★
Fatih
Yataktan kalkmak tonlarca taşı sırtlamak gibi geldi. Dolaptan en bol, en rahat kumaş pantolonumu ve üzerime geçirdiğim o yumuşak, omuzlarımdan aşağı bolca dökülen gri oversize kazağımı seçtim. Saçlarımı taramaya bile halim yoktu, parmaklarımla şöyle bir geriye doğru atıp evden çıktım.
Okulun bahçesinden içeri girerken havanın keskin ayazı yüzüme çarptı. Öğrencilerin paspal kıyafetimin dedikodusunu yaptığını elbette duyuyordum. Bence gayet genç işi duruyordu. Koridorda yürürken bir sınıfın önünden geçiyordum ki kapı aralandı, içeriden iki öğrenci kafasını uzattı.
"Günaydın hocam!" dedi aralarından biri, gözleri parlayarak. "Hocam üzerinizdeki kazak efsane olmuş yalnız."
Hafifçe gülümsedim. "Günaydın gençler, sağ olun."
Öğretmenler odasına çıktığımda gözlerim refleks olarak Hasan’ın yerine baktı. Boştu. Sandalye masaya tam yanaştırılmıştı, üzerinde ne bir evrak ne de tütün kokulu ceketi vardı. O da benim gibi uyuya mı kalmıştı acaba?
İlk ders zilinin çalmasıyla birlikte seçmeli bi ders için 11. sınıfların sınıfına girdim. Sınıfa adım attığım gibi hepsi bir ağızdan sızlanmaya başladı.
"Hocam valla bu hafta sınavlar üst üste bindi, kafamız lapa gibi oldu. Ne olur bugün ders yapmayalım, boş bırakın biraz kafamızı toplayalım."
O kadar yorgun ve bitkindim ki, onların o yalvaran bakışları karşısında direnecek gücüm yoktu. Zaten seçmeli dersti. Başımı salladım.
"Tamam," dedim masaya yaslanarak. "Bugünlük serbestsiniz ama çok ses çıkarmak yok."
Dersin ortasında kapı çalındı. İçeri sesi çıktığında müdürün bile sesini sararttığı müdür yardımcımız Baksen Hoca girdi. Baksen Hoca, okulda çoğu kişinin, özellikle de süslü kız öğrencilerin, çekindiği ama bana adeta bir evlat, bir kardeş gibi yaklaşan kadındı. Onu gördüğüm an istemsizce bir gerildim.
"Fatih Bey, bölüyorum ama..." dedi Baksen Hoca. "Tenefüste odama uğrayabilir misin bir dakika, seninle konuşmam gereken bir mesele var."
"Tabii ki, hemen geliyorum ders bitiminde," dedim.
Tenefüs zili çalar çalmaz Baksen Hoca’nın odasına adımladım. Kapıyı vurup içeri girdiğimde masasının arkasında oturmuş, elinde telefon bir şeyler izliyordu. Beni görünce yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi.
"Gel bakalım Fatih, otur şöyle," dedi karşısındaki koltuğu işaret ederek. Oturdum.
"Biliyorsun ramazan yaklaşıyor," dedi Baksen Hoca ellerini masada birleştirerek. "E bizim okulda bir de hafız öğretmenimiz var, bu büyük bir nimet. Diyoruz ki bu sene okul mescidinde öğle aralarında mukabele okutalım, hem öğrenciler de katılır, güzel bir ortam olur. Ne dersin, uyar mı sana?"
Göğsüm felaket kabardı.
"Mukabele mi hocam? Şey... Tabii ki, büyük bir memnuniyetle okuturum," dedim, sesimdeki o heyecanı gizlemeye çalışarak. "Yeter ki öğrenciler faydalansın."
Baksen Hoca memnuniyetle arkasına yaslandı, yüzü aydınlandı. "Çok iyi, çok iyi! Zaten senden başka kimseye güvenemezdim bu konuda Fatih. Ben hemen programı hazırlatıyorum."
Tam kapıdan çıkacakken, içimdeki o dürtüyle duraksadım. Hasan’ın olmaması içimi kemiriyordu. En azından nerede olduğunu bilmek istiyordum.
"Hocam..." dedim yutkunarak. "Şey... Hasan Hoca bugün yok galiba?"
Baksen Hoca hafifçe kaşlarını kaldırdı, gözlerinin içindeki o keskin ferasetle bana baktı. Hafifçe sırıttı.
"Ne o Fatih?" dedi takılarak. "Çok mu özledin adamı, daha afyonun patlamamış gözün hemen onu aradı."
Yanaklarımın aniden alev alev yandığını hissettim. Kalbim boğazımda atmaya başladı. "Yok, yani... Şeyden sordum, normalde hep erkenden gelirdi de..." diye kekeledim.
Baksen Hoca gülerek başını salladı. "Neyse, telaş etme. Hastalanmış biraz, iki gün raporu varmış evinde dinleniyormuş. Zaten sınav zamanı da geliyor, pek ders yoğunluğu olmaz bu hafta."
İki gün?
İki gün boyunca o okul koridorlarında olmayacaktı. Her köşe başında karşıma çıkıp kalbimi yerinden oynatan adam iki gün boyunca okulda olmayacaktı. Öğretmenler odasına gitmedim; çünkü orada onun olmadığını bilmek canımı acıtıyordu. Bahçeye çıktım, banklardan birine oturdum. Hava buz gibiydi ama umurumda bile değildi. Telefonumu çıkarıp Maçkolik’ten Fenerbahçe kadrosuna falan baktım.
Ayaklarımın dibinde hafif bir miyavlama sesi duydum. Sarman, tüyleri kabarmış minik bir kedi bacağıma sürtünüyordu. Eğilip onu kucağıma aldım. Kedi anında boynuma doğru kıvrıldı, minik patileriyle kazağımın kumaşına tutunup mırlamaya başladı. Onu sevdim, o yumuşacık tüylerine ellerimi sararken içimdeki koca yalnızlık biraz olsun hafifler gibi oldu. "Neredesin ula Hasan…" diye mırıldandım kediyi severken.
Hava iyice soğuyup rüzgar sertleşince dayanamayıp içeri girdim. Hasan’ı özlemiştim. Bana bakmasa bile o odada var olduğunu bilmek, koridorda adımlarını duymak yetiyordu bana. Şimdi okulun içi öyle sessizdi ki…
Günün son dersi bittiğinde, çıkışta merdivenlerden inerken dayanamayıp yine Baksen Hoca’nın odasına uğradım. Kapıyı tıklatıp başımı uzattım.
"Hocam, ben çıkıyorum. Hasan Hoca’yla ilgili... Şey, başka bir haber var mı diye bakayım demiştim."
Baksen Hoca başını kaldırıp bana baktı ve gülerek kafasını salladı. "Yok Fatih hocam, yok. İki gün istirahatli adam, evinde dinleniyor. Hadi sen de git evine dinlen, yorgun görünüyorsun zaten."
"İyi akşamlar hocam," diyerek okuldan çıktım.
Eve girdim. Ablam kapı sesini duyar duymaz elinde tahta kaşıkla koridora çıktı.
"Geldin mi Fatih'im? Valla gözüm yollarda kaldı," dedi. Sonra yüzümdeki solgunluğu görünce kaşları çatıldı. "Kuzum senin rengin yine solmuş, hayırdır?"
"Yok abla, yorgunum sadece," dedim ceketimi portmantoya asarken. "Sınav haftası yaklaşıyor, koşturmacalar bitmiyor biliyorsun."
Yemek masasına oturduğumuzda, ablamın sıcak sohbeti yine evi sardı.
Ablam çorbasından bir kaşık alırken, kafasını kaldırıp birden o müthiş gerekli konuyu açtı:
"Ha bu arada Hasan bey nasıldı bugün?"
Onun adı geçtiği an kalbim küt küt atmaya başladı.
“Hastaymış gelmedi.”
“Aa nesi varmış acaba?” dedi ablam endişeyle. Ona ne ya? Ne diyeceğimi bilemeyerek sesimi yükselttim:
"Sana ne elin adamından abla!"
Ablam şaşkınlıkla elindeki kaşığı bıraktı, gözlerini kocaman açarak bana baktı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra ablamın o yüzündeki şaşkınlık yavaşça yerini derin, şefkatli bir gülümsemeye bıraktı. Sandalyesini biraz yana kaydırıp ayağa kalktı, sandalyeme doğru yaklaştı.
"Fatih..." dedi, kollarını boynuma dolayarak beni göğsüne çekti. "Sen büyüdün de beni mi kıskanıyorsun, koruyup kolluyorsun? Abik subuk tepki veriyorsun bir de..."
Gözlerim doldu. Ablam saçlarımı şefkatle okşuyor, sırtımı sıvazlıyordu. O benim acımı başka her şeye yorabilirdi ama benim Hasan’a olan bu imkansız hislerimi bilmesi imkansızdı.
"Tamam birtanem, sakin ol," dedi ablam kulağıma fısıldayarak. "Bak, yarın akşam işten sonra beraber dışarı çıkalım gezelim biraz, ha? Hem değişiklik olur, güzel bir yer bulur yemek yeriz, kafan dağılır."
"Olur abla," dedim yutkunarak, sesim titremesin diye direndim. "Gezelim."
Yemekten sonra ablam da ben de odalarımıza çekildik. Bilgisayarımı açıp FIFA girdim, birkaç maç yaptım. Açık lisedeyken mahalledeki çocuklarla tüm gün bunu oynardım. Hasan’ın nesi vardı acaba? Üşütmüş müydü?
Gece yarısına doğru odanın ışığını kapattım. Telefonumun ekranından efkarlı, yavaş tempolu bir Karadeniz türkü açtım. Bugün de iyice ergenleşmiştim.



