(12 gün sonra) 3 Aralık 2023 ~
Sabahın ilk ışıkları, şehrin üzerine ince ince serpilirken, gökyüzü açık bir griden maviye geçiş yapmaya başlamıştı. Henüz kuşlar bile yeni yeni ötmeye başlamıştı; dışarısı sessiz, uyku hâlindeki bir dünyanın yavaşça uyanışına tanıklık ediyordu. Bu sakinliğin içinde, Jungkook hâlâ yatağının sıcaklığına sarılı hâlde derin bir uykudaydı. Kalın yorganına gömülmüş, başını yastığın en yumuşak köşesine yaslamıştı. Soluk alıp verişleri düzenliydi; beden dili, onun uykunun en tatlı yerinde olduğunu söylüyordu.
Ancak bugünün diğer sabahlardan bir farkı vardı. Bugün, Taehyung’la birlikte yaptıkları bir plan vardı: Okul başlamadan önce buluşacak, birlikte temiz havada kısa bir yürüyüş yapacak, ardından yakınlardaki o küçük ama sıcak kafede kahvaltı edeceklerdi.
Ama bu güzel plan, öncelikle Jungkook’un uyanmasıyla mümkün olacaktı. Ne var ki, Jungkook’un uykusu oldukça değişkendi; bazen minik bir tıkırtıya bile irkilerek uyanırken, bazen de en gürültülü sesler bile onun uykusuna dokunamazdı. Bugün hangisi olacağı bilinmezdi.
Odanın köşesinde titreyen telefon, tam yediye ayarlanmış alarmıyla birden ötmeye başladı. Sanki odanın dört bir yanından yankılanıyordu sesi. Sert ve tiz bir şekilde çalan alarm, Jungkook’un huzurlu rüyasının tam ortasına ansızın bir hançer gibi saplandı. Yorganın altından fırlayarak, aniden doğruldu. Kalbi hızlı atıyor, göz bebekleri odanın karanlık köşelerinde bir şey arıyormuş gibi dolaşıyordu.
Birkaç saniye sonra, sesin kaynağını fark edercesine gözlerini komodinin üzerindeki telefona çevirdi. Ekranı parıldıyor, alarm durmadan çalmaya devam ediyordu. Elini uzatıp ekranı hafifçe kaydırarak alarmı susturdu. Derin bir nefes verdi. Sonra, iki eliyle tüm yüzünü kapladı; sanki uykunun izlerini avuçlarında silmeye çalışıyordu. Parmak uçlarıyla göz kapaklarını ovuşturduktan sonra iç çekerek yataktan kalktı.
Gardırobun önüne gelerek, giyeceği kıyafeti seçmek üzere askılar arasında dolaşmaya başladı. Her kıyafetin dokusuna hafifçe dokunuyor, sabahın soğukluğunu içinde hissediyordu. Gözleri, siyah bir oversize sweatshirt'e takıldı. Altına ise rahat bir kumaş pantolon seçti. Kıyafetleri yatağının üzerine bıraktıktan sonra banyoya yöneldi.
Yüzüne çarptığı soğuk suyla birlikte kendine gelmeye başlamıştı. Ayna karşısında birkaç saniye durup göz altlarına baktı; hâlâ uykunun hafifliği vardı yüzünde. Dişlerini fırçaladı, saçlarını düzeltip tekrar odasına döndü. Tam bu sırada, tanıdık bir müzik sesi havayı doldurdu. Telefonunun ekranında parlayan isim, dudaklarına sıcacık bir tebessüm yerleştirdi.
Arayan Taehyung'du.
Hiç düşünmeden aramayı cevapladı. Telefonu kulağına götürdü. Karşı tarafta birkaç saniyelik bir sessizlik vardı. Ardından, hafif bir mırıltı ve uzun bir esneme sesi geldi. Jungkook bu sese hafifçe güldü. Onun için tanıdık, güven veren bir sesti bu. Taehyung’un yeni uyanmış hâlini hayal etti gözünün önünde.
Birkaç saniye sonra, boğazını hafifçe temizleyen Taehyung konuştu:
"Jungkookie..."
Bu kelimeyi söylerken sesi hâlâ yumuşak, kalın ve uykulu tonlardaydı. Sonrasında, sesi biraz daha açılarak devam etti:
"Günaydın..."
Jungkook, başını hafifçe yana yatırarak sevecen bir tonla karşılık verdi:
"Günaydın, Tae."
O an odada hâlâ yorgan hışırtıları duyuluyordu. Taehyung’un hâlâ yatakta olduğunu anlamak zor değildi. Sesinden, hâlâ gözlerini tam açamamış biri olduğu belliydi. Jungkook bu hâlini tatlı bulmuştu. Hafifçe güldü.
"Ben uyandım ama belli ki sen hâlâ uyuyorsun."
Taehyung’tan onaylar gibi bir mırıltı geldi.
"Hmm... Dün gece uyku tutmadı."
Jungkook telefonu hoparlöre alıp yatağını toplamaya başladı. Yorganı iki eliyle tuttu, silkeledi. Çarşafı düzelterek yatağın kenarlarına sıkıştırdı. Üstüne yorganı sererken hafifçe başını yana çevirdi ve merakla sordu:
"Niye? Neden uyuyamadın?"
Karşıdan gelen ses, daha durgundu bu kez. Taehyung, biraz durakladıktan sonra yavaşça cevapladı:
"Biliyorsun... İlaçlar. Yan etki yapıyor. Geç dalabiliyorum uykuya."
Jungkook’un yüreği burkuldu. Her ne kadar alışkın olsa da, Taehyung’un zor bir gece geçirdiğini duymak yine de canını sıkmıştı. Yatağını toplamayı bitirip telefonu tekrar eline aldı. Hoparlörü kapatıp telefonu kulağına götürdü.
Sesindeki içtenlikle, yavaşça konuştu:
"Ahh Taehyung... Çok yorgunsun. İstersen başka bir gün gidelim, olur mu?"
Taehyung’un sesi aniden yükseldi. Panik hâlindeymiş gibi, hızlı ve peş peşe konuştu:
“Hayır, hayır! Çok yorgun değilim... Bugün gidelim lütfen...”
Jungkook, onun bu ani kararlılığına rağmen emin olmak istemişti. İçinde hâlâ hafif bir endişe vardı.
“Emin misin?” diye sordu, sesi yavaş ve dikkatliydi.
Taehyung’un cevabıysa net ve kararlıydı.
“Gerçekten... Çok da önemli bir şey değil, seninle gitmek istiyorum.”
Bu cümleyle içi rahatlayan Jungkook, telefonun ekranına son bir kez bakıp aramayı kapattı. Gülümseyerek derin bir nefes aldı. Taehyung hazırlanırken, kendisi de sabah rutinine devam etmeye karar verdi.
Evde hâlâ sessizlik hâkimdi. Saat daha çok erkendi. Ebeveynleri uykudaydı. Jungkook, onları rahatsız etmemek için ayak parmaklarının ucuna basarak yavaş adımlarla mutfağa doğru ilerledi. Sessizlik, adımlarının arasına sığındı. Mutfağa vardığında beyaz, uzun raflara uzanıp bir bardak aldı. Elindeki cam bardak ışığı hafifçe yansıtıyor, sabahın ışığında narin bir parıltı saçıyordu.
Tezgâhın üzerine usulca bıraktı bardağı. Gözleri mutfakta cam sürahiyi aradı. Göz hizasındaki raflardan birinde duran sürahiyi gördüğünde, her zamanki gibi iki eliyle kavrayarak aldı. İçindeki su serin ve berraktı. Onu tezgâha taşıdı. Bardağın içine dikkatlice dökmeye başladı. Suyun bardağı doldururken çıkardığı o hafif şırıltı sesi, mutfağın sessizliğinde yankılandı.
Tam bardağı ağzına götürmek üzereyken, beklenmedik bir şey oldu. Bardak, avuçlarının arasından kayarak yere düştü. Cam, önce birkaç kez mutfak zemininde sekerek hafifçe zıpladı; ardından ani bir hareketle sert zemine çarpıp tuzla buz oldu. İncecik parçalar her yöne saçıldı. Sanki zaman bir anlığına durdu, ardından çıkan cam kırılma sesi tüm evi sarmaladı.
Jungkook, gözleriyle parçaları takip ederken olduğu yerde dona kaldı. Elinde olmayan bir dikkatsizlikle sessizce su içmek isterken, neredeyse fırtına kopmuştu. O an aklına tek bir şey geldi:
Babası.
Babası çok hafif uyurdu... Ve bu sesin onu uyandırmış olma ihtimali neredeyse kesindi.
Ve korktuğu başına geldi.
Mutfağın kapısı hızla açıldı. Babası içeriden içeri girmiş, gözleriyle önce oğluna, sonra yere dağılmış cam parçalarına bakıyordu. Adamın kaşları hafifçe çatılmış, gözleri kocaman açılmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi ama aynı zamanda endişeliydi. Jungkook, babasının o anki bakışlarını görünce irkildi. Kalbi hızla çarpmaya başladı.
“Baba... Su içecektim. Bardak elimden kaydı... Özür dilerim,” dedi, sesi ürkek ve tedirgindi. Hatta neredeyse fısıltıya yakındı.
Ancak babasının tepkisi onu şaşırttı. Sesi biraz yükselse de, öfkeden çok kaygı barındırıyordu:
“Oğlum! Sence şu an bardak önemli mi?” dedi, bir adım ileri attı. “Çok korktum sana bir şey oldu sandım. Dur orada, sakın kıpırdama! Hemen terliklerini getireceğim, tamam mı?”
Jungkook, başıyla usulca onayladı. Olduğu yerde kaldı. Babasının bu kadar anlayışlı ve korumacı davranması içini rahatlatmıştı. Kırık camların arasında tek başına kalmıştı ama babasının varlığı, onu güvenle sarmalamış gibiydi.
Az sonra, babası elinde terliklerle tekrar mutfağa döndü. Jungkook’un odasından getirdiği, beyaz ve pembe renklerin iç içe geçtiği, üstünde sevimli bir tavşan figürü bulunan pofuduk terlikleri uzattı.
“Al oğlum, dikkatlice giy bunları. Cam parçaları her yere dağılmış. Bir tarafına batmadı değil mi?” diye sordu, gözleri hâlâ dikkatle oğlunu tarıyordu.
Jungkook babasının uzattığı terlikleri eliyle havada yakaladı. Eğilip yavaşça önüne bıraktı. Sonra özenle giydi. Ayağını kaldırırken hâlâ etrafındaki cam parçalarına dikkat ediyordu. Gözleri, babasının gözleriyle buluştuğunda hafifçe gülümsedi.
“Hayır, iyiyim. Sadece birazcık korktum,” dedi sessizce. Sonra dikkatli adımlarla mutfağın çıkışına doğru yürüdü. Babasının yanına geldiğinde, içinden geçen minnet duygusu gözlerine yansımıştı. Sessizce bakıştılar.
Babası ise elini Jungkook’un omzuna koydu. Gözlerinde hâlâ tedirginlik vardı ama bu sefer biraz daha yumuşamıştı.
“Tamam tamam, hadi git sen. Ben burayı hallederim. Ayakkabıyla basma sakın, zaten pofuduk tavşanların seni korur,” diyerek göz kırptı.
Jungkook bu tatlı şakayla birlikte gülümsedi. Birkaç adım geri çekilip babasına teşekkür etti, sonra dikkatli adımlarla mutfağı terk etti.
Odası hâlâ sıcacıktı. Sabah telaşının ardından kendini biraz daha toparlamış hissediyordu. Telefonuna gelen bildirimle beraber üsten ne yazdıgına baktı.
[Taehyung]
"Hazırım. Seni köşe başında bekliyorum."
Jungkook hemen montunu giydi. Aynaya son bir kez baktı, saçlarını biraz daha kabarttı. Ardından kapıya yöneldi. Ayakkabılarını hızlıca giyerken annesi hâlâ uykudaydı; bu yüzden evden sessizce çıktı.
Soğuk sabah havası yüzüne vurduğunda irkildi ama bu serinlik, içini üşütmek yerine canlandırmıştı sanki. Derin bir nefes aldı. Sokağın köşesine dönerken gözleri hemen Taehyung’u aradı.
Ve işte oradaydı.
Taehyung, kalın montunun yakasını kaldırmış, ellerini cebine sokmuş şekilde bekliyordu. Gözleri hafif kısıktı, saçları rüzgârda hafifçe dans ediyordu. Onu gören Jungkook’un içi sıcacık oldu.
Adımlarını hızlandırdı. Birkaç saniye sonra yan yanaydılar.
Taehyung göz ucuyla ona baktı. “Geç kalmadım değil mi?” dedi, sesi hâlâ sabahın mahmurluğunda.
Jungkook başını iki yana sallayıp gülümsedi. “Yok. Az önce çıktım ben de. Ama yaşadığım mini felaketi anlatacağım birazdan.”
Taehyung şaşırarak döndü. “Ne felaketi?!”
Jungkook, hafifçe başını eğerek anlatmaya başladı.
“Bak şimdi... ben sabahları kahvaltı yapmasam da, bir bardak su içmeden asla evden dışarı adım atamam, bunu biliyorsun zaten. Ve saat de bayağı erken... haliyle annemle babam hâlâ uyuyorlardı. Sessiz sessiz kalktım işte, ayaklarımın ucuna basarak mutfağa gittim. Her yer karanlık ve sessizdi. Bardağı aldım, sürahiden suyu doldurdum. Tam içecekken... bardak elimden kayıp yere düştü.”
O anı hatırladığında yüzünde hafif bir korku ifadesi belirmişti.
“Yani Taehyung... sadece düşmedi. Cam, önce birkaç kere sekip sonra paramparça oldu. Her yere dağıldı. Ve en kötüsü? Çok fazla ses çıkardı. Yani, gerçekten çok. Mutfağın içinde cam sesi yankılandı resmen.”
Sesi hafifçe alçalmıştı şimdi. Gözlerini kaçırarak devam etti:
“Babamın da uykusu zaten çok hafiftir. Hani en ufak tıkırtıya bile uyanır. Beni o hâlde görünce korkudan gözleri kocaman açıldı. Cam kırıkları içinde dikilmişim, elimde boş sürahi, suratım panik... Adamcağız beni öyle görünce neye uğradığını şaşırdı.”
Taehyung, dikkatle onu dinliyordu. Gözleriyle her detayı hayal etmeye çalışıyor gibiydi. Hafifçe kıkırdadı ama ciddiyetini de korudu:
“Çizik falan yok dimi? Terlik giydin mi en azından?”
Jungkook, burnunun ucunu hafifçe kırıştırıp küçük bir ‘ıhh’ sesi çıkardı.
“İşte... o an çıplak ayaktaydım.”
Taehyung'un gözleri kocaman açıldı. “Ciddi misin?!”
“Sonra?” dedi Taehyung sabırsız bir merakla. “Baban ne yaptı?”
“Direkt bana ‘Kıpırdama!’ dedi. Sonra yukarı çıkıp odama gitti. Tahmin et ne getirdi?” dedi Jungkook hafif bir sırıtmayla.
Taehyung kaşlarını kaldırdı. “Ne? Çöp kutusu mu? Süpürge falan mı?”
Jungkook kıkırdayarak başını iki yana salladı. “Hayır. Terlik. Ama sorun o değil asıl olay. O an ki telaş ile beraber pofuduk tavşanlı pembe - beyaz terliğimi getirmesi...”
Taehyung’un yüzü bir anda ciddileşti. Gözleri büyümüş, dudakları aralanmıştı.
“JUNGKOOK! O da mı tavşanlı?!”
Jungkook kahkahayı patlattı. “Ne var yaa, çok rahat onlar! Hem ayaklarımı çok sıcak tutuyor. Bir de kulakları sallanıyor yürürken…”
Taehyung bir eliyle yüzünü kapatıp, gülmüş ardından sormuştu;
"Pofuduk mu bir de?"
“Evet ya!” Jungkook utangaç bir gülümsemeyle başını öne eğdi. “Onları getirip giydirdi bana... o kadar tatlıydı ki. Ama o korkusu, o panik hâli... içimi burktu biraz.”
Taehyung derin bir nefes aldı. Hava hâlâ serin ve biraz da kapalıydı. Sokağın köşesini dönüp yürümeye devam ederlerken, adımları aynı ritimde atılıyordu. Taehyung, biraz duraksayarak sordu:
“Peki sonra? Cam parçalarını kim temizledi?”
“Babam.” Jungkook omuz silkti. “Ben yardım etmek istedim ama ‘üstünü giyin, çıkacaksın, ben hallederim’ dedi. Bir de o an çok duygusal konuştu, şey dedi;
‘Bardak önemli değil oğlum, sen iyisin ya, yeter.’ ”
Taehyung’un gözleri hafifçe buğulandı. “Ayy…” dedi sadece, içinden geçenleri dile dökememişti.
Sonra gülümsedi. “Senin baban çok iyi biri Jungkook. Senin gibi biri nasıl yetişir sanıyorsun?”
Jungkook, onun bu sözlerini duyunca biraz utandı, biraz da gururlandı. Gözlerini kaçırarak hafifçe gülümsedi.
“Seninle böyle yürümek bile... her şeyi unutturuyor biliyor musun?”
Taehyung, onun bu cümlesine bir şey demedi önce. Sadece yavaşladı. Yan yana durduklarında, başını hafifçe eğdi.
“Ben de sabahları hep seninle başlamayı seviyorum.”
İkisi de bir süre sustu. Sanki kelimelerin yerine, sokakta esen rüzgâr konuşuyordu.
Az ilerideki kafenin önü göründüğünde Jungkook birden konuyu dağıtır gibi yaptı:
“Bak bak! Bugün noodle söyleyeceğim. Ve sen karışmayacaksın!”
Taehyung hemen ciddileşti. “Hayır efendim! Geçen sefer yemedin bile, sonra noodle'ın suyu göğsüne döküldü, hatırlatırım!”
Jungkook kahkahasını tutamadı. “İşte o yüzden rövanşımı alıyorum!”
İkili, kahkahalar eşliğinde kafenin kapısından içeri girdiklerinde, zilin “çınn” sesi onları karşıladı. İçeride hafif bir müzik çalıyor, kahve ve yemek kokusu her köşeyi sarmalıyordu.
Ve belki de en güzeli, anılarına bir yenisi eklenmişti. Bu sabah bambaşkaydı. Onların beraber erkenden kalkıp, temiz hava da yurüyüş yaptıktan sonra kahvaltı yaptıkları ilk sabahtı.
-
Bölüm sayısı tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Bu bölüm o kadar hoşuma gitti ki, defterime en güzel yazımla geçirdim her bir satırını. Yazarken “Cigarettes After Sex” grubunun Apocalypse adlı şarkısını dinledim. Melodisi, sanki kelimelerimin altına dökülen duygular gibiydi. O parçanın notaları, bu bölümün ruhuyla iç içe geçti. Size de tavsiye ederim; yavaşça akan, ama içinde derin dalgalar taşıyan bir müzik.
Bölümün sonlarına doğru içime yayılan o huzurlu his, beni geçmişe götürdü. Aralarındaki konuşmalar, bir zamanlar yanımda olan eski arkadaşlıkları hatırlattı bana. Ama artık sadece hatıra. Çünkü bazıları, o hayallerin üzerine kendi elleriyle gölge düşürdü.
İhanet, tuhaf bir şey. Önce anlamıyorsun. Hatta bazen kendini suçluyorsun. Ama sonra… bir an geliyor ve her şey yerli yerine oturuyor. Ve işte o an, kalbinin tam ortasına saplanan görünmez bir hançer gibi sızlıyor gerçekler. Gözünün içine baka baka seni yaralayan insanların hâlâ geçmişteki güzel anılarda yer alması, insanın canını en çok acıtan şey oluyor bence.
Yalnızlık ise sessiz bir arkadaş gibi. Bazen huzurlu, bazen çok ağır. Unutuyormuşsun gibi oluyor ama bir şarkı, bir sokak köşesi ya da bir kelime yetiyor her şeyi geri getirmeye. Film şeridi gibi, hem büyüleyici hem de kalp sıkıştırıcı.
Bugün de böyle bir ruh hâliyle geldim bölümün sonuna. Kendimi zorlamıyorum. Kimseyi zorlamıyorum. Eğer isterseniz, soru-cevap yapmak istediğim notumu beğenebilirsiniz. Dilerseniz kitaplarımı da inceleyebilirsiniz.
Kendinize iyi bakın millet. Ve unutmayın, bazen yalnızlık bile insanı korur.