşmak istemedim.
Aslında bu doğru değil.
Kimseyle konuşacak kimsem yoktu.
Bu düşünceyi hızlıca geçiştirdim.
Gece yatağa yattığımda tavanı izledim.
Eski evlerin tavanları hep bir şey saklar gibi görünür. Bu evde de öyleydi.
Çatlaklar vardı ama rahatsız edici değildi. Daha çok… geçmiş gibi duruyorlardı.
Uyumaya çalıştım.
Bir süre olmadı.
Sonra oldu.
Gecenin bir yerinde uyandım.
Neden uyandığımı bilmiyordum.
Oda karanlıktı ama tamamen değil. Sokaktan gelen ışık ince çizgiler bırakıyordu.
Bir ses duydum.
Çok net değil.
Ama gerçek.
İlk başta bunun evin sesi olduğunu düşündüm. Eski evler ses çıkarır. Bunu biliyorum.
Ama bu ses farklıydı.
Sanki bir şey içeride hareket ediyordu.
Yataktan kalkmadım.
Sadece dinledim.
Sonra sessizlik geri geldi.
Ama bu sessizlik öncekiyle aynı değildi.
Bu daha dikkatliydi.
Sabah uyandığımda her şey normaldi.
Bu beni rahatsız etti.
Çünkü bazı şeyler normal olduğunda daha çok dikkat çeker.
Kalktım.
Kahve yaptım.
Rutin, insanı gerçek tutan tek şey gibi.
Pencerenin önüne gittim.
Dışarı baktım.
Sokak sakindi.
Ama bu sakinlik artık bana güvenli gelmiyordu.
Sanki bir şey saklanıyordu.
Görünmemeyi öğrenmiş bir şey.
Telefonum çaldı.
Bilinmeyen numara.
Baktım.
Açmadım.
Sonra mesaj geldi.
“Evi fazla kurcalama.”
Bir süre ekrana baktım.
Kalbim hızlı atmadı.
Sadece… dikkat etti.
Mesajı sildim.
Çünkü açıklanamayan şeyleri silmek, onları yok etmeye yetiyor gibi hissediyor insan bazen.
Öğleden sonra evin içinde dolaştım.
Her şey yerli yerindeydi.
Ama bazı şeyler yerli yerinde gibi hissettirmiyordu.
Salona tekrar geldim.
Duvarın önünde durdum.
Uzun süre baktım.
Hiçbir şey olmadı.
Ama bu sefer bir şey olmasını beklediğimi fark ettim.
Ve bu düşünce beni daha çok rahatsız etti.
Elimi duvara yaklaştırdım.
Dokunmadım.
Geri çektim.
“Saçmalama,” dedim.
Ama bu kelime artık beni ikna etmiyordu.
Gün bitmeden önce şunu fark ettim:
Bu evde sorun olan şey sesler değildi.
Sessizlikti.
Çünkü bazı sessizlikler boş değildir.
Bekler.
