Hemen hemen herkes bu hayatta nefes almak dışında bir yaşam belirtisi hissedemediği dönemleri geçmiştir. Kim bilir, belki de çoğu kişi ömrünü sadece bu şekilde geçirmiştir? Bazıları ise yaşamak istemediği bu hayatı, nefesinin kesilmesine de müdahale edemediği için, bile isteye bu şekilde sürdürmüştür. Yani yaşama sadece nefes alarak devam ederek.Bu kendine belki bir ceza verme şekliydi, belki de acı çekme yöntemi. Ama bu sadece vaz geçişti, bir tükenişti ve güçsüzlüktü.
Asena yıllarını bu şekilde geçirdi. Sanki hayatında çektiği acılar azmış gibi, bile isteye kendisine daha çok acı çektirmelerine göz yummuştu. İçinde ki acıları son basamaktaydı, aynı şekilde kendisine olan nefreti de. Bu nefret bir zamanlar karşısında ki düşmanlarına karşı iken güçlüydü fakat sevdiklerini koruyamadığı için bu nefret kendisine dönüş yaptı ve onu güçsüzleştirdi. Yine de yıllarca çektiği işkence içinde ki acıyı ve nefreti dindirecek kadar güçlü olamadı. Ciddi anlamda sadece nefes alarak yaşıyordu bu hayatı onun dışında “Yaşayan ölü.” Deyiminin vücut bulmuş haliydi.
Bazen insanlar yalnızlığı sevdiğini ve bilerek yalnız kaldıklarını söyler ya hani. Aslında bu da tamamen yanılgıdan ibaretti. Asena’da içindeki yalnızlık duygusunu yok edecek kişiyle karşılaşana kadar böyle düşünüyordu. Herkesten uzak olmalıydı, en iyisi buydu. İnsanlar korkunç ve güvenilmezdi. Yalnızlık hep en iyisi diye düşünürdü. Fakat bu sadece yalnızlığını sevme ve alışma çabalarıydı. Onu kaybedip, tekrar yalnız kaldığında kendisini güçsüzleştiren en ağır darbe bu olmuştu.
Şimdi ise her ne kadar geç kalmış olsa da bazı şeyleri düzeltmek istiyordu. Asena’yı tekrar güçlü hissetmek ve hayatı sadece nefes almaktan çok daha fazlasıyla yaşamak istemesine sebep olan belki bu sefer o değildi ama ondan ve kendisinden bir parçasıydı. Oğluydu.
Artık içinde ki nefreti doğru kişilere yönlendirip hakkettiklerine kavuşturmanın vakti gelmişti. Bu sefer son umudunu kaybetse bile o eski güçsüz haline dönmeyecekti, aksine dahada hırslanıp son umudunu, sevdiğini elinden alanlardan intikam için dahada hırslanacaktı. Bu sefer kayıp olsa bile pes etmek yoktu.
Peki insan hayata geri döndüğünü ruhen hissetmek için ne yapardı? Büyük ihtimalle hayattan vaz geçmeden önce kendileri için anlamlı olan bir şeyi yaparlardı! Asena ise tam olarak bunu yapıyordu, daha doğrusu yaptırıyordu. Üst üste yaktığı sigaralardan bir tanesinin daha dumanını etrafa üfleyip, o dumanları seyrederken derin düşüncelere sürekli dalıp gidiyordu. Fakat tabi ki Asena’nın hayata geri döndüğünü hissetmek için yaptığı şey bu değildi. Yıllarca kendisini kurtarmak için yalvaran ve sonunda başaran psikiyatrist kadına saçlarına kına yaktırmaktı. Kadın saçlarına kına yakarken sigarayla sadece oyalanıyordu.
Kınanın kokusuna çocukluğundan beri adeta mest oluyordu. Bir yandan da annesinin kokusuydu bu. Annesi de kınayı çok sevdiği için düzenli olarak hem kendisinin, hem de kızının saçlarına ve ellerine kına yakardı. Kına hem boya, hem de tırnaklarına oje olurdu Asena’nın. Saçları o kadar gür bir siyahtı ki renk olarak asla tutmazdı ama tutmasını da pek istemezdi zaten. Önemli olan kokusuydu, doğal saç rengini seviyordu. Fakat şuan saçlarının çoğu hala aynı siyahlıkta olsa bile hafif beyazları çıkmıştı, onlar kesin tutardı. Ama olsun, üç beş tel kızıllıktan zarar gelmezdi.
Sevdiği adamda kına kokusuna mest olur, sürekli “Kınalım.” Diye seslenip severdi kendisini. Annesi ise “Kınalı kuzum.”
“Bitti abla.”
Saçlarına kına süren psikiyatrisin sesi ile bir anlığına düşüncelerinden uzaklaştı. Genç kızın Asena’yı sonunda o cehennemden çıkarmaya ikna ettiğinden ve başardığından beri ap ayrı keyfi vardı. Ve çocuksu bir neşeyle saçına kınayı sürmüştü şimdi ise streç film ile saçlarını sarmaya hazırlanıyordu. Her ne kadar Asena’yı ikna eden o olmasa da sonunda o cehennemden kurtulduğu için mutluydu. Kendisi de anlamıştı zaten her kim ile konuştuysa onun sayesinde kaçmaya ikna olduğunu. Genç kadın resmen tanımadığı bir ölüye minnet duymuştu Asena’yı kaçmaya ikna ettiği için. Kaçırmak için ise hiçbir şey yapmamıştı kendisi. Sadece Asena’yı yine işkence için buz banyosuna götürmeden önce üzerindeki deli gömleğini çıkarmasını kolaylaştıracak bir hale getirmişti. Geri kalanını ise Asena halletmişti. Bir anda kimse ne olduğunu bile anlamadan gömlekten kurtulmuş, adamlardan birinin silahını almış ve onu durdurmaya çalışan herkesin kafasına sıkıp, oradaki adamlardan birinin arabasını çalıp kaçmıştı. Asena’nın hayattan vaz geçişine herkes yıllarca öyle bir inanmıştı ki aksi bir olay durumunda herhangi bir önlem alma gereği duymamışlardı ve bunun da kaçmayı kolaylaştırmada rolü büyük olmuştu.
“Şimdi bir güzel streç filme de saralım, sonrada ellerine yakalım abla.” Dedi her saniye artan neşeyle.
Kızda ki bu neşe ister istemez Asena’nın da yüzünde tebessüm oluşturmuştu.
“Bakıyorum da benden daha keyiflisin. Şu neşenin sırrını birazda bana söylesen?”
Dedi yüzünde küçük bir tebessümle. Bir yandan da yeni bir sigaraya daha uzanıp onu da yaktı.
“Şuan ki neşemin sırrı sensin abla. Sonunda o cehennemden çıktın.”
Asena almış olduğu yeni sigarasını yakıp dudaklarında buruk bir tebessümle üfledi.
“Orada ki cehennemden kurtulsam ne fayda? Senin gibi cehennemde bana hayran, peşimi bırakmıyor.”
Burada bahsettiği cehennem sadece düşmanları değildi, bu yaşına kadar çektikleri, vermiş olduğu kayıplarının acısıydı. Ona cenneti bahşedebilecek bir tek oğlu vardı belki. Tabi oğlu kendisini affedebilirse. Sarılıp kokusunu içine çekmesine izin verse bile yeterdi. En son kokladığında oğlunun kokusu kınanın kokusunu ezer geçerdi. Oğlunun kokusu normalde sevmediği bir şeye benziyordu ama ne olduğunu çözemiyordu, bildiği tek şey oğlunun kokusunu asıl özel kılan ona karşı olan sevgisiydi. Dünya üzerinde ilk görüşte aşk Asena’ya göre sadece annelere özel bir şeydi. İlk görüşte böyle bir sevgi topağının başka bir açıklaması olamazdı. Genç kadın ise sanki Asena’nın ne düşündüğünü anlamış gibi yüzünde buruklaşan tebessümü ile,
“Oğulun sana cenneti verir abla tekrar, kokusu bile yeter eminim ki.”
Dedi. Hissettiklerinin sesli dile getirilmesi ile Asena’nın yüzünde ki tebessüm iyice buruklaşmıştı. İçine çektiği zehirli dumanı tekrar etrafa yayarken bir yandan saçtığı zehrin dumanlarını seyrederek tekrar düşüncelere dalıyordu. Fakat şimdilik bu konulardan uzaklaşmak için, hem de ona yardım etmek için bu kadar hevesli olan genç kadını daha yakından tanımak için konuyu başka yerlere çekmeye çalıştı. Adını bile bilmiyordu henüz, söylemişti ama Asena unutmuştu.
“Bu arada alınma ama senin adın neydi?”
Genç kadın ne münasebet der gibi gülümsedi.
“Gülfem, abla.”
“Güzel isim. Kimsen var mı?”
“Yok abla. Babamı az çok biliyorsun. Annem ise ben işime ilk atandığım zaman kanserden vefat etti. Ama senin sayende son yılları huzurlu bir şekilde geçti abla. Ölmeden önce bile yüzünde tebessüm vardı.”
Asena az çok neyden bahsettiğini anlamıştı ama hala insanların kendisinden iyi bir şekilde bahsetmelerine alışamadığı için yine de şaşırmıştı. Şimdiye kadar annesi ve sevdiği adam dışında onu pek öven, kendisinden iyi bir şekilde bahseden olmamıştı.
“Senin sayende derken?”
Gülfem Asena’nın bu şaşkınlığına alayla güldü bu sefer.
“Neden şaşırıyorsun abla, sen nasıl bir caniyi yok ettiğinin farkında değilsin galiba? Ben boştan yere sana bu kadar hayranlık ve minnet beslemiyorum. O adam ciddi anlamda bizim hayatımızı cehenneme çeviriyordu. O adam hala yaşıyor olsaydı çocuk gelinlerden, hatta çocuk annelerden biri olacaktım belki de.”
Asena için kendisi gibi bir katilin övülmesi ne kadar tuhafına gitmiş olsa da bir hayatın yok oluşuyla iki kişinin hayatı kurtulmuştu. Kendilerini bekleyen kötü günler de yok olmuştu aynı zamanda. Yine de bu bir katil olduğu gerçeğini değiştirmezdi, fakat Gülfem’in çocuk yaşta evlendirilip, o yaşta anne olmamasına sevinmeden edememişti yine de.
“Bitti abla şimdi ellerine geçelim.”
Asena sigarasını söndürmüş ellerini de kına yakılması için hazırlıyordu ki Gülfem’in kendisi için verdiği telefona mesaj bildirimi gelince duraksadı. Bir öncekinde gelini olacağına emin olduğu, oğlunun aşık olduğu kadın yanlışlıkla ses kaydı göndermişti. Kendisini kurtaran kişinin cin mi, insan mı olduğuna dair büyük bir endişeyle “Cin değil insan.” Cevabı ve kanıtını almak istiyordu. Kadın mı yoksa erkek mi olduğunu bile anlayamamıştı. Her ne kadar omuz hizasında olsa da saçlarından belki anlayabilirdi ama uzun saçlı erkeklerde vardı sonuçta ve o karanlığa yüzünün görünmediğine emindi. Bu tatlı endişesi ise Asena’yı güldürmüştü. Sakinleşmesi için ise gereken cevabı vermişti. İnsanların kendisinden korkmasını garipsemiyordu Asena. Düşmanlarının korkması zaten iyiydi, sevdiklerini ise şakasına korkutmak bazen güldürüyordu kendisini. Bir süre sonra zaten korkutulmaya bile alışıyor, Asena’yı bu hali ile sevmeye başlıyorlardı. Tabi bu durum için Asena’nın da onları sevmesi şarttı.
Asena büyük bir merakla telefonu eline aldı ve mesajı okudu. Bu sefer onu güldüren kendisine karşı küçük bir endişe ve korku yoktu. Aksine bu sefer korkan Asena olmuştu.
“Eğer seni cidden affetmemi istiyorsan bir hafta içinde karşıma çıkarsın.”
Yazıyordu. Devamında büyük harfler ile yazılmış tek bir kelime vardı. Ve bu kelime Asena’nın bilmediği garip bir duygu ile kalbinin yerinden fırlamak istercesine atmasına sebep olan asıl kelimeydi.
“ANNE.”
***
Sabah erken saatlerde pencereden vuran güneş ışığının gözlerimi acıtması ile uyanmıştım. İlk başta gece yatağa girip uyuma çabasında olmadığım için bazı olayları idrak edemedim. Ama en son o kişiye yanlışlıkla attığım sesli mesaj ve gelen cevap karşısında tekrar korkudan bayıldığımı hatırlayınca kendime kızarak ayıldım. Nasıl yanlışlıkla sesli mesaj atmayı başaracak kadar aptalım ben? Bir yandan bu kadar korkak olduğum içinde kendime kızdım. Resmen bir mesaj ile korkudan bayılmıştım. Bu korkaklıkla başımdaki belalardan kurtulmayı nasıl başaracaktım? Fakat bende normal bir insanım ve içinde bulunduğum durumlar ve karşımda ki kişi korkulmayacak gibi değildi ama zarar vermek istediği kişi benden çok Oğuz gibiydi.
Artık üvey babam için yas mı tutayım, kardeşim ve ailem adına endişeleneyim mi, Oğuz ve o kadın yüzünden korkayım mı yoksa her saniye öğrendiğim yeni bilgiler ile şaşırayım mı, özellikle Koray’ı öptüğümü öğrendikten sonra utanayım mı, Koray’a olan hislerimden kaçmaya mı çalışayım? Hangisine tepki göstereyim iyice şaşırmıştım.
Birazda olsa ayılmayı başarıp bazı şeyleri idrak etmeye başladığımda ise dikkatimi çeken ve kafamı biraz daha karıştıran bir diğer durum ise saçımın örülü ve üstümün değişmiş olmasıydı. Bu durumu idrak etmemde fazla uzun sürmemişti ama. Şahsen bu konu üzerinde Koray benim için uzun sayılacak bir süre boyunca üstümü değiştirirken gözlerini kapattığını ve en ufak yanlış bir şey yapmadığını bana inandırmak için fazlasıyla dil dökmüştü. Garip bir şekilde onun bu dediklerine inanmak için ekstradan bir çaba harcamamıştım. Kıyafetleri ters giydirmiş olmasından bile cidden gözleri kapalı üstümü değiştirmiş olduğu az çok anlaşılıyordu. Belki ona inanayım diye bilerek ters giydirmişti? Ama böyle bir şey yapacağı aklımın ucundan bile geçmemişti.
Garip bir şekilde Koray’a karşı kaybolan güvenim fazlasıyla geri gelmişti. Hatta eskisinden bile daha çok güvendiğim söylenebilirdi fakat bir türlü ona güvenmeyi kabullenemiyordum. İlk güvenimin yıkılmasından önce Koray’a aşık olduğum söylenemezdi ama aşkın ilk tohumu ekilmişti ve ilk güvenimin yıkılmasıyla o tohumu yerinden çıkarmak istedim, başaramayınca ise filizlenmesini önlemeye çalıştım ama sanki bu tohum betonların üstünde dahi açan çiçekler kadar güçlü ve inatçıydı sanki. Büyüyüp açmak için fazlasıyla uzun bekleyen ama açtığı zaman ise en güzel açan çiçekler gibi olacak hissiyatı içimdeki huzursuzluğu arttırıyordu.
Bu çiçeğin açacak olması her ne kadar güzel bir şey gibi görünse de “Kaç kadın kendisini gizlice takip eden bir erkeğin elinden sağ kurtuldu? Ya da böyle birisiyle gerçek bir aşk yaşaya bildi?”
Sorusuna güzel bir cevap bulamadığım için bu tohumun çiçek açacak olması durumu korkunçlaştıran kısımdı. Beni koruyup kolluyor olması bile durumu değiştirmiyordu, Oğuz’da çoğu zaman beni korumuştu. Oğuz’da canileşmeden önce beni zorbalara, bana kötü muamele uygulayanlara karşı defalarca korumuştu. O zamanlar o kişileri hastanelik edecek kadar canice koruma yöntemleri de yoktu. Gayet makul görülebilecek yöntemler ile korumuştu. Fakat şuan ki hali gözler önünde.
Bu yüzdendi tam tohum büyümeye başladığında o betonu dahada sertleştirme çabalarım. Bu yüzdendi Koray’a umut verecek şekilde yaklaşıp bu durumu fark ettiğimde tekrar eski sertliğime kavuşmam. Ama bu gel gitli hallerim benim bile kafamı bu denli karıştırırken Koray’da nasıl bir kafa karışıklığı oluşturduğunu düşünemiyorum bile. Az çok bu hallerimi anlıyor hissiyatına kapılıyorum ama beni bu kadar anlıyor oluşu bazen tohumun daha da güçlenmesine sebep oluyormuş gibi geliyor.
Bu yüzden neredeyse tamamen kendime geldiğimde ters giydirdiği kıyafetleri düzelttim, örmüş olduğu saçlarımı ise sanki bir reddediş gibi çözüp dağınık bir topuz yaptım. Örmüş olduğu saçı bozduğumu gördüğünde yüzünde oluşan ifade yüzünden bir an pişman olsam da belli etmemeye çalıştım. O kendini hala gözleri kapalı bir şekilde üstümü değiştirdiğine ikna etme çabalarında iken ise sanki onu duymuyormuş gibi yapıp daha kahvaltı bile yapmadan sert bir kahve yapıp yudumlamaya başladığımda sert bir tavır takınmaya çalıştım.
“Koray.”
Koray olduğunu onaylayan bir mırıltı çıkardı.
“Konuyu kapatır mısın?”
“Bana inanıyor musun?”
Sıkıntılı bir nefes soluyup göz devirdim. Ama bir yandan da inandığımı ima etmemek için kendime engel olamadım.
“Koray neyse ne ya. Kıyafetlerin ters olmasından belli zaten az çok. Benim annem bildiğim kadın, varlığından yeni haberdar olduğum annem ve kardeşim olduğunu yeni öğrendiğim arkadaşım peşimi bırakmayan takıntılı bir psikopat tarafından kaçırılmış ya biraz asıl konuya odaklanmama fırsat ver.”
Koray bir anda susmuş ve sanki bunları yapan oymuş gibi mahcup bir şekilde bakışlarını kaçırırken ben o tohumun üstündeki betonu dahada sertleştirmeye kararlıydım. Ve dahada ileri gitmekte kendime engel olamadım.
“Ayrıca bana şimdiye kadar yardım edip evini açtığın için teşekkür ederim ama bundan sonra hiçbir yardımınızı istemiyorum. Biraz dan polise gidip bütün olup biteni anlatacağım ve kendime kalacak başka bir yer bulacağım. Bu senin değil benim meselem ve benim halletmem gerek.”
Daha ben cümlemin yarısındayken bile Koray’ın bakışları mahcubiyetten yavaşça öfkeye geçiş yapmıştı ama yine de sözümü kesmemek için sabırla beklemişti. Ben ise Koray’ın yavaştan öfkelenmeye başlayan bakışları yüzünden biraz ürpermiştim ama bu ürpertiyi bastırdım. Sözlerim bittiğinde ise benim tohum büyümesin diye sertleştirmeye çalıştığım betonu tekrar yumuşatmasını istemediğim için kaçmak istedim, zira Koray’ın betonu geçtim tohumu betondan söküp nemli bir toprağa yerleştirmesi çok yakın gibi, ama bu kaçma girişimimi Koray kolumdan tutup engellemişti.
Gözlerimin içine bakarken gri gözleri uzun bir zamandan sonra ilk defa bu kadar sert ve soğuk bakıyordu bana. Hatta bu bakışlarının ilk defa direk hedefi ben oluyordum. Bu içimi dahada huzursuz etmişti.
“Mine anlıyorum yaptığım hatalardan dolayı hala bana kızgınsın, hatta bu öfken yüzünden mantıklıda düşünemiyorsun ama sana bazı şeyleri hatırlatayım. Birincisi bu konu tek başına halledebileceğin seviyeleri fazlasıyla aştı, ikincisi konu her ne kadar adam kaçırmaya kadar ileri gidilmiş olsa bile o şerefsizin polislere bile bir şekilde engel olacağını biliyorsun. Üçüncüsü ise bu mesele sadece senin meselen değil. Ama sana söz bu sorunlar hallolduğunda hala güvenini ve sevgini kazanmayı başaramazsam, hala bana “Hayatımdan git.” Diyecek olursan bu sefer gideceğim.”
Engel olamadığım bir dürtü ile Koray’ın gözlerine bakıp sessizce onu dinlerken gözlerinden öfke dışında bir çok duygunun geçtiğini gördüm. Ve buda korktuğum şeyi başıma getirmiş sertleştirmeye çalıştığım betonu fazlasıyla yumuşatmıştı. O betonu tamamen kırıp toprağı ortaya çıkarması ise an meselesiydi. Gözlerinde büyük bir hayal kırıklığı vardı, pişmanlık vardı, üzüntü vardı. Her şey bittiğinde “Git.” Dersem cidden gidecek gibi ama bu gidiş onu fazlasıyla yıkacak gibi bakıyordu gözlerime.
Hala gözlerimin içine bakarken ellerini yavaşça kollarımdan çekti, bakışları birazda olsa yumuşamıştı.
“Haklı olduğun bir konu daha var ama, asıl konulara odaklanamıyoruz ve bu yüzden sorunlar hızla büyüyor. Bundan sonra elimden geldiği kadar seninle aramızdaki sorunlara değil başımızda ki bu sorunlara çözüm bulmaya odaklanmalıyım.”
Benimde böyle yapmam gerekiyordu aslında ama kafamda çıkmasına engel olamadığım bir soru işareti aynı yerinde beliriyordu. Benim sorunlarımı neden bu kadar sahipleniyordu? Bunu sesli bir şekilde dile getirmekten de kendimi alıkoyamamıştım. Ama Koray’ın bir önceki yükselişin etkisinde olduğum için önceki cesaretten kırıntı yoktu. Başım eğik, gözlerim gözlerinden mümkün olduğunca kaçıyordu.
“Koray?”
Cevap vermemişti ama beni dinlediğini biliyordum.
“Benim sorunlarımı neden bu kadar sahipleniyorsun? Oğuz senin değil benim peşimde kaçırılan benim ailem, bunlardan öncede bazı sorunlarımı ben fark etmeden çözdün. Bunların başında ise satın aldığın tablolarım var. Şayet onları satmayı başaramasaydım zorda kalacaktım.”
Aslında kafamda böyle bir soru işaretinin belirmesi de çok saçmaydı. Sonuçta insan sevdiği kişinin sıkıntılarını bile sahiplenip omuzlamaz mı? Omuzlardı. Ben bile Koray’dan ne kadar uzak durmaya çalışsam da onun bir sıkıntısı olduğunda elimden geldiği kadar onun gibi omuzlardım. Belki de bu gereksiz soru işaretinin belirme sebebi Koray’ın bu şekilde kendisinden uzaklaşma çabalarımı sonuçsuz bırakıyor olmasıydı.
Ne kadar doğruydu bilmiyorum ama Oğuz’un Koray’ı öptüğümü söylediğinden beri bunu her düşündüğümde istemsizce utanıyor ve kızarıyordum zaten. Bunu cidden yapmış olma ihtimalim Koray’dan uzaklaşma isteğimi arttırıyordu. Zaten içimdeki duyguların filizlenmesi an meselesiydi.
Kısa bir sessizliğin ve bir iç çekişin ardından Koray’a sorduğum soruya oturduğu koltuktan film izler gibi bizi izleyen Doğan cevap vermişti. Fakat ifadesi izlediği filimden hiç hoşlanmamış gibiydi.
“Cidden böyle bir şey sorduğuna inanamıyorum yenge.”
Doğan’ın yenge demesini bile umursamamış, demek istediği şeyi anlamış ve üzerimde küçük bir mahcubiyet hissetmiştim. Haklıydı, böyle bir soru sormam saçmaydı. Fakat elimde olan bir şey de değildi Oğuz’un da benim sorunlarımı sahiplenip sonra böyle birine dönüşmesinin ardından normalleştiremiyordum bu durumu.
Koray ilk defa bakışlarını kırgın bir şekilde benden kaçırırken Doğan ise oturduğu koltuktan hafif kınayıcı bakışlar ile ayaklanıp yanımıza geldi.
“Cidden artık sizin aranızda ki meseleyi birazda olsa boş verip asıl konuya odaklansak daha iyi ama soruna da cevap vermeden edemeyeceğim yenge. Kuzen sende kusura bakma senin yerine cevap veriyorum ama bu soru cidden çok saçmaydı.”
Bu noktada alaycı bir kahkaha atmıştı, ardından ise tekrar ciddi tavrına dönmüştü. Bu çocuk ciddileşmese daha iyi.
“Ya Allah aşkına benim sorunlarımı neden bu kadar sahipleniyorsun nedir ya! İnsan sevdiğinin sorunlarını sahiplenmez mi yenge?”
Doğan devam edecek gibi olduğunda istem dışı yine yükselip lafını bölmüştüm.
“Kusura bakmayın fakat bazı yaşanmışlıklardan dolayı normal olan bu durumu artık normalleştirmekte zorlanıyorum elimde olan bir şey değil.”
Bu nokta da Doğan’da, Koray’da ne demek istediğimi anlamış olacaklar ki benim bu sorum üstünde daha fazla durmadılar. Fakat Doğan’ın bahsetmiş olduğu bir diğer konu ile öyle bir şaşırmıştım ki içimdeki bütün diğer duygular bir anlığına sönmüştü.
“Her neyse, Koray’ın bu sorunları bu kadar sahiplenmesinin bir diğer nedeni de zaten cidden kendi sorunu da olması. Oğuz’un ailesiyle Koray’ın ailesinin eskilerden kalma sorunları var. Kan davası gibi bir şey.”
Şaşkın bakışlarım Koray ve Doğan arasında gidip geldi.
“Eski, kan davası derken?”
“Bildiğin, eski kan davası işte! Senin üvey babana yapılan şeyin benzerleri Koray’ın ailesine de yapıldı.”
Tam daha fazlasını soracaktım ki birden Doğan’ın telefonu çaldı. Büyük ihtimalle yardım istediği o hacker arkadaşıydı.
“Buyur kardeşim! Bu sefer nasıl şaşırtacaksın bakalım beni?”
Doğan bir süre dinledi, dinledi ve bir anda,
“Has siktir lan.”
Diye bir tepki verdiğinde panik seansımız başlamıştı. Doğan bir anda kocaman gözler ile Koray’a döndü.
“Bu Oğuz piçi senin dayınmış ya lan!”
Duymuş olduğumuz bu yeni bilgi ile benim şaşkın bakışlarım Koray’ın, Koray’ın şaşkın bakışları ise Doğan’ın üzerindeydi
“O Kaan piçi de mi kuzenin oluyor bu durumda?”
Şaşkın bakışlarım bu sefer bir anda Doğan’a döndü.
“ O ne alaka?”
“Kaan’da Oğuz’un kuzeniymiş çünkü. Bu ne biçim sülale lan!”
Şaşkınlığımın ardından bir anda kan beynime sıçramıştı. Koray Oğuz ile akrabalık ilişkisini yeni öğreniyordu ama aynı durumun Kaan ve Esra için de geçerli olduğunu pek sanmıyordum. Bu işte onlarında parmağı olabilir miydi? Kaan bu yüzden Gizem ile sevgili olmuş olabilir miydi? Ani bir sinir ile ne kadar mantıksız davranacağımı sorgulamadan, artık boş boş olanları izlemenin de vermiş olduğu bıkkınlıkla bir anda masanın üzerinde ki anahtarı alıp Koray’ın motosikletine binip Koray ve Doğan’ın peşimden koşturarak bağrışlarına aldırmadan hızla oradan uzaklaştım.
Koray endişeyle saçlarını çekiştirdi.
“Lan motosiklet korkusunu yensin derken motosikletimi kaçıracağı aklımın ucundan geçmezdi!”
“Lan doğal olarak kız delirdi sonunda, motosiklet derdinde misin sen?”
Sevdiği kızın sapığının dayısı çıkmış olmasından dolayı Koray’da delirebilirdi şuan ama asıl delirmesine sebep olacak konu Mine için olan endişesi olabilirdi.
“Salak salak konuşma be, motosiklet korkusu vardı diyorum. Bu ne demek? Bu korkudan dolayı motosiklette sürmeyi düzgün bilmiyor demek. Kaza yapma olasılığı yüksek demek.”
Doğan olayı idrak etmeyi başardığında artık cidden paniklemeye başlamıştı.
“Has siktir, doğru lan. Koş koş arabaya.”
***
Esra telefon kulağında ısrarla abisini arıyor ama açılmadığı her saniye iyice panikleyerek evin içinde turluyordu. Ailesi hakkında öğrendikleriyle ne tepki vereceğini şaşırmıştı resmen. Bu gün Oğuz’a her zamanki gibi yapmış olduğu, Oğuz’un da en sevdiği tuzlu kurabiyelerden götürmek için evlerine gittiğinde dış kapısını sıyırık bırakılmış halde buldu. Yine de kapıyı çalarak girmek istemişti ama içerden duyduğu sesler ile merakına yenik düşüp sessizce aradan sıyrıldı ve daha iyi duymak için aynı sessizlikle sesin daha iyi geldiği bir yere geçti. Oğuz yoktu, üç amcası kendi araların da tartışıyorlardı.
Ceyhun amcasının şiddetli sesi ile bir anda irkildi.
“Kaçmasına nasıl müsaade edersin lan sen.”
Cezzar amcasının sesi endişeli gibiydi.
“Abi nasıl oldu hiç anlamadım, kadının şimdiye kadar kaçma çabası hiç olmamıştı, olacağını da düşünmedim.”
Ceyhun amcası daha da yükseldi.
“Lan bu daha kötü değil mi? Ya o kadının ölmediğini öğrendilerse ve o kadının çetesi artık tamamen güçlendiği için kaçtıysa?”
Esra hangi kadından bahsettiklerini anlamamıştı ve neden bu kadar korktuklarını. Aslında Esra hiçbir şey anlamamıştı. Bahsettikleri kadının ölü sanılması mı gerekiyordu? O sırada daha sakin bir sesle Alptuğ amcası araya girdi.
“Ya da sevdiği adamın yaşadığını öğrendiyse? O kadın asıl gücü o adam ile yan yanayken sağlıyor. Onun öldüğünü sandığında başlamıştı pes edişi.”
Esra’nın kafası her saniye daha çok karışıyordu. Neden iki çifti, özellikle bir birlerine ölü olarak göstermeye çalışıyorlardı? Birlikteliklerinden neden bu kadar çok korkuyordu amcaları? Cezzar amcası iyice stres oluyordu.
“Öyle bir şeyin olma olasılığı yok.”
Bir anda tokat sesi yayıldı ortalığa ve Ceyhun amcasının öfkeli sesi.
“Kaçma ihtimali de yoktu ya lan.”
En sonunda ise Alparslan amcasının oldukça sakin çıkan sesini duydu.
“Hey, ne oldu kardeşlerim? Sahip çıkamadığınız aletlerinizin eserleri sizi rahatsız mı etti?”
Bu noktada asıl kastettiği kişi Cezzar’dı ama diğerleri de Cezzar’ın yaptığı hataya bulaşmaktan son anda sıyrılmışlardı. Bu yüzden sessizce başlarını eğmek dışında hiçbir şey yapamadı kimse. Bazıları ise Cezzar’ın başaramadığını başarıp gayrimeşru çocuklarını hayattan daha doğmadan koparmışlardı. Bazılarını ise Cezzar’ın halini gördükten sonra içlerine kurt düşmesinin etkisiyle sırf lezir olmamak için öldürme çabaları Cezzar’da olduğu gibi başarısız olup gizli gizli büyüttükleri çocuklarını anneleriyle beraber öldürmüşlerdi. Alparslan’ın ise kardeşlerinden bile gizlediği sadece bir çocuğu vardı.
“Bazen ben bile diyorum bu ne şerefsiz bir aile. Şimdiye kadar elliye yakın varisimiz olmuştu belki ama çoğunu Cezzar’ın halini görüp göt korkusuna öldürdünüz Cezzar’ın tohumu ise zaten en büyük düşmanımız. Elimizde ne kadar emin olmasam da doğru düzgün diye bileceğimiz iki varis var sadece ve bazı konular ile artık onlar ilgilenecek. En azından onlar bazı yüklerimizi bari azaltsın. Miras da ona göre dağıtılacak.”
Bahsettiği miras ise ellerindekinin yarısı bile değildi, kardeşlerinin mal varlıklarını gizlice kendi üzerine yapmıştı onlara bıraktığı varlıklar ise elindekinin yarısı bile değildi. Fakat bundan da kardeşlerinin haberi yoktu. Ne kadar kardeşlerine düşkün bir ağabey gibi görünse de aslında ayak işlerini yaptırıp kardeşlerini piyon niyetine kullanmak dışında yaptığı bir şey yoktu. Ona göre bütün bu zenginliğin kaynağı kendisiydi ve bu yüzden onda veya kendi soyunda devam etmeliydi kazandıkları.
Cezzar ise o sırada yıllarca sövüp durduğu oğlunun bu takıntılı aşkının ilk defa artık bir sonuca varmasını istiyordu. O sırada ise ağabeyi Ceyhun iç sesini sesli dışa vurmuş oldu. Kendisi kardeşlerinin umutsuz evlatlarını gördükten sonra çocuk istemeyen, bu yüzden hamile bıraktığı kadınları çocuklarıyla beraber öldüren biriydi ama ellerinde ki zenginliği en az umursayan da oydu. Kime miras kalacağını bile pek umursamıyordu. İkizi ne derse bu konuda ses etmezdi.
“Umarım senin şu evlat platonik aşkına kavuşur Cezzar, şayet babası ceza evinde ölmeden önce üzerinde ki her şeyi kızının üstüne yaptırmış.”
Üstüne şeytani bir gülümseme ile eklediği cümle Esra’da asıl şok dalgasını yaratan oldu.
“Aman babasını bizim öldürdüğümüzü öğrenmesin, yoksa hiç şansı olmaz.”
O sırada Alparslan Alptuğ’ya döndü.
“Senin evlat yerine koyduğun Kaan Oğuz’a platoniği konusunda yardım ediyor ama bu işten çıkarı ne olacak Alptuğ? Duydum ki beraber tehdit için o kızın ailesini kaçırmışlar . O Gizem denilen kızı da iyi kandırmış meğer Mine’nin kardeşiymiş oda. Kandırmak yerine o da o kızla olsaydı ya, belki kardeşler kendi aralarında bir şeyler paylaşır, kazancı olurdu.”
Alptuğ
“Zamanla öğreneceğiz.”
Diye geçiştirse de bu işin sonunu kendisi de aşırı merak ediyordu.
Esra ise bu konuşmaları daha fazla dinleyemeyecek kadar şok içindeydi. Stresten nefes alışları hızlanmıştı. O kadar ki Esra sırf bu nefes alışlarının sesini duyup varlığını amcaları hissetmesinler diye tutmak zorunda kaldı. Konuşmalar ise artık kaldıramayacağı noktaya geldiğinde sessiz ama hızla oradan çıkıp bir taksiye atladığında nefesini serbest bırakmak bir yana göz yaşlarını da serbest bırakmıştı. Şoför Esra’ya endişeli gözler ile bakarken Esra hıçkırıkları arasında adresi söyleyip sakinleşmeye çalıştı ama başaramadı. Şoför soru sorduğun da ise tersledi.
Ailesinin pek iyi insanlar olmadığını biliyordu ama bu kadar cani olduklarını tahmin etmiyordu. Sırf zenginlik için insan mı öldürüyorlardı yani? Bu kadar aç gözlü insanlar mıydı ailesi? Bu işe abisi de mi karışmıştı üstelik? Platonik bir şekilde aşık olduğu, kuzeni Oğuz’un Mine’ye takıntılı olduğunu biliyordu ama bu kadar olacağını da düşünmemişti. Abisi aralarına daha iyi sızabilmek için mi okulun başından beri özenle Mine’yi yeni tanımış gibi yapmasını istemişti? Başta abisi ve Gizem’i sırf o kızı sevmediği için ayırmak istemişti ama şimdi Gizem adına üzülüyordu. Gizem’i sevmeme sebebi ise sırf okulun en popüler kızın abisine aşık olması ve Gizem’in onları birleştirmesine engel olmasından kaynaklıydı. Şimdi bu çabası içinde kendine kızıyordu, sırf popüler kıza daha yakın olup onunla birlikte okulda ki popülerliğine popülerlik katmak istediği için abisiyle aşk yaşamaları için çabalamıştı ama bu şekilde biraz amcalarına benzediğini yeni fark ediyordu.
Eve geldiğinden beri bütün gün abisini aramış, bu duyduklarını açıklamasına, doğru olmadığını söylemesine ihtiyaç duymuştu ama bir türlü ulaşamamıştı. Saat gece yarısını geçeli bir saat olmuştu ama hala telefon açılmamıştı. En sonunda Esra telefonunu koltuğa fırlatıp yere diz çöktü, kollarını bacaklarına dolayıp kafasını içine gömmüş tekrar ağlamaya başladı.
“Kahretsin ya ben nasıl bir ailenin içindeyim. Lütfen abi, lütfen sen bari onlara benzeme.”
Aynı şeyi Oğuz içinde dilemek istedi ama onun için zaten çok geç olduğunun farkındaydı. Değişmesini dilemek dışında bir şey yapamadı onun adına.
Esra deli gibi kapı zilinin çalmasıyla belki ağabeyi olma umudu ile hızla kapıya koşup açtı ama karşısında iki büklüm bir halde, kafasından yayılan kanla yüzü neredeyse tamamen kırmızıyla kaplı, boğazında yer yer küçük kesikler ile elinde alkol şişesi tutan ve zir zurna sarhoş olduğu belli olan Oğuz’u gördüğünde ise afallamıştı.
Oğuz tam bilincini kaybedip düşmek üzereyken Esra hemen kolunun altına yerleşip engellemeyi başarmıştı. Fakat kendi bedenine göre Oğuz çok ağır olduğu için onu ayakta tutmakta zorlanıyordu. Zira Oğuz o kadar güçten düşmüştü ki bütün ağırlığını Esra’ya yüklemişti.
“Oğuz ne oldu sana böyle?”
Oğuz cevap vermemişti. Sadece Esra’nın kendisini taşıyamadığını anladığından ağırlığının bir kısmını almaya çalıştı. Zorda olsa Esra’nın üzerinde ki kendi ağırlığını hafifletmeyi başardığında zar zor beraber salonda ki koltuğa ilerlediler. Koltuğa ilerlerken ise Oğuz elinde ki şişeyi bitirmek ister gibi son kalan yudumları da içmeyi ihmal etmedi Koltuğa Vardıklarında ise Oğuz artık bütün ağırlığını koltuğa bıraktı. Kafasını dik tutacak, gözlerini açacak hali olmadığı barizdi. Esra hemen koşup ilk yardım malzemelerini aldı ve hemen Oğuz’un önünde ki sehpaya yerleştirdi. Gerginlikten bir an ilk yardım yapmayı, hangi malzemeleri kullanacağını unutmuştu.
Esra kullanacağı malzemeleri hatırlamaya çalışırken Oğuz’un bir şeyler mırıldandığını duydu.
“Bu sefer çok yaklaşmıştım, Mine benimdi.”
Bu cümleleri duyduktan sonra ne kadar sırası olmasa da Esra’nın kalbi yıllardır Oğuz’un ağızından ne zaman Mine ismini duyduğunda olduğu gibi anlamlandıramadığı bir şekilde teklemişti. Tek fark bazı şeylerinde farkına varması ile eklenen yeni duygularda vardı. Mine adına kötü hissediyordu mesela şuan. Mine Oğuz’a aşık değildi, hatta artık onu çevresinde görmek bile istemiyordu. Oğuz böyle bir cümle kurduysa Mine’ye kötü şeyler yapmış olmalıydı. Bu farkındalık ile kendisine de böyle birisine aşık olduğu için kızdı. Ama yine de kıyamadı.
Oğuz’un başta güçsüzce çıkan mırıldanmaları bir anda kükremeye dönüştü ve elindeki şişe duvarla buluşup tuzla buz oldu.
“Mine benimdi.”
Oğuz’un bu ani yükselişi yüzünden Esra korkuyla çığlık atıp başını elleriyle koruma altına aldı. Daha sonra ise Oğuz’u sakinleştirmeye çalıştı. Zaten bitkin bir halde olan Oğuz için ise bu zor olmamıştı. Ara ara yükseliyordu ama enerjisi yeterli gelmediği için hemen sakinleşiyordu.
Esra Oğuz’u sakinleştirmenin ardından İlk yardımı nasıl yapacağını hatırlaması ile Oğuz’un yaralarını sardı, sıcak bir çorba yapıp zorla da olsa Oğuz’a yedirmeyi başardı ve en son olarak da bazı ağırı kesiciler içirdi. Bu süre boyunca gözleri kapalı, kafasını bile dik tutamayan ,kafası tam dikleştiği anda geri devrilen Oğuz’un kendi kendine mırıldandığı, anlaşılmayan cümleleri dışında ikisi de tek kelime etmedi.
Normalde bile gözlerini açamayacak kadar bitkin olan Oğuz ilaçlarında etkisiyle anında sızmıştı. Esra ise böyle birine aşık olduğu için ne kadar kendine kızsa da Oğuz’un uzandığı kanepede yere diz çökmüş, elini sımsıkı kavramış bir halde aşık olduğu ama onun bilmediği adama bakarken göz yaşlarını bir kez daha yıllardır olduğu gibi onun için akıttı. “Keşke değişme şansı olsaydı.” Dedi içinden ama böyle bir şeyin gerçekleşeceğine dair içinde gram umut yoktu. Esra’nın aşkını itiraf edememesinin sebebi ise zaten ailesi değil, Mine değil sadece Oğuz’un bu karakterinin kendisinde büyük bir korku uyandırmasından kaynaklıydı zaten. Keşke bu korkusu sevgisini de bastırabilseydi.
Oğuz’un uyuya kalması ile rahatça onun elini tutan, onu seyreden, ara ara başında ağlayan Esra yerden kafasını tekrar kaldırıp Oğuz’a baktığında gözlerini açmış olduğunu fark etmesiyle afalladı. Bu afallama ise Oğuz’un yanağına ulaşıp okşamaya başlayan elleri ve kendisine hayranlık ile bakan gözleri yüzünden iyice artmıştı. Kalbi delicesine atıyordu, ne yapacağını bilemez oldu. Ama Oğuz’un ağızından çıkan kelimeler ile heyecandan çarpan kalbi acıyla kıvranmaya başladı.
“Geri mi geldin Mine? Bana döndün mü sonunda?”
Esra artan göz yaşlarını yuttu. Ses etmedi, tepki göstermediği.
“O şey sana da zarar verdi sandım. Benim annemi kaçırmış oda.”
Oğuz hayranlıkla bakmaya devam etti ama yavaş yavaş onunda gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Esra ise içine atmaya devam etti.
“Benim sevgim senin canını çok yaktı değil mi? Belki hala yakıyor belki de yakmaya devam edecek… Böyle olmak ben istemedim diyemem sana. Farkında değilim belki ama böyle biri olduğuma göre istemişimdir. İstemeseydim böyle birine dönüşmezdim değil mi? Ama neden istedim inan bilmiyorum. Babama benzemek istemesem de ona benzemişim işte. Babamın bu şekilde istediği her şeyi elde ettiğini fark etmem ile başladı sanırım her şey. Annemi kurtarmak çok istiyordum olmuyordu, istemediğim, abartılı dersleri almak ve karşı çıktığımda ise dayak, hakaret yiyerek çocukluğumun elimden alınmasını istemiyordum ama olmadı. Küçük bir çocuk için bu kadar cidden çok değil mi ama Mine’m. Seni de çok istiyordum ama olmuyordu. Babamın istediği oluyordu ama, bende onun gibi olursam benimkiler de olur sandım. O kadar dersin de gereksiz olduğu aklımda doğru düğün bir şey kalmamasından belli. Hep senin yanına gelmek için kaçardım zaten ve dayak yerdim ama yediğim dayağa değerdin sen. Sen benim çocukluğumun en parlak ışığısın Mine.”
Esra’nın Mine için olan duyguları kıskançlıktan acımaya geçmişti ama şuan kıskançlığa dönmüştü. Mine yerinde olmayı tekrar canı gönülden istiyordu. Ama tekrar hislerini bastırmaya çalıştı. Gözünden bir damla daha usulca süzülürken bakışlarını kaçırdı.
“Artık uyu Oğuz.”
Dedi ve ayaklanmak istedi ama Oğuz onu engelledi. Esra’nın bakışları tekrar Oğuz’a döndüğünde onun da kirpikleri hep ıslanmış gözleri kızarıp şişmişti. Esra’nın içini en çok burkan ise çocukken babasına karşı baktığı gibi yine o korku dolu gözler ile bakıyordu.
“Mine, sende benimle uyu lütfen korkuyorum.”
Halüsinasyon gördüğü yetmiyormuş gibi küçükken Mine ile her buluşmasında olduğu gibi kemikleri kırılana kadar dövüleceğini sanıyor olmalıydı Oğuz. Esra Oğuz’un tepkisinden korktuğu için “Ben Mine değilim.” Diyemedi. Normalde bile çabuk sinirlenen biriydi şuan durum daha kötü olabilirdi. Ama söylemezse de Oğuz’un kendisini göndermeyeceğini iliyordu.
“Yapamam.”
Oğuz’un bakışları bu cümleye bile sinirlenmiş gibiydi ama patlamak için sebebini duymayı bekledi.
“Neden?”
Esra’nın tükenmek bilmeyen göz yaşlarının arasından art arta birkaç damla daha süzüldü.
“Ben Mine değilim çünkü.”
Oğuz başta anlamadığını belli edercesine göz kırpıştırdı, daha sonra ise gördüğü halüsinasyon gitmiş olacak ki bakışlarında derin bir hüzün ile yastığa gömüldü. Esra daha çok Mine gibi davrandığını ve kendisiyle dalga geçtiğini düşünüp tekrar esip gürleyecek sanmıştı.
Her şeye rağmen gece boyunca Esra Oğuz’un elini bırakmadı, sabah saat beş civarlarında ateşi çıktığında ise kalın bir pamuk yığınını soğuk suyla ıslatıp Oğuz’un alnına ve vücuduna yerleştirdi ve bunu sürekli tekrarlayarak saatlerce ateşinin düşmesini bekledi. Bir iki defada Oğuz kusmuş her yeri batırmıştı ama Esra midesi ağızında, öğüre öğüre oraları da temizledi. Kusmuk lekelerini temizlemek için temizlikçi çağırabilirdi ama bu saatte temizlikçi bulamayacağı için, bulsa bile o gelene kadar midesi hassas olmasına rağmen kusmuk lekeleri ile bakışamayacak kadar titizdi de. Hassas midesi yüzünden temizlikçilerin beş dakikada bitirdiğini o bir saate bitirmişti gerçi.
Ateş düşürme çabasında ise bazı anlarda Oğuz vücuduna değen soğuk ve ıslak pamuk yığınından irkildi, kimi zaman kime kızdığını hatta kızdığının bile farkında olmadan Esra’ya bağırdı, kendisinden uzak durmasını söyledi, onu itti ama gücü hızla geri tükenince tekrar yığıldı. Esra bu hallerini ise hiç umursamadan ateşini düşürme çabalarına devam etti. En sonunda Oğuz’un ateşi düştüğünde ise saat sekizi bulmuştu ve Esra hala uyumamıştı. Onun yerine kahvaltı hazırlamaya başlamıştı ve tam kahvaltı hazırlığı bitmişken salondan Oğuz’un sesi geldi. Esra dayanamayıp Oğuz’u mutfak duvarının arkasına sinerek kontrol etti. Gece ateşini düşürmek için çıkardığı tişörtü giyerken bir yandan da telefonla konuşuyordu.
“Bir anda ne oldu ben anladım sanki anasını.”
“O lanet olası her kimse annemi kaçırmış. Onlar zaten tehdit içindi zorda kalmadığım sürece kimseye bir şey yapmayacaktık.”
Oğuz üstünü de giyip tam ayaklanmışken salonda ki pencereden dışarıya odaklanmıştı.
“Her neyse misafirlerimiz var ben sana dönerim.”
Dedi ve cevap beklemeden telefonu hızla kapatıp mutfağa doğru yöneldiğini gören Esra panikle kahvaltıyı hazırlıyormuş gibi yapma niyetindeydi ki Oğuz daha ilk adımını attığı an kolundan kavrayıp duvarla arasına sıkıştırdı.
“Sakın gelenlere hiçbir şey anlatmıyorsun, hele benim buraya geldiğimi kesinlikle ama kesinlikle anlatmıyorsun.”
Esra bir anda ne olduğunu anlamadı, sadece boş boş gözlerini kırpıştırarak aradaki boy farkından dolayı alttan Oğuz’a bakıyordu. Tam ne olduğunu soracakken ısrarla kapı zili çalmaya başladı.
“Ufak çaplı bir kaos çıkacak ama birileri senin için gelecek tamam mı?”
Oğuz başta Esra’yı mümkün olduğunca sakin bir şekilde uyarırken Esra’nın sözünü dinlemeyecek olma ihtimali ile bir anda sinirlenip çenesini kavradı, yüzünü yüzüne iyice yaklaştırdı ve öfkeli bakışlarıyla korku salarak sözünü dinleme ihtimalini daha yüksek tutmaya çalıştı. Daha olayı bile doğru düzgün kavrayamayan Esra için bu ani öfkesi korkmasına yetmişte artmıştı bile. Bütün gece onun için çabalamışken karşılığının bu öfke olması ise bir tık kırmıştı.
“Ama bak uyarıyorum tek kelime ettiğini öğrenirsem çok kötü olur.”
Dedi ve Oğuz hızla gözden kayboldu. Esra çenesinde ki ellerden kurtulduğu an tutmuş olduğu nefesi serbest bıraktı. Nefes alışlarını birazda olsa düzenledikten sonra ise endişeyle kapıya yönelmişti. Kapıyı açtığı an ise bu sefer bir bacağı ve kolu kanlar içinde olan Mine’nin elleri boğazına yapışmıştı.
Okulda hep sessiz sakin gördüğü kız ilk defa bu kadar büyük bir öfke saçıyordu etrafa, bu öfkesinin kaynağını ise az çok tahmin ediyordu.
“O abin ve kuzenin olacak şerefsiz nerede hemen söylüyorsun. Ailemi nereye götürdüler, onlara ne yaptılar söyle hemen?”
Esra Mine’nin bu öfkeli hallerine karşılık sadece boğazında ki ellerden kurtulma çabası içindeydi ama olmuyordu. Bu esnada içinden “Bu kız bu kadar güçlü müydü?” diye geçirmeden edememişti.
Kısa bir süre sonra ise içeri hızla iki erkek silüeti dalmıştı. Biri Koray’dı diğerini ise tanımıyordu. İkisi de biraz endişeli görünüyordu ama bu endişelerinin kaynağı Mine’nin bu öfkesi yüzünden kendisine zarar verecek olma ihtimali olmadığı hiçbir müdahale etme çabalarının olmamalarından anlaşılıyordu. Endişeleri büyük ihtimal bir kolu ve bacağı kanlar içinde olan Mine içindi. Esra birinden ufakta olsa yardım beklentisi içindeyken sadece tanımadığı o kişi,
“Yenge boğazını sıkarsan bir şey anlatamaz ki.”
Dedi. O esnada Mine Esra’nın boğazında ki ellerini çekmişti çekmesine ama bu sefer şiddetle saçlarına sarılmıştı. Esra ani çekiştirilmesinin sonucunda acıyan saç diplerinin acısıyla tiz bir çığlık atarken Mine’nin öfkeli çığlıkları kendi çığlığını bastırıyordu.
“Sana konuş dedim.”
Esra en sonunda acı içinde debelenirken konuşmayı başarmıştı. Normalde önceden daha şiddetli darbeler yediği için şuan ki canını acıtmazdı ama psikolojik olarak çektiği acı şuan ki fiziksel acısına da etki ediyor gibiydi.
“Ne oluyor be, neyden bahsediyorsun sen?”
Mine saçlarını daha şiddetli bir şekilde çekiştirdiğinde dudaklarından tekrar küçük bir çığlık döküldü.
“Bana bilmiyormuş numarası yapma. Oğuz ile ilişkinizi biliyorum. Ağabeyinde bu işin içinde değil mi? Her şeyi beraber planladılar. Sırf bu yüzden Gizem ile sevgili oldu o ağabeyin. Kandırdı.”
Mine’nin kurduğu “İlişki.” Kelimesi başta biraz kulağa farklı şekilde gelmişti ama akrabalık ilişkisinden bahsettiğini az çok anlamıştı.
“Öyle bir şey olsaydı, hadi öyle diyelim bundan benim haberim olsaydı Gizem ile ağabeyimi ayırmaya çalışır mıydım acaba?”
Şuan karşı karşıya olduğu durum ve yüzleştiği gerçekler yüzünden Esra içinden “Keşke başarabilseydim.” Diye geçiştirmişti ve bu iç sesi tanımadığı genç adam tarafından sesli dile getirilmişti.
“Keşke başarabilseydin.”
Bir süre sonra Esra’nın kurduğu cümle Mine’ye mantıklı gelmişti ki Esra’nın saçlarını serbest bırakmıştı. Fakat bu seferde stres ve öfkeyle kendi saçlarını çekiştirdi.
“Nerde o zaman bunlar be?”
Esra acı içinde saç diplerini ovuşturdu.
“Ben nereden bileyim be?”
O sırada tanımadığı adamdan,
“Burada yaralı biri mi vardı?”
Sorusu ile tekrar gerilmeye başlamıştı. Ama sahte öfkesine sığındı.
“Ne alaka?”
O sırada tanımadığı adam dikkatle Oğuz’un bütün gece yattığı koltuk ve önünde ki sehpayı inceliyordu.
“Sehpanın üzerinde ilk yardım malzemeleri ve koltukta hafif kan lekeleri olduğuna göre varmış? Senin de her hangi bir yerinde yara görünmediğine göre?”
Bu cümlenin üzerine bütün sorgulayan bakışların Esra’ya dönmesi ile gerginlik tekrar yükselmeye başlamıştı. Fakat o esnada ortamda ki gerginliği son basamağa çıkaran şey içeri beş kişinin, kiminin elinde sopayla, kiminin ise bıçakla girmesi oldu. Aralarından sadece biri tanıdıktı oda Kerem’di. Diğerleri sima olarak tanıdıktı ama kim olduklarını kimse hatırlamıyordu. Sadece okuldan olduklarını anımsıyorlardı. En önde elinde bıçakla salına salına yürüyen Kerem etrafına pis bir tebessüm ile bakındı ve en son bakışları Koray’da durdu.
“Her şey sırayla ama arkadaşlar ve şuan Koray’ın sırası olduğunu düşünüyorum.”
Herkes ne olduğunu çözmeye çalışırken Esra Oğuz’un bahsettiği kişilerin bu adamlar olduğunu anlamıştı anlamasına ama hala rahatlayabilmiş değildi. Zira Oğuz küçük çaplı bir kaos çıkacağını da söylemişti ama bu kaos hiç küçük çaplı olacak gibi durmuyordu. Herkes “Bunlar ne alaka?” şeklinde sorgularcasına içeri giren beş kişiye bakarken Doğan artık bunaldığını belli eden bir haldeydi.
“Bir bu eksikti, sizin derdiniz ne kardeşim?”
Kerem’in alaycı tavrı güçlü bir öfkeye dönüşmüş, bu öfkeli bakışlarını ise Koray’a dikmişti. Sıkıntıları Koray gibiydi ama Koray bile mevzuyu anlamış değildi. Hepsi sadece Mine’ye karşı yaklaşımlarından atıştığı kişilerdi. Mine’den uzak durmalarını ima eden bakışları dışında uzayan bir konu olmamıştı bile.
“Bizim derdimiz intikam.”
Koray’a yönelttiği öfkeli bakışların yanında tehditkar bir şekilde elindeki bıçağı Koray’ı işaret ederek kaldırdı.
“Bu şerefsizin kıskançlığı ve takıntısı yüzünden beşimiz en az bir hafta en fazla bir ay hastanede yattık lan. Ben mesela iki hafta kaldım. Peki neden? Sırf Mine ile kafede aynı masaya oturup bir iki sohbet ettik diye. Emin ol diğerlerinin hastanelik sebepleri en az benimki kadar basit konulardı.”
O sırada Kerem’in arkasında ki adamlar teker teker hastanelik olma sebeplerini ve hastanede kalma sürelerini söylemeye başladı.
“Ben sadece resim dersinde bana yardım etmesini istedim ve sonuç 3 gün hastanedeyim.”
“Ben sadece doğum günü partime davet etmiştim ve parti sonrası bir ay hastanedeyim.”
Diğer ikisinin ise sebebi aynıydı.
“Biz partide sadece normal şekilde dans ettik ve iki hafta hastanede yattık.”
O parti gecesi aslında Mine’nin sarhoş olduğu ve Koray’ı öptüğü geceydi bu yüzden Koray’ı öptüğünü bile hatırlamayan Mine bu dansı da hatırlamıyordu. Zira isteyerek de sarhoş olmamış gizlice içeceğine alkol katılmıştı.Hepsi aslında işin masum yüzünü anlatmışlardı. Hepsi de okul boyunca tek bir erkeğin yüzüne bile bakmayan, kimseyle ilgilenmeyen Mine’yi kendilerine aşık etme ve birlikte olma konusunda iddiaya girmiş kişilerdi. Koray bu iddialaşmayı duyduktan sonra başta konuşarak uyarmaya çalışmıştı ama kimse laftan anlamayınca cidden kavga etmişti ama kimse bir günü bile aşacak şekilde hastanelik olmamıştı. O kavganın ardından bu iddialarını devam ettirdiklerini fark ettiğinde ise Mine’ye her yaklaşma çabalarına karşı uzaktan uyarıcı ve tehditkar bakışlar atmak dışında bir şeyler yapmamıştı. O geceki dans yüzünden cidden kavga çıkabilirdi ama hem Mine Koray’ın dikkatini fazlasıyla dağıtmıştı hem de o geceden sonra Koray onları hiçbir yerde görememişti.
Mine’nin şaşkın ve sorgulayan bakışları Koray’a dönmüştü, Koray’ın ifadesinde ise kuvvetli bir öfke vardı. Mine başta öfkesinin kaynağını ifşalanmak olduğunu sanmıştı ama asıl sebebi şuan bir iftiraya uğruyor oluşuydu. Doğan ise karşısındaki adamın dediklerine inanmıyordu. Bir iftira söz konusu olduğuna emindi. Esra ise daha fazla kaos kaldırabilecek durumda değildi, gerginlikten istifade edip sessizce aralarından ayrıldı ve evin arka kısmını kullanıp evden kaçmıştı. Kerem onun kaçma çabasını fark etmişti ama zaten Esra’nın o evden çıkarılması istendiği için görmezden gelmişti.
Kerem’in anlattıklarında ise yalan yoktu, yedikleri dayak ve sebebi, hastanede geçirdikleri süreler doğruydu. Tek sıkındı onlarında bunu yapanın Koray olduğunu sanmasıydı. Ama aslında Oğuz bazı adamlarına yaptırmıştı bunu fakat Koray’ın kendi adamları olduğuna ve onlara yaptırdığına inandırmıştı. Zaten Koray ile aralarında ki gerginlikten dolayı da buna inanmakta zorlanmamışlardı.