Ertesi sabah uyandığımda ilk düşündüğüm şey Aras olmadı.
17 numaralı oda oldu.
Çünkü artık emindim.
Oda vardı.
Anahtar vardı.
Kaset vardı.
Ve ben o gece oradaydım.
Ama zihnim bütün bunların üzerini kalın bir perdeyle kapatmıştı.
Kahvaltı yapmadan evden çıktım.
Annem arkamdan:
“Pera, nereye gidiyorsun?”
diye seslendi.
“17 numaralı odaya.”
Yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.
“Tek başına gitme.”
“Aras gelecek.”
Annem bir anda sustu.
“Aras mı?”
“Evet.”
“Hayır.”
“Ne hayır?”
“Onunla gitme.”
“Niye?”
“Çünkü o sana her şeyi anlatmayacak.”
“Belki de artık anlatır.”
Annem gözlerini kapattı.
“Pera, bazı gerçekler insanın hayatını düzeltmez.”
“Benim hayatım zaten yerinde değil.”
Kapıyı kapattım.
Otel şehrin biraz dışında, eski bir taş binaydı.
Tabelasının yarısı sökülmüştü.
Girişte yaşlı bir adam oturuyordu.
Beni görünce yüzüme uzun uzun baktı.
“Birini mi arıyorsun?”
“17 numaralı oda.”
Adamın yüzü değişti.
“Orası kapalı.”
“Bende anahtarı var.”
Anahtarı gösterdim.
Adam ayağa kalktı.
“Bu anahtar…”
“Ne?”
“Yıllardır görmedim.”
“Bu oda neden kapalı?”
Adam cevap vermedi.
Sonra arkamdan bir ses geldi.
“Çünkü kimse oraya girmedi.”
Aras.
Arkamı döndüm.
“Sen nereden biliyorsun?”
“Çünkü ben girdim.”
“Ne zaman?”
“Üç yıl önce.”
“Tek başına mı?”
“Hayır.”
“Kim vardı?”
Aras bana baktı.
“Defne.”
İçimde bir şey sıkıştı.
“Defne de biliyor.”
“Evet.”
“Bana neden söylemedi?”
“Çünkü senden korkuyordu.”
“Benden?”
“Hayır.”
“Öyleyse kimden?”
Aras cevap vermedi.
Yaşlı adam anahtarı görünce kenara çekildi.
“Üçüncü kat.”
Merdivenleri çıktık.
Koridor karanlıktı.
17 numaralı kapının önünde durduk.
Anahtarı kilide soktum.
Elim titriyordu.
Aras elini kapının üzerine koydu.
“Hazır mısın?”
“Hayır.”
“Girecek misin?”
“Evet.”
Kapıyı açtım.
Oda küçüktü.
İçeride yıllardır kimse yaşamamış gibiydi.
Perdeler kapalıydı.
Mobilyaların üzeri tozla kaplıydı.
Ama odanın karşı duvarında bir şey vardı.
Kırmızı bir lamba.
Kalbim hızlandı.
“Bu…”
Aras yanıma geldi.
“Rüyandaki pencere.”
Pencereye yaklaştım.
Dışarı baktım.
Karşıda aynı bina vardı.
Üçüncü kat.
Kırmızı ışık.
Nefesim kesildi.
“Ben bunu rüyamda gördüm.”
“Biliyorum.”
“Nasıl?”
“Çünkü ben de gördüm.”
Ona döndüm.
“Ne?”
“Rüyalarında seni gördüm.”
Bir süre birbirimize baktık.
“Sen de mi beni görüyorsun?”
“Yıllardır.”
“Ne zamandır?”
“Sen kaybolduğundan beri.”
Kalbim hızlandı.
“Ne görüyorsun?”
“Bazen bu odayı.”
“Başka?”
“Seni.”
“Ne yapıyorum?”
Aras’ın yüzünde acı bir gülümseme oluştu.
“Bazen ağlıyorsun.”
“Başka?”
“Bazen bana sarılıyorsun.”
Bir an nefesimi tuttum.
“Ben sana sarılıyor muyum?”
“Evet.”
“Sen?”
“Ben seni bırakmıyorum.”
Gözlerimi kaçırdım.
Odanın içinde ağır bir sessizlik vardı.
Sonra masanın üzerinde küçük bir kasetçalar gördüm.
Yanında bir kaset.
Üzerinde:
17.07.09
yazıyordu.
Kaseti aldım.
“Bu mu?”
Aras başını salladı.
“Evet.”
“Bunu daha önce dinledin mi?”
“Evet.”
“Ne var?”
“Sen.”
Kaseti cihaza koydum.
Play tuşuna bastım.
Önce cızırtı.
Sonra çocuk sesleri.
Defne.
Aras.
Ben.
“Hayır, böyle yapma!”
“Pera, sakin ol.”
“Bırak beni!”
Bir kapı çarpması.
Sonra yetişkin bir erkek sesi.
“Bunu kimseye anlatmayacaksınız.”
Çocuk Aras’ın sesi:
“Bırak onu!”
Ben ağlıyordum.
“Aras!”
Kasette bir şey devrildi.
Sonra Defne’nin annesinin sesi:
“Çocukları buradan götür!”
Ve ardından…
Bir silah sesi.
Kaset durdu.
Ben donup kaldım.
Aras bana bakıyordu.
“Kim ateş etti?”
Aras cevap vermedi.
“Kim?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan.”
“Pera…”
“Sen biliyorsun.”
“Hayır.”
“Bana bak.”
Aras baktı.
Gözlerinde korku vardı.
“Kim ateş etti?”
“Defne’nin annesi.”
“Ne?”
“Silah onun elindeydi.”
“Sonra?”
“Sonra…”
Aras sustu.
“Sonra ne?”
“Baban içeri girdi.”
“Ve?”
“Silah patladı.”
“Babam öldü mü?”
Aras başını salladı.
“Hayır.”
“Peki kim öldü?”
Aras’ın yüzü çöktü.
“Defne’nin annesi.”
O an her şey yerine oturacak sandım.
Ama olmadı.
Tam tersine daha da fazla soru ortaya çıktı.
“Peki annem neden babamın öldüğünü söyledi?”
“Çünkü baban kayboldu.”
“Nasıl?”
“Senin yüzünden.”
Dünyam başıma yıkılmış gibi oldu.
“Ben ne yaptım?”
“Sen hiçbir şey yapmadın.”
“Öyleyse?”
Aras bana yaklaştı.
“Baban seni aldı.”
“Ne?”
“Silah sesinden sonra seni alıp odadan çıktı.”
“Benimle ne yaptı?”
“Bilmiyorum.”
“Sen nerede kaldın?”
“Defne’yle birlikte.”
“Sonra?”
“Baban geri dönmedi.”
“Peki ben?”
Aras’ın gözleri doldu.
“Sen de dönmedin.”
“Beni nerede buldun?”
“Ertesi sabah.”
“Kimle?”
“Annenle.”
“Annem beni buldu?”
“Hayır.”
“Öyleyse?”
Aras bir adım daha yaklaştı.
“Sen anneni buldun.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek bu?”
“Sen sabah tek başına eve geldin.”
“Yedi yaşındaydım.”
“Evet.”
“Nasıl?”
Aras sustu.
“Ne söyledim?”
“Hiçbir şey.”
“Yalan.”
“Pera…”
“Ne söyledim?”
Aras gözlerini kapattı.
Sonra fısıldadı:
“‘Aras’ı hatırlamak istemiyorum.’ dedin.”
Gözlerim doldu.
“Ben bunu neden söyledim?”
“Çünkü sana biri bir şey söylemişti.”
“Kim?”
Aras bana baktı.
“Baban.”
O gece otelden çıktığımızda hava kararmıştı.
Yan yana yürüyorduk.
İkimiz de konuşmuyorduk.
Bir süre sonra Aras durdu.
“Pera.”
“Efendim?”
“Benden nefret ediyor musun?”
Ona baktım.
“Hayır.”
“Benden korkuyor musun?”
“Hayır.”
“Peki?”
Bir süre düşündüm.
“Bilmiyorum.”
Aras başını salladı.
“Bu yeter.”
“Ne için?”
“Yarın yine görüşmek için.”
İstemeden gülümsedim.
“Benden izin mi istiyorsun?”
“Hayır.”
“Ne yapıyorsun?”
“Şansımı deniyorum.”
“Ne şansı?”
Aras bana baktı.
“Belki bir gün bana bakıp beni hatırlamazsın.”
“Bunu zaten yapıyorum.”
“Hayır.”
Gülümsedi.
“Bir gün bana bakıp neden tanıdık geldiğimi değil, neden kalbini hızlandırdığımı merak edeceksin.”
Yüzüm ısındı.
“Çok kendine güveniyorsun.”
“Hayır.”
“Öyle görünüyorsun.”
“Çünkü seni çocukluğumdan beri tanıyorum.”
“Ben seni sadece birkaç gündür tanıyorum.”
Aras başını eğdi.
“Bazen birkaç gün, on dört yıldan daha uzun gelir.”
Bir süre sessiz kaldım.
Sonra:
“Aras?”
“Efendim?”
“Ben gerçekten seni sevmiş miydim?”
Bu kez gülümsemedi.
Sadece bana baktı.
“Evet.”
“Çok mu?”
“Çok.”
“Sen beni hâlâ seviyor musun?”
Aras birkaç saniye sustu.
Sonra:
“Bu soruya cevap verirsem kaçarsın.”
“Belki kaçmam.”
“Ben yine de söylemeyeceğim.”
“Niye?”
“Çünkü seni geçmişte sevmiş olmamın bugün senin üzerinde bir borç yaratmasını istemiyorum.”
Kalbim sıkıştı.
“Ya ben…”
Sustum.
Aras bekledi.
“Ya ben seni yeniden seversem?”
Bu kez yüzündeki bütün duvarlar indi.
Bana baktı.
“İşte o zaman…”
Sesi çok hafifti.
“…sana söyleyecek çok şeyim olur.”
Yürümeye devam ettik.
Ama ikimiz de biliyorduk.
O gece bir şey değişmişti.
Henüz birbirimizi sevmiyorduk.
Belki seviyorduk da, ben hatırlamadığım için bilmiyordum.
Ama ilk defa Aras’ın yanından ayrılırken içimde korkudan başka bir şey vardı.
Merak.
Ve belki…
çok küçük bir ihtimalle…
özlem.
Eve döndüğümde annem uyuyordu.
Sessizce odasına girdim.
Masasının üzerinde eski bir fotoğraf gördüm.
Fotoğrafı elime aldım.
Üç çocuk.
Ben.
Defne.
Aras.
Fotoğrafın arkasını çevirdim.
Daha önce görmediğim bir cümle vardı.
“Pera hatırlarsa, Aras da ölecek.”
Fotoğraf elimden düştü.
Ve o anda annemin arkamda durduğunu fark ettim.
“Bunu nereden buldun?”
Yavaşça döndüm.
“Bu ne demek?”
Annemin yüzündeki korku, hayatım boyunca gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu.
“Pera…”
“Aras ölecek mi?”
Annem cevap vermedi.
“Anne!”
Annem gözlerini kapattı.
Sonra fısıldadı:
“Hayır.”
“Öyleyse?”
“Sen hatırlarsan…”
Bir an sustu.
“…seni korumaya çalışan herkes tehlikeye girer.”
Ve ben o gece ilk kez şunu anladım:
Belki de geçmişimi hatırlamamamın sebebi beni korumak değildi.
Belki de birilerini korumaktı.