İçeriğe geç

Before you leave (Taekook)

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Before you leave (Taekook)

Bölüm 2

2. Bölüm

(2 Hafta sonra) 22 Eylül 2023 ~

Taehyung’la arkadaş olmuştuk. Şu an, gözüm kapalı güvenebileceğim, “dost” diyebileceğim kadar derin bir arkadaşlığımız vardı. Onun hakkında az da olsa bilgi sahibiydim artık. Ne severdi, nelerden hoşlanmazdı, canı sıkıldığında ne yapar, bir şeye sinirlendiğinde nasıl davranırdı… Bunların hepsini gözlemlemiş ve zamanla öğrenmiştim. Sevdiklerini de, sevmediklerini de zihnimin bir köşesine özenle yerleştirmiştim.

Onun küçük tiklerini, durduk yere alnını ovuşturmasını ya da kaşlarını çatıp sonra aniden yumuşayan bakışlarını fark etmiştim. Dinlediği müzikleri ezbere biliyordum artık. Sık sık bahsettiği birkaç favori şarkısı vardı; bazıları öylesine ağır duygularla yüklüydü ki, sanki sadece o şarkılarla kalbini açabiliyordu. Ve kitaplar…

Evet, kitaplar. Taehyung’un dünyası adeta kitaplardan örülmüştü. Okuduğu romanları sadece bir okuyucu gibi okumuyor, resmen yaşıyordu. Hangi kitabı eline almışsa, onu içselleştiriyor, karakterlerin ruhuna bürünüyor, olayları sanki kendi yaşamış gibi anlatıyordu. Bu, beni her seferinde hayran bırakıyordu.

Beraber yaptığımız ve bana en çok keyif veren aktivite ise, onun okuduğu kitapları uzun uzun anlatmasıydı. Ama bu anlatış, sıradan bir özet verme değildi. Kitabın ismini söylerken bile sanki içindeki dünyaya yeniden adım atıyormuş gibi bir titizlikle konuşuyordu. Kitapların içinde geçen şiirleri, satır aralarına gizlenmiş şarkı sözlerini hafızasından ezbere söylüyor, okurken hissettiği duyguları da en ince detayına kadar paylaşıyordu.

En şaşırtıcı tarafıysa, bunu yaparken elinde hiçbir not olmamasıydı. Önünde açık bir kitap bile bulunmazdı. Okuduğu kitaptan belki haftalar, belki aylar geçmişti ama sanki onu daha dün okumuş gibi bir rahatlıkla, bir akıcılıkla anlatıyordu.

Bazen gözlerini kısıp uzak bir noktaya bakar, sonra bir cümleyi fısıldayarak söylerdi. O an, sadece sözleri değil, kitapla birlikte yaşadığı hissi de bana geçirirdi. Öylesine sahici ve dolu doluydu ki… Onun anlatışını dinlerken kendimi bir sinema salonunda, karanlıkta film izliyormuş gibi hissederdim. Gözlerim kapalı bile olsa, her detayı zihnimde canlandırabilirdim.

Sanırım bu yüzden ona karşı gizli bir hayranlık ve... evet, biraz da kıskançlık hissediyordum. Çünkü Taehyung, bir kitabı okumuyordu — onu yaşıyordu. Ve ben, onun bu eşsiz yeteneğine hayran olmamak için kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, içimdeki kıskançlık sinsi bir şekilde kıpırdanıp duruyordu.

Bu yüzden geçen gün, ne yaptığımı tam olarak bilmeden bir delilik yapmıştım. Hem bir sürpriz gibiydi, hem de sinir bozucu… Belki de benimle doğrudan bir ilgisi yoktu; ama içimde bir yerlere dokunuyordu. Taehyung, son zamanlarda çok soğuk ve mesafeli davranıyordu. Gözlerinde sürekli bir öfke, duruşunda sertlik vardı. Ama yine de… düzelebileceğini düşünüyordum. Çünkü onun o halleri, aslında benim de derinliklerimde taşıdığım tarafların bir yansımasıydı. Benim de suskun ve içine kapanık olduğum binlerce hâlim vardı. Ve onu anlayabildiğimi hissediyordum.

Olay şu ki… Bu son bir haftadır, Taehyung istisnasız her gün kitap okuyordu. Ders arasında, teneffüste, hatta bazen sınıfta gürültü olurken bile gözlerini satırlardan ayırmıyor, benimle en ufak bir sohbet bile etmiyordu. Konuşmaya çalışsam, bana cevap vermek yerine heyecanla kitabında geçen bir sahneden bahsetmeye başlıyordu. Onun coşkusu gerçekti ama... ben yavaş yavaş dışarda kalmış gibi hissediyordum.

Başlarda belli etmemeye çalıştım. Yutkunarak geçiştirdim. Ama bir noktadan sonra içimde kırık bir şeyler büyümeye başladı. Sessizliğimin içine bastırılmış bir öfke karıştı.

O gün sınıfta oturuyorduk. Taehyung yine kitap okuyordu, ben ise ona göz ucuyla bakıyordum. Derin bir konsantrasyonla sayfaları çeviriyor, yüz ifadesiyle o anki duyguları sanki kitaptan dışarı taşıyordu. Ama bizden başka biri daha vardı. Sınıfın arka sıralarından bir çocuk, fark ettirmeden bizi izliyordu. Adını bile bilmediğim biri... Bilmiyorum, belki de sadece o an dikkatini çekmiştik. Belki Taehyung’un dünyayı tamamen dışlayarak yalnızca kitaba gömülmesi, onu rahatsız etmişti. Benim de zaman zaman rahatsız olduğum gibi… Ama en azından ben bunu mimiklerimle belli etmiyordum.

Çocuk, bir süre bizi süzdü. Sonra aniden yerinden kalktı ve ağır adımlarla masamıza doğru ilerledi. Ben hâlâ ne olduğunu anlayamamıştım. Taehyung ise sadece bir saniyeliğine kafasını kaldırdı. Bakışları çocukla buluştuğu anda aralarında görünmez bir gerginlik oluştu. Taehyung'un bakışları, merak dolu ama sakince sorgulayıcıydı.

Ve bir anda olan oldu.

Çocuk, arkasındaki sıranın üstünde duran çilekli süt kutusunu aldı — sanki bunu çok önceden planlamış gibi kararlıydı. Elimiz süte bile uzanamadan kutuyu Taehyung’un okuduğu kitabın üzerine boca etti. Tatlı, pembe renkli sıvı sayfaların arasına hızla yayıldı. Kapağı biraz aralıktı; bu yüzden süt, kitabın içine sızarak her bir satırı boğmaya başladı. Sayfalar o ıslaklıkla büküldü, kırıştı, eskidi bir anda. Tüm emek saniyeler içinde yok olmuştu.

Taehyung’un o anki bakışları... hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Yüzüne bir gölge düşmüştü. Gözbebekleri büyümüştü, çenesi hafifçe titriyordu. Ama asıl korkutucu olan, sessizliğiydi. Çocuğa öyle bir baktı ki, bakışları kelimelerin yapamayacağı kadar fazla şey söylüyordu. O an, eğer kolunu tutmasaydım... disiplin cezası kaçınılmaz olurdu.

Aynı günün öğle arası, sessizce yemekhaneye gittik. Aramızda pek konuşma geçmedi. Sessizlikte sadece tabakların tınısı vardı. O an bile Taehyung’un aklı hâlâ o kitapta gibiydi. Ama yüzünde farklı bir sertlik de hissediliyordu; bu bir bekleyişti, fırtına öncesi sessizlik gibi…

Yemekhanede ilerimizdeki masalardan birinde, o çocuk arkadaş grubuyla oturuyordu. Gülüşmeler, kahkahalar havada dans ediyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaları beni bile sinirlendirmişti ama Taehyung’un ne hissettiğini tahmin bile edemiyordum.

Sessizce yerinden kalktı. Hedefi belliydi. Adımları yavaş ama kendinden emindi. Çocuğun masasının yanına geldiğinde, aniden hareket etti. Masada duran yağlı patates kızartmalarının olduğu tabağı aldı ve tereddütsüzce çocuğun üstüne boşalttı. Sonrasında ise masanın kenarında duran meyve suyunu kavrayıp tek hamlede çocuğun başından aşağıya döktü. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, kimse ne olduğunu anlayamadı.

Ve sonra… en ikonik an geldi. Soğukkanlı bir şekilde, hiç ses tonunu değiştirmeden, dudaklarının köşesini hafifçe kıvırarak, “Kusura bakma, çok gülüyordunuz… Rahatsız oldum,” dedi.

O an ortamda bir uğultu yükseldi. Çocuk, ne olduğunu anlayamadan ellerini kaldırdı ama Taehyung’un döneceği korkusuyla hiçbir şey söyleyemedi. Taehyung elinde hâlâ tabaklar varken geri geldiğinde, çocuk gözlerini kaçırdı. Masadakiler ise sessizdi. Bize bakan gözler vardı ama… ses yoktu. Belki de buralarda bu tarz şeyler normal karşılanıyordu. Ya da kimse Taehyung’a karşı laf söyleme cesaretini gösteremiyordu.

Ama ben... o an, onun ne kadar sessiz bir öfkeye sahip olduğunu ilk kez görmüştüm. Ve bu, içimde hem bir hayranlık hem de bir tedirginlik yaratmıştı.

Asıl benim yaptığım şeye gelecek olursak… Taehyung, o olaydan sonra tam anlamıyla yıkılmıştı. Masanın üzerinde duran, hâlâ süt kokusu gelen, sayfaları kıvrılıp buruşmuş kitabıyla uzun uzun bakıştı. Gözleri sabit bir noktaya kenetlenmişti ama zihni kim bilir nerelerde dolanıyordu. Ne düşündüğünü kestirmek mümkün değildi.

Sonra, hiç beklenmedik bir şekilde yavaşça hareket etti. Kitabı dikkatlice eline aldı, sanki onu hâlâ kurtarabileceğini düşünüyordu. Ardından kalem kutusuna uzandı; içinden uçlu kalemini çıkardı ve sayfaları bir bir karalamaya başladı. Her bir satırı siyah çizgilerle yok ediyor, sanki yaşadığı her şeyin üzerini tek tek siliyordu. O an gözümde öyle bir görüntü belirdi ki… Sanki hayatında birileri onu zamanında parçalamış, yıpratmış, o ise onları bu deftere — kara deftere — bir bir gömüyordu. Öfkesini kelimelerden çıkarıyor, sessizce intikam alıyordu belki de.

Şaşkın bakışlarım bir Taehyung’a, bir de onun elindeki mahvolmuş kitaba kayıp duruyordu. Kitap zaten sütün etkisiyle darmadağın olmuştu ama Taehyung onu daha da kötü hâle getiriyordu. Dokunmak istemedim. O an içinde bulunduğu hâlin, kırılganlığıyla karışık bir öfkesi vardı. Ne tepki vereceğini bilemedim. Belki de o hâliyle sadece kendi dünyasında kalmak istiyordu. Belki de tek yapmam gereken onun yanında sessizce durmaktı.

En sonunda neredeyse tüm sayfalar kalem darbeleriyle simsiyah olmuştu. Her bir sayfa, içinde anlatılmak istenen cümleleri değil; yalnızca hayal kırıklığını, öfkeyi ve kırılmışlığı taşıyordu artık. O an, kitabı bir kenara bıraktı. Sonra tanıştığımız ilk günkü gibi, kollarını çapraz şekilde masanın üzerine yerleştirdi. Ama bu kez farklıydı… O gün dimdik duran başı, şimdi kollarının üzerine kapanmıştı. Yüzünü saklamıştı. Kapanan sadece yüzü değil, içindeki bütün renklerdi sanki.

Günün son iki dersi bu şekilde geçti. Taehyung tek kelime etmedi. Sınıfta olan biteni fark etmiyor gibiydi, sadece sessizce duruyordu. Bense arada başımı çevirip ona bakıyor, ama sessizliğine dokunmak istemediğim için tek kelime bile etmiyordum.

Çıkışa yakın bir zamanda, masamda duran çöpleri toparlamaya başlamıştım. Elim, harap olmuş kitaba kaydı. Yavaşça ona döndüm ve alçak bir ses tonuyla sordum:

“Bu kitabı çöpe atmamı ister misin?”

Cevap gelmedi. Hiçbir tepki vermedi. O sessiz kalınca ben de usulca kitabı elime aldım, çöplerin arasına yerleştirdim ve birlikte, poşetli çöp kabinin derinliklerine bıraktım.

Tam o anda, sadece bir saniyeliğine başını kaldırdı. Gözleri benim üzerime kilitlendi. O gözlerde bir şaşkınlık, bir hüzün, bir de anlaşılma hissi vardı. Göz göze geldik, ama hiçbir şey demedi. Ben ise normal bir tavırla yerime döndüm ve yanına oturdum. İçimde taşıdığım onca söze rağmen sessizliğimi korudum.

O tam konuşmaya yeltenecek gibiydi ki, parmağımı dudaklarıma götürerek ona “Şşt…” dedim. Hafif bir tebessümle başımı eğdim. Ardından hızlıca defterimden küçük bir kâğıt kopardım. Kalemimi elime aldım ve kısa ama içten bir not yazdım:

"Çıkışta benimle AVM’ye gel. Kafan dağılmış olur. Yarın nasıl olsa tatil, ailenin bir şey diyeceğini sanmıyorum. Yemekleri ben ısmarlayacağım. Ayrıca o kitap… zaten mahvolmuştu. Bu saatten sonra okunacak hâli yoktu. Yenisine başlarsın."

Kâğıdı katlayarak önüne bıraktım. Cevap vermedi ama parmak uçlarıyla notu alıp avucunun içinde sakladı. O an ses yoktu ama içimizde bir şeyler yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı sanki.

Sonunda çıkış saati gelmişti. Zilin çalmasıyla birlikte sınıfın içindeki uğultu birden yükselmişti. Ben ise hızlıca çantamı omzuma takıp telefonumu elime almış, sandalyemden hafif bir hışımla ayağa kalkmıştım. Taehyung hâlâ yerinden kıpırdamamıştı. Ayakta duruyor, bir eli cebinde, diğer eli çantasının sapını tutuyordu. Bakışlarıysa doğrudan üzerimdeydi ama yine hiçbir şey söylemiyordu. Sessizdi, alışkın olduğum o dingin duruşuyla beni süzüyordu.

Derken yavaşça yanıma yaklaştı. Cebinden birkaç kağıt para çıkardı ve bakışlarını yere indirerek dudaklarını hafifçe araladı.

"Yanımda biraz param var," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. "Yemeğimi alabilirim... ya da bir eşya. Gidelim mi?"

Bir anda yüzümdeki durgunluk çözülüverdi. İçimde sıcak bir kıpırtı, tarif edemediğim bir heyecan oluşmuştu. Onun bu teklifine karşılık bakışlarımı kaçırmadan gülümsedim. "İşte böyle ol," dedim neşeyle. "Hadi gidelim!"

Kelimelerimle birlikte adımlarım da hızlanmıştı. Heyecandan olsa gerek, biraz fazla hızlı yürüyor olmalıydım. Arkamdan gelen adımlarının sesi kulaklarımda netçe çınlıyordu. Özellikle ayakkabısının topuğu yere her vurduğunda o yankılanan ses, kalbimin hızını sanki daha da arttırıyordu.

Okulumuzun hemen yakınlarında büyük bir AVM vardı. Her önünden geçtiğimde içimden "Bir gün mutlaka buraya gireceğim," derdim. Camlarının ardındaki vitrinlere uzun uzun bakar, içeride dolaşan insanları izler, hayal kurardım. Ama hiçbir zaman fırsatım olmamıştı. Belki cesaretim eksikti, belki zaman. Ama işte, bugün… sonunda oradaydım. Hem de Taehyung`la birlikte.

AVM'nin cam kapılarından içeri adım attığımızda serin bir klima esintisi yüzüme çarptı. Loş ışıklarla aydınlatılmış geniş koridorlarda yankılanan adımlar, kahkaha sesleri ve dükkânlardan yayılan parfüm kokuları her şeyi daha da canlı hissettiriyordu. Etraf kalabalıktı ama sanki insanlar bulanık bir fonda hareket ediyordu; gözüm yalnızca Taehyung`u seçiyordu.

İçeride, okuldaki pek çok tanıdık yüzü fark ettim. Genellikle böyle olurdu; okul çevresinde işlek ve büyük bir mekân varsa, öğrencilerin buluşma noktası da burası olurdu. Bizim için de öyle olmuştu.

Taehyung’la aramızda birkaç adımlık mesafe vardı. Aslında yan yana gibiydik ama bir boşluk vardı aramızda, adeta sessiz bir bağ gibi... Ona dönüp gülümseyerek sordum:

"İlk nereye bakalım? Sen seç istersen."

Cevap vermedi hemen. İnce kemikli parmaklarını boynunda gezdirdi, düşünceli bir hâli vardı. Sonra saçlarını geriye doğru savurdu, parmaklarıyla hafifçe karıştırarak düzeltti. Bu hareketi her yaptığında bakışlarım istemsizce ona kayardı. Bir an durdu, sonra bana döndü:

"Ben çok acıktım," dedi, sesi bu kez daha netti. "İlk bir şeyler yesek olur mu?"

Onun ne kadar aç olduğunu anlamak zor değildi. Gözleri hafif kısılmış, dudakları kurumuş gibiydi. Başımı hafifçe eğerek onayladım. Gülümsememi gizleyemeden koluna girdim.

"Tamam o zaman, önce karnımız doysun."

Onu kolumdan hafifçe çekerek asansöre doğru yürümeye başladım. Hızlı yürüyordum, adımlarım heyecandan hızlanmıştı ama o da bana ayak uyduruyordu. Asansör kapılarının önüne geldiğimizde durdum, gözüm katların yazdığı panele kaydı. 4. katın "Yemek Katı" olduğunu gördüğüm an, parmağımı tereddütsüzce tuşa bastım. Kısa bir süre sonra kapılar açıldı ve içerideki metalik yüzeyde silüetlerimiz belirdi.

Asansör yukarı çıkarken içimde garip bir çırpınış vardı. Bu basit gün, bana çok büyük geliyordu. Yanında olmak, onunla sıradan bir yerde sıradan bir şey yapıyor olmak bile, kalbimi hızlandırıyordu.

Dördüncü kata ulaştığımızda kapılar usulca açıldı. Ortalık kalabalıktı; insanların sesleri birbirine karışıyor, yemek kokuları havayı sarıyordu. Kenarda daha sakin bir köşeye doğru yürüdük. Ayakta durup etrafa baktık bir süre.

"Ne yesek acaba?" diye sordum, gözlerimi kocaman açarak. O da etrafı süzdü.

Birbirimize birkaç öneri sunduktan sonra sonunda ortak bir karar verdik: McDonald's.

Her zamanki klasik ama güvenli tercihimizdi. Onun da gözleri parlamıştı kararı duyunca. Ne yemek istediklerimizi belirleyip kasaya ilerlerken kalabalık içindeki varlığımız bana küçük ama mutlu bir evren gibi hissettiriyordu.

Sıramız geldiğinde kasadaki çalışana siparişimizi verdik. Taehyung`un seçtiği büyük menü ve benim eklediğim tatlı, içimdeki çocuğu gülümsetmişti. Oturacak yer ararken onunla yan yana yürürken, günün sıradanlığı içinde içimde yankılanan heyecanı bastırmakta zorlanıyordum.

Ve o an fark ettim: Bu sadece bir yemek molası değildi. Bu, bir yakınlaşmanın, içten bir başlangıcın küçük ama anlamlı adımıydı...

Kitabı yazmaya birkaç ay önceden başlamıştım. Bu yüzden 2. bölümü de hızlı attım çünkü, bu yazılar taslaktaydı sadece düzenleyip kontrol ettikten sonra attım. Eğer gözümden kaçan bir hata varsa affedin. En yakın zamanda 3. bölümü de yazıp atmayı düşünüyorum.

Kendinize iyi bakın.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Kusursuz bir bölümdü zaten sizin o ilham dolu parmaklarınızdan bunu kolaylıkla bekliyordum sevgili yazarım.