İçeriğe geç

Benden Korkma

Bölüm 25 · 19 dk okuma

Benden Korkma

Bölüm 25

17.Bölüm

“Ben kimim?” kocaman bir karanlığın içindeyken aklımda bu soru yankılanmaya başlamıştı. Hayatım neyden ibaret, gerçek ailem kim, kendi halimde takılan, sıradan hayalleri ve sıradan hayatı olan basit bir kızken çevremde nasıl birden bu kadar düşman oluverdi? Annem kimdi ve kız kardeşime, yani Gizem’e sahip çıkmışken beni neden terk etmişti? Gizem ile biz nasıl kardeş oluyoruz, yaşımız aynı değil mi? İkiz olsak birbirimize benzerdik ama benzemiyoruz, o sarışın ben esmer, o yeşil gözlü ben kehribar…

Gerçi Gizem’in en yakınım olduğu halde yaşını bile bilmiyordum. Cidden en yakınlarımın yaşını bile bilmiyorken “Neden sevilmiyorum?” diye sorgulamak mantıklı mı? Cidden sevilmiyor muyum yoksa beni sevenler ile arama mesafeler koyan ben miydim? Koray’da lisede en yakınımdı ama şuan görüntüsü değişmiş olsa bile adından ve soyadından hatırlayamamıştım onu. “Bu isim ve soy isim nereden tanıdık geliyor bana?” diye sorgulamamıştım bile. Çünkü tanıdık gelmemişti. Ben Koray’ı öpmüşüm ama bunu da hatırlamıyorum. Üvey babamla arama mesafeler koyanda mı bendim? Küçükken benimle sürekli oyunlar oynardı, saçımı kibarca tarar ve şekillendirirdi, mutfakta beni kahkahalara boğmak için şebeklikler yaparken türlü türlü nefis yemekler hazırlardı. Ama ben bir gitmesiyle artık beni sevmiyor diye suçlamıştım. Meğer benimle konuştuğunu , bana harçlık gönderdiğini sanıyormuş bir süre. Sonrada bir ihanet sonucu hapse düşmüş ve hayatını kaybetmişti.

Bana çok uzun bir süre gibi gelen ama belki de çok kısa bir an kafamda bunları sorgularken bir yandan da tir tir titrediğimden dolayı bilincim sürekli gelgitliydi ama soğuktan mı yoksa korkudan mı titriyordum bir türlü kavrayamıyordum. Aklımı kaçırmak üzereydim. En son üç harfli olmaması için dua ettiğim biri tarafından kurtarıldığımı hatırlıyorum ama hala aynı yerdeydim. Kabus olan hangisiydi ayırt edemeyecek haldeydim artık. Şuan içinde bulunduğum mu bir kabustu yoksa birden arabanın camından içeriye dalıp bir anda üzerimde ki Oğuz’un saçlarını kavrayıp çeken o korkunç varlık mı?

Şuan Oğuz hala üzerimde olduğuna göre diğerimi kabustu? O varlık ne kadar korkutucu görünse de şuan ki durumun kabustan oluşmasını yeğlerdim. Oğuz bir yandan saçlarımı çekiştirirken dudaklarını dudaklarıma gittikçe yaklaştırıyordu. O iğrenç nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Bu kadar gerçekçi bir rüya olamazdı. Ama bir yerlerden Koray ve Doğan’ın da sesini duyar gibiydim.

“Abi burada ne boklar dönüyor ya.”

Diye bağırıyordu Doğan, Koray’ın sesi de çok sinirli geliyordu.

“Bilmiyorum bende Doğan, bilmiyorum.”

Kısa ve derin bir sessizlik oluşmuştu birden. Oğuz’un dudakları ise tam benim dudaklarıma değmek üzereydi. Koray ve Doğan’ın o sessizliğinin içinde artık Oğuz’un sesini duydum ve daha fazla titremeye başlamıştım.

“Artık benimsin güzelim.”

Artan titremelerimin yanında gözlerimden yaşların süzüldüğünü hissedebiliyordum. Oğuz’un o iğrenç bakışların altında bu dokunuşlarına daha fazla dayanamıyordum artık. Her şeyi ile midemi bulandırıyor ve korkutuyordu. Bu bir kabussa artık gözlerimi açmak ve kurtulmak istiyordum ama olmuyordu. Yoksa her şey gerçekti Koray ve Doğan’ın sesi mi hayalden ibaretti.

Derken bu sefer Koray’ın ağlamaklı sesini işittim.

“Ona bir şey yapmış mıdır Doğan?”

O sırada boğazıma kadar yumuşak ve sıcacık bir şeyin üstümü kapattığını hissettim. Hafif nasırlı bir elin ise yanaklarımı okşayıp göz yaşlarımı sildiğini iyi kötü hissedebilmişti. Artık üşüdüğümü hissetmiyordum ama hala titriyordum, demek ki titrememin tek sebebi üşümem değildi.

“Baksana nasıl titriyor. Üstünü örtebildiğim kadar örttüm ama değişen bir şey yok. Ateşi de yok. Korkudan mı?”

Son cümlelerini bağırmamak için dişlerini sıkarak söylediği çok belliydi. Bir yandan da benim göz yaşlarımı şefkatle silerken kendi göz yaşlarını benim yanağıma damlatıp sildiği yerleri tekrar ıslatıyor, kendi acısıyla benim acımı birleştiriyordu sanki.

“O şerefsiz bu kadar korkutacak ne yaptı?”

Artık sadece bir şeyden emindim benim şuan karşımda gördüğüm Oğuz kabustan ibaretti. Bu kabustan bir an önce kurtulmam için uyanmam gerekiyordu. Bu bir kabustan ibaret olsa bile dudakları dudaklarıma dokunmak üzereydi ve ben rüyamda bile Oğuz’un bana dokunmasını kaldıramazdım. Uyanmalıydım ama olmuyordu.

O anda saçımın perçemlerinin olduğu kısımda bir el hissettim. Ama bu el Oğuz’a ait değildi, Koray’a da . Sesinden anladığım kadarıyla Doğan’a aitti.

“Hiçbir yerinde yara falan yok ama saçlarına kan bulaşmış. Ne yaşadı cidden?”

Saçımda kan mı vardı? Oğuz’un kanı olabilir miydi acaba? Ya da bir an saçımda bir elin varlığını hissetmiştim ve beni kurtaran varlığın elleri cama yumruk attığı için kanıyordu.

Tanrım bu nasıl bir işkencedir böyle. Gerçeğinden kurtulduğum ama hala devam eden bir kabusun içindeydim ve etrafımdaki konuşmaları duyabildiğime, temasları hissedebildiğime göre yarı uyanık sayılırdım ama bir türlü tamamen uyanıp bu kabustan kendimi kurtaramıyordum. Acaba ben uyumamış veya bayılmamış olabilir miyim? Ben acaba şuan komaya mı girdim? O yüzden mi etrafımdakileri duyup, hissettiğim halde cevap veya tepki gösteremiyor oluşum, aynı zamanda bu kabusu görmeye devam ediyor oluşum?

Bir yandan titremeye devam ediyordum bir yandan da gözlerimi açabilmek için hala büyük bir savaş veriyordum ki tam o sırada Oğuz ile dudaklarımız arasında milimlik bir mesafe kaldığında büyük bir çığlık ile sonunda gözlerimi açıp uyana bilmiştim.

Fakat hala yaşananların ve gördüğüm kabusun etkisi içerisindeydim. Evet sonunda uyanmış ve Oğuz bana dokunmadan kurtulmuştum ama kendimi Koray’ın kolları arasında hareket edemeyecek konumda bulana kadar ne denli bir kriz geçirdiğimin farkında bile değildim. Kafam acıyordu, önceden böyle bir acı yoktu, yine kendime mi vurmuştum? Çok bağırmış mıydım yine veya ortalığı çok dağıtmış mıydım, birilerine zarar vermiş miydim? Hiçbir şey hatırlamıyordum, tek hatırladığım kabustan kurtulmak için büyük bir savaş vermiş ve sonunda uyanıp kurtulmuştum. Fakat sonrasında tek hatırladığım bir anda kendimi Koray’ın kollarının arasında bulduğumdu. Koray’ın canımı acıtacak kadar sıkı sıkı sarılmasından ve hareket kabiliyetimi kısıtlamak ile bu kadar çaba harcamasından öncesinde de bir takım şeyler olduğu anlaşılıyordu. Koray kollarını birazcık da olsa gevşettiğinde hala ağlama krizindeyken ileri geri, sallanıp boş boş herhangi bir noktaya bakıyordum. Biraz da olsa bilincim açıldığında ise etrafın biraz dağıldığını fark ettim. Ayağımda çok acıyordu. Bana yine ne olmuştu?

Koray kollarını iyice gevşetip beni sakinleştirme çabası ile şefkat ile saçlarımı okşamaya başlamıştı, ara ara öpücükler de konduruyordu.

Ben ise hala boş boş rast gele bir yere bakışlarımı kilitlemişken aklıma ne ara geldiğini bile fark etmediğim bir detay ile tekrar panik olmuştum. Koray’ın kollarından kurtulmaya çalışıyordum ama bir türlü bana müsaade etmiyordu. Kulaklarımda ise sadece kendi çığlıklarım yankılanıyordu.

“Gizem, anne, ailem? Bırak beni, bırak?”

Şiddetlenen ağlamam arasında hıçkırıklarımın arasında artık yalvarmaya başlamıştım. Zira şuan Koray’ın kollarından kurtulmak için en ufak çırpınmaya bile gücüm kalmamıştı artık.

“Bırak beni tehlikedeler.”

Artık ağlamaktan nefes bile alamıyordum. Koray şuan ne durumdaydı bilmiyorum ama oda konuşamıyor, sakinleşmem için sarılıp şefkatle saçlarımı okşamak dışında bir şey yapamıyordu. Doğan ise dizlerimin ucuna çökmüş, büyük bir ciddiyetle yüzüme bakıyordu. Ciddiyetinin yanında ise ses tonunda büyük bir öfke ve yalvarış vardı. Bu yalvarışı belki de bir an önce sakinleşip olan biteni anlatmam içindi. Bu düşüncemin doğruluğunu ise sesli dile getirmiş bulundu.

“Mine biraz sakinleş ve ne olup bitti bize anlat lütfen. Anlat ki bir çözüm için çabalayalım.”

Son kez yalvaran gözler ile bana odaklanmışken “Lütfen.” Kısmını bir kez daha vurguladı.

Bir türlü düzene girmeyen nefes alışlarımın yanında zar zoruna kekeleyerek öğrenmek istediklerini ona kısmen aktarmıştım.

“Gizem ve annem onun elinde.”

Doğan ben daha sakinleşemediğim için öfkesini mümkün olduğunca dışarı vurmamak adına yüzünü sertçe ovuşturdu ve bir kere alnına vurup tekrar bana odaklandı. Her ne kadar hala krizin eşiğinde olduğumdan ona odaklanamasam da öfkeden parlayan ela gözlerini ve kas katı kasılan çene kasları en belirgin hali ile karşımdaydı. Doğan’ın ciddi olması bile büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzun habercisi iken öfkeli halinden bahsetmeyeceğim bile.

“Bu esnada o sevgilisi olacak Kaan neredeymiş?”

Bu sefer bir şeyden emin olmak istercesine odaklandı yüzüme.

“Mine, Kaan’ da ellerinde mi? O da tutsak mı yani?”

Kafamı sağ sola sallayıp,

“Bilmiyorum.” dedim sadece.

Doğan bu sefer tüm o ciddi bakışlarını Koray’a yöneltti.

“Şu çocuğu ara kuzen.”

Hemen yanımda olmasına rağmen Koray’ın ne halde olduğunun hala farkında değildim ama sertçe yanaklarını silmesinden onunda ağlamış olduğunu anlayabiliyordum. O neden ağlamıştı?

Koray hemen Doğan’ın dediğini uyguladı ama hemen,

“Telefonuna ulaşılamıyor.”

Diye bilgi verdi. Bu bilgi karşısında Doğan’ın öfkesi dahada katlanmıştı. Doğan’ın tepkilerinden hiçbir şey anlayamamıştım ve bütün saflığımla donuk bakışlarım aynı yerde hala sabitliyken,

“Oda mı kaçırılmış?”

Diye sordum. Doğan ise sakinleşmek adına derin bir nefes verdi ve başını umutsuz bir şekilde salladı.

“Umarım.”

İşte bu cevap beni şaşırtmıştı ve sonunda gözlerim uzun süre sabitlendiği noktadan uzaklaşıp şaşkınlıkla Doğan’a dönmüştü.

“Umarım derken? Bundan daha kötü bir durum mu söz konusu?”

“Emin olmadan bu soruya cevap vermemem en iyisi yenge.”

Yine sırf ortamda ki gerginliği yok etmek için beni “Yenge.” Kelimesiyle sinir etmeye çalışıyordu ama olmuyordu. Kendi üzerinde ki stresi bile atamamıştı ki eski şımarık ve yalaka haline dönebilsin ve ortamda ki gerginliği uzaklaştırsın.

Gözlerim eski yerine tekrar odaklanmaya başladığında ve

“Gizem benim kardeşimmiş.”

Diye mırıldandığımda bu sefer şaşkın bakışların odağı bendim ama ben hala aynı yerde sabit kalan bakışlarımla mırıldanmaya devam ettim.

“ Gizem’in annesi benimde annemmiş. Öz babam kim bilmiyorum ama üvey babamı öldürmüşler. Uzun süredir ona ulaşamamamın sebebi buymuş. Üvey babam annemin aksine beni seviyormuş ama oda bana ulaşamıyormuş. Önce benim numaramı saklamış üvey annem, Sonra o Oğuz pisliğinin babası yüzünden hapse düşmüş ve orada öldürülmüş. Kim bilir bunlar ne zaman oldu ama benim daha yeni haberim var. Bende babam beni annem gibi sevmiyor diye suçluyordum.”

Son cümlelerde artık ağlamamı bastıramamıştım ve hıçkırıklarım arasında kuvvetlenen ağlamam ile kendimi Koray’ın kollarına bırakmıştım. Belki de ondan ilk defa bu denli çekinmiyordum, ona karşı nefret veya korku hissetmiyordum. İlk defa Koray’a karşı bu denli büyük bir ihtiyaç duyuyordum. Fakat bu şuan ki zayıflığımdan kaynaklanıyor olabilirdi? İçimden bir ses Koray’ın yaptıklarını tekrar hatırladığım an onu yine itecekmişim gibi geliyordu ama şuan değil.

Koray’a ona olan ihtiyacımı söylememe gerek yoktu bile, bu denli göğsüne sığınmam yeterli kalmıştı. Konuşmasına gerek bile yoktu, konuşmuyordu da. Sadece sıkıca sarılıyor, saçlarımı okşuyor, aralarına öpücükler konduruyor ve benimle beraber göz yaşı döküyordu. “Erkekler ağlamaz.” kuralı Koray tarafından ayakların altında eziliyordu resmen. Koray benimle beraber göz yaşı akıtarak desteğini, yanımda ki varlığını en güçlü şekilde gösteriyordu.

Derken tam o sırada telefonuma üst üste mesaj bildirimi gelmesi ile tüm dikkatler dağılmıştı. Ortam da buz gibi bir sessizlik hakimdi ve bu sessizliği bozan tek şey bir mesaj bildirimi daha oldu. Hepimiz donuk bir şekilde masada duran telefonuma bakıyorduk, yeni gelen bu mesajlara bakma konusunda içimde büyük bir merak ve korku vardı. En sonunda ben telefonuma gelen mesajlara bakmak için bir hamle yapmadığımda Koray telefona uzanıp almıştı ki mesajları açıp bakmadan onu engelledim.

“Ben bakmak istiyorum.”

Dedim ve sakince telefonumu elinden aldım. Koray benim kadar endişeli ve meraklıydı ama telefonu almam için en ufak bir müdahalede bulunmadı. Mesajlar yine bilinmeyen bir numaradandı ama bu sefer Oğuz’dan olmadığı belliydi.

“Üzgünüm tatlım, aileni o şerefsizin elinden kurtaramadım.”

“Ama yine de merak etme. Onlara zarar vermesini engelledim sayılır.”

“Eminim şuan kim olduğumu ve niyetimi merak ediyorsundur.”

“Niyetim iyi, kim olduğumu ise zamanla öğreneceksin, öğreneceksiniz.”

“Belki de buna kendimi hazır hissedemem, bilmiyorum.”

“Ama olmadı hazır hissedersem şu aşığına benim yerime sağlam bir yumruk çakar mısın?”

“Bunu hak etti, ama benim yerime sen yap da bir yükten kurtar beni.”

“Beni affederse hasret gidermek istiyorum direkt.”

“Hem benim değil senin dayağını hak etti.”

“Her neyse, siz pek işe kalkışmayın. Her şeyi ben halletmeye çalışacağım.”

“Sizlik bir durum olursa da haber ederim.”

“Şimdilik güvende kalmaya çalışın.”

“Hadi öptüm güzeller güzelli gelin hanım ;)”

Bu mesajlar ile herkesin kafası iyice karışmıştı ve Koray’ın da Doğan’ın da büyük ihtimal kafalarının içinde bin bir tane soru işareti vardır ama benim kafamda ki soru işaretinin en saçma ve alakasız olduğuna eminim. Endişeli ve meraklı bakışlarım Koray’a döndü. Aynı şekilde oda bana bakıyordu ama benim soracak olacağım sorumla belki de kafasındaki diğer soruları unutacak kadar afallayacaktı!

“Koray, cinler mesaj atamaz değil mi?”

Tamda tahmin ettiğim gibi benim sorumla hem Koray hem de Doğan afallamış bir şekilde bana bakıyorlardı. Sanırım delirdiğimi düşünüyorlardı. Koray’ın bir kaşı şaşkınlıkla havalandı. Yanağında ki göz yaşlarından dolayı ıslak, gözleri ise kızarıktı.

“O nereden çıktı şimdi?”

“Yenge sonunda kafayı yedi.”

Şeklinde bir ekleme de Doğan yaptı.

“Beni orada çok korkunç biri kurtardı, insan olduğu konusunda tereddüde düştüm o kadar korkunçtu. Cin değildir değil mi Koray? Birde cin musallatı ile uğraşmak istemiyorum ben. Cin değildir değil mi?”

Cümlelerimin sonlarına doğru içimi kaplayan korku ile en şiddetlisinden bir ağlama krizine tekrar giriş yapmıştım. Bu saçma korkum ise Koray ve Doğan’ın yüzünde istemsizce bir tebessüme yol açmıştı.

“Valla cinse de şaşırmam ben artık. Cidden bir o eksikti zaten!”

Dedi Doğan sinirli yüz ifadesinin yanında alayla. Bunu duymamın üzerine ise daha büyük bir korkuyla Koray’a odaklandım yine. San ki “Cidden olabilir mi?” der gibi panikle ve içimi rahatlatması adına büyük bir beklentiyle bakıyordum yüzüne.

“Koray…”

Hemen ellerini yanaklarıma yerleştirip ondan beklediğim şekilde korkumun yersiz olduğunu açıklama çabasına girdi.

“Sakin ol güzelim, yoktur tabi ki öyle bir şey.”

Bu kadarı bana yeterli gelmediği için aynı bir çocuk gibi bir panikle gördüğüm görüntüleri anlatmaya başladım.

“Ama Koray, kadın mı erkek mi bir türlü anlayamadığım o kişi arabanın camını bir yumrukla kırdı ve ellerinden oluk oluk kanlar akarken bir anda Oğuz’un saçlarından kavrayıp camdan çıkardı. O kadar rahattı ve o kadar korkunç gülüyordu ki ben insan olduğundan şüpheleniyorum.”

Olanları anlatırken canlandırmak adına boşluğa yumruk atıp, birinin saçlarını tutup çekmişim gibi yaptım ve o kadar hızlı anlatmıştım ki nefes alışlarım hızlanmıştı. Koray’ın elleri ise bir an yüzümden ayrılmamıştı.

“Yenge insan olsa rahatlayacak mısın?”

Doğan’ın ciddi mi yoksa dalga geçmek adına mı anlayamadığım sorusuna hızla ona dönerek, ciddi ciddi “Evet.” Diyerek karşılık verdiğimde Doğan sinirleri bozulmuş gibi gülerek karşılık verdi.

Ben o kişinin insan olduğunun kanıtını ararken gerekli cevap yine bir mesaj ile gelmişti. İlk mesajda gülen emoji vardı.

“İnanım canım merak etme.”

“Ve kadınım.”

“Sizi gözetlediğimi veya dinlediğimi düşünüyorsan ise yanılıyorsun. Konuşmaları ses kaydı atmışsın.”

Ve up uzun gülen emojiler. Bu mesajlar beni rahatlattı mı yoksa içimde ki korkuyu arttırdı mı bilmiyorum ama gülen emojiler gereksiz bir şekilde kadın ve insan olduğunu iddia eden kişinin o anki görüntüsünü gözlerimin önüne tekrar getirdikten sonra etraf bir anda bulanıklaşmaya ve dönmeye başlamış ardından ise bir anda kararmıştı.

…

En son ne oldu, ne yaşandı, ben yine neredeyim veya buraya nasıl geldim? Yoksa yine bir rüyanın veya kabusun içinde miyim? Bilmiyorum. Yine karanlık bir atmosferin içerisindeyim. Yine sanki bir karadeliğin içindeydim ve yine benim sanki saatlerce koşturmuşum gibi hızlı nefes alış verişlerimin dışında duyulan bir ses yoktu. Az çok nerede olduğumu anlamıştım. Yine bir rüyanın içindeydim. Bunu fark ettiğimde artık önceki gibi korkmuyordum. Fakat yine de içimde doğal olarak bir korku vardı. Karanlığın ortasında yine sağ sola sallanan ampulü fark ettiğimde ise yine o kadınla karşılaşacağımı düşündüm.

“Burada mısın?”

Ses yoktu.

“Hey…”

Yine ses yoktu. Bir süre sonra karanlığın içinden yavaş yavaş ampulün altında ki sürekli yanıp sönen loş ışığın altında bir silüet belirmeye başladı. Fakat bu o kişi değildi. Bu sefer ki bir erkekti. Şuan rüyada olduğumun farkındaydım ama yine de korkuyordum. Rüya da olsa atmosfer korkulmayacak gibi değildi. Ve sürekli hayatımda hiç görmediğim yüzler ile rüyamda karşılaşmak ise tuhaf hissettiriyordu.

Erkek silüeti git gide belirginleşmeye başladığında ritmik bir ıslık sesi duymaya başladım. İtiraf etmeliyim ki bu ıslıkla çalınan melodi anlamlandıramadığım bir şekilde bir yandan daha çok gerilmeme sebep olmuşken bir yandan da içimi bir hoş etmiş ve birazda olsa rahatlamama yardımcı olmuştu. Ta ki silüetin yüzü de görünmeye başlayana kadar. Omuzlarını tahmini on santim geçen saçları ve aynı uzunlukta sakalları vardı. Sakalında ve saçlarında yer yer beyazlıklar vardı ama çoğu siyahtı. Bir doksan boylarında uzun, yapılı bir adamdı. Aslında çok genç duruyordu fakat uzun saç ve sakalı onu olduğundan çok daha yaşlı gösteriyordu. Bu adamda asıl korkmama sebep olan şey ise sanki beni rahatlatması adına devam ettirdiği ıslığı arasında o keskin bakışlarıydı ve adamın bir gözü simsiyahken bir gözü ise mavimsi bir tondaydı, aslında daha çok gri gibi tam emin değilim ve buğuluydu, diğer gözüne göre ise biraz küçük duruyordu. Büyük ihtimalle o gözünde bir problem vardı. Rahatsız olan gözü ise bakışlarının daha da keskinleşmesine sebep oluyordu sanki.

“S-sende kimsin?”

Diyebildim zorlukla. O keskin bakışları duran ıslığı ile bir anda yumuşadı. Kaslı vücudunu gözler önüne seren düz siyah tişörtünün altındaki yine düz siyah eşofmanının ceplerine ellerini yerleştirip yüzünde küçük bir tebessüm ile beni baştan aşağı süzdükten sonra yüzünde memnun kalmış gibi bir ifade belirdi.

“Yakında öğreneceksin gelin hanım.”

Kafam iyice karışmıştı. Bir gün bir kadın giriyor “Sabret, ben yanınızdayım.” Diyor. Başka bir günde bir erkek giriyor “Yakında kim olduğumu öğreneceksin.” Diyor. Ne bu Allah aşkına bulmacamı? Gelin hanım ne üstelik? Yenge diye etrafımda dolanan Doğan, yine “Gelin halım.” Diye hitap eden tanımadığım biri, şimdide bu…

“Yakında? Gelin hanım?”

Ses tonumun yanında soru sorarcasına bir ifadeyle kafamın ne denli karışmış olduğunu iyi yansıttığımı düşünüyorum. Fakat karşımdaki adam alaycı bir şekilde gülmekten başka bir şey yapmadı. Ben aval aval bakmaya devam ederken onun gülüşü bir anda soldu ve bir noktaya sanki kilitlenmiş gibi bakmaya başladı. Ardından ise dertli bir nefes soludu ve gözlerini kilitlendiği noktadan ayırmadan,

“Kınalım ile tekrar karşılaşırsan onu çok özlediğimi ve yakında kavuşacağımızı söylemeyi unutma olur mu?”

Dedi. Kafam iyice çorba olmuştu resmen.

“Kınalım? Tekrar karşılaşırsak mı?”

Adam bir anda ışığın altından geri çekildiğinde görüntüsü de tamamen kayboldu ama sesi hala geliyordu.

“Birisinden yoğun bir şekilde kına kokusu alırsan bil ki o benim kınalımdır gelin hanım.”

…

Mine son gelen mesajdan sonra ani bir şekilde yine bayılmış ve bedeninin bütün ağılığını Koray’ın üstüne bırakmıştı. Koray ve Doğan ise son gelen mesajı okuyana kadar ne olduğunu anlayamamışlardı. Doğan öfke ve stres ile yüzünü sertçe ovuşturdu.

“Abi tamam polis olduk falan ama bu kadar drama da alışkın değilim ben ya. Polisliğe de başlayalı daha bir sene olmadı zaten doğru düzgün dram göremedik. Bir günde hepsini sığdırdık maşallah.”

Koray kuzeninin mızmızlanmalarının hiç birini ciddiye almadı. Sadece kucağında uzanan sevdiğine bakıp onu bu belalardan nasıl kurtarabileceğine odaklandı ama bir çözümde bulamıyordu. Bir süre sonra bakışları sevdiğinin haline odaklanmaya başladı. Çok olmasa da ıslanmıştı, çıplak ayak çıkmıştı dışarı, paçaları ise çamur halindeydi. Üşütecekti.

Doğan hala kendi kendine söylenmeye devam ederken Koray yine onu duymuyordu. Bir anda sevdiğini kucağına alıp odaya yöneldi.

“Nereye?”

Diye sordu Doğan kendisini umursamayan kuzenine. Umursamıyor değildi aslında sadece vicdanının ve sevdiği kadını bu durumların içinde görmenin ağırlığı onu fazlasıyla yoruyordu.

“Mine’yi yatıracağım.”

Doğan şimdilik fazla ütüne gitmemeye ve kendi kendine söylenmeye karar verdi. Fakat söylenmekle kalmayacaktı tabi. Kaan denilen çocuğa bir türlü içi sinmemişti bu yüzden bütün hırçını hacker olan arkadaşının daha hızlı çalışması için baskı yaparak atacaktı.

Koray ise Mine’yi odaya getirmiş, yatağına yatırmış ve eşyalarının arasından en kalın olan pembe, yumuşacık ve üzerinde ayıcık bulunan o sevimli gecelik takımlarından birini çıkarmış ve yatakta uzanan Mine’nin hemen yanına bırakmıştı.

Tereddüt dolu bakışları sürekli Mine ile pijama takımları arasında gidip geliyordu. Yapması gerekeni nasıl yapacaktı? Mine bu halde üşüyüp hasta olacaktı, belki de çoktan olmaya başlamıştı ama bu halde de kalmaya devam ederse daha kötü olacaktı. Üstünün değiştirilmesi gerekiyordu ama Koray bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Onun hakkında yine kötü düşünmesini istemiyordu ama bir yandan da bu halde bırakmaya da içi el vermiyordu.

Koray en sonunda derin bir nefes alıp kendini hazırladı. Pijama takımının üst kısmını alıp ters giydirmemek adına düzenledi ve gözlerini sım sıkı kapattı. Gözleri kapalı bir şekilde bunu nasıl halledecekti onu da bilmiyordu, sadece başarabilmeyi umuyordu. Koray’ın büyük elleri hala büyük bir tereddütle minenin üstünde ki kazağın uçlarını kavradı ve yavaşça yukarı çektiğinde elleri yanlışlıkla tenine sürttü. Buz gibiydi. Koray’ın kalbi tekledi ama iradesini korudu ve gözlerini açmadan Mine’yi ise uyandırmamaya dikkat ederek üstünü çıkardı ve giydirdi. Ayaklarına yine bulabildiği en kalın çorapları geçirip yorganı boğazına kadar çekti. Sürekli elinin tenine çarpması ile bocalasa da neyse ki kıyafetleri ters giydirmemişti.

Koray’ın sonunda işi bittiğinde rahatlamıştı. Fakat direk odadan ayrılamamıştı. Mine’nin yanında ki boşluğa oturduğu, hayran hayran yüzünün her zerresini inceledi. Uzun kirpiklerini, öne büzüşen, kırmızı dolgun dudaklarını, kızarmış yanaklarını, saçlarını, yüzündeki benlerini. Üç tane ben vardı yüzünde biri sağ gözünün hemen yanında, biri hemen sağ yanağında kulağının ucunda, biri ise tam alnındaydı. Orada ki beni çoğunlukla saçları kapatırdı. Koray’ın gözleri ise en çok sol tarafta kalan, köprücük kemiğinin hemen altında ki küçük doğum lekesinde oyalandı. Bir pirinç tanesi boyutundaydı belki ama üstten içe doğru belli belirsiz kıvrımı ile ona kalp şeklini anımsatıyordu. Mine dahil kimse bilmiyordu belki ama aynı yere, aynı şekilde ve aynı renkte kendi elleriyle dövmesini yaptırmıştı. Çok küçük olduğu için ise Mine dahil kimse fark etmemişti bile. Dövmelerinin hepsini zaten kendisi yapmıştı bir çoğu ise Mine’yi anımsatacak dövmelerdi. Kolunda ki lavanta dövmesi en sevdiği çiçek olduğu içindi ve üst tarafını sanki bir kalbin yarısıymış gibi içe kıvırarak çizmişti. Kalbinin hemen üstüne ise peri alfabesi olduğunu öğrendiği bir alfabe türü ile ismini yazmıştı. Sol omzuna ise peri dövmesi yapmıştı. O kısmı da tişörtün kolları kapattığı için Mine bunu da görememişti. Peri alfabe türü ile ilk karşılaştığında Mine’nin lise döneminde ona perilerden bahsettiği an gelmişti aklına. Çocukluğundan beri hep perilere inandığını, yaşlandığında bile inanacağını söyleyip dururdu . Hatta ölmeden önce bir peri görebilmek için dua ederdi hep. Oysa asıl peri kendisiydi.

Koray birkaç dakika Mine’yi masumca ve aşk dolu bakışlar ile seyrederken elleri büyük bir dürtüyle saçlarına uzandı. Avucunun içine dolan yumuşacık tutamlar bile kalbinde yep yeni kıvılcımlar çıkarıyordu. Ne zamandan beri bu saçları örmenin hayalini kuruyordu. Lakin saç örmeyi gram bilmiyordu. Sırf belki bu hayali bir gün gerçek olur diye “Saç nasıl örülür.” Başlığı altında bir sürü videolar izleyip yengesinin saçlarında deneme yapmıştı. Ama bir süre sonra yengesi hem bunalmıştı hem de meşgul olduğundan dolayı eve dahi geç geliyor ve yorgunluktan direk uyuyor olmuştu. Koray ise sırf bu yüzden aynı Mine gibi up uzun saçları olan bir cansız manken almış ve denemelerini onda devam ettirmişti. Artık zor örgüleri bile yapabiliyordu.

Şimdi ise hayalini kurduğu kadının saçlarını örme fırsatı elindeydi ve bunu değerlendirmeden geçemedi. O uyanıkken, bunu hissederken daha güzel olurdu ama bu bile Koray için fazlasıyla yeterliydi. Mine’yi uyandırmamaya dikkat ederek saçlarını topladı, üç tutama ayırdı ve en basit olan normal örgüyü örmeye başladı. Sevdiği kadının saçlarını örerken, sonunda bir hayalini gerçekleştirirken o ana odaklanmak istedi ama olmuyordu. Şu son saatlerde yaşamış olduğu durum kafasını kurcalıyordu sürekli, tehdit edilip istemeyerek de olsa o adamın yanına gitmişti sevdiği kadın, zor durumda bırakılmıştı ve Koray yine yardım edememişti. Bu noktaya içi ayrı parçalanıyordu. Bir yandan da Mine’yi kurtaran kişiyi merak ediyordu. Tahmin ettiği kişi olabilir miydi? Mine’nin rüyasında görüp resmini çizdiği kadının annesi olması garip bir tesadüftü. Mine’ye atılan son mesajlarında şüphelenmesinde parmağı olmuştu. Cidden olabilir miydi?

Koray bunları düşünüp dururken bir yandan da sürekli Mine’nin saçlarını örüp geri açıyordu. Bir normal örgü örüyordu bir isminin mısır örgüsü olduğunu bildiği diğer örgüyü örüyordu. Mine bu şekilde uyurken örmesi en kolay örgüler bunlardı çünkü.

Koray yine bir mısır örgünün sonuna gelmişti ki Doğan’ın onu çağırması ile çekmecenin üstünde ki bir tokayı alıp saçlarının ucuna bağladı, alnına küçük bir öpücük bıraktı ve salona Doğan’ın yanına geldi.

Şuan Doğan’ın üzerinde farklı kıyafetler ile uyuyan Mine’den dolayı yalakalık yapıp utanmasına sebep olacak kadar kendisiyle uğraşmasını o kadar isterdi ki ama durum öyle değildi. Doğan sinirden çatık kaşlar ve kıpkırmızı olmuş bir suratla ellerini arkada bağlamış sürekli salonu turlayıp duruyordu. İşte bu hali yeni bir kötü haberin uyarısıydı.

Koray Doğan’ın bu hali yüzünden iyice gerildi, başta boş boş onu izledi daha sonra ise cevabını duymaktan korktuğu o soruyu sordu.

“Ne oldu lan.”

Doğan sanki daha çok sinirlenmeye sebep arıyormuş gibi bu sefer saçlarını yolmak ister gibi çekiştirip dönmeye başladı. Bir yandan da sesini fazla yükseltmemeye çalışıyordu. Bu sefer evde olduğundan emin oldukları Mine rahatsız olup daha çok endişelensin istemiyordu.

“Abi, bir kerede bu konularda yanılayım ya. Bir kerede hislerim beni bu tür konularda yanıltsın ya, çıldıracağım.”

Koray artık iyice meraklanıyor ve geriliyordu.

“Kuzen ne oldu? Boş boş dolanmayı bırakıp anlatacak mısın artık?”

Diye yükselmiş bulundu en sonunda. Doğan insanı daha çok tedirgin edecek o ciddi bakışları ile Koray’ın yüzüne döndü.

“O Kaan denilen şahız Oğuz’un kuzeniymiş abi, olan bu.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.