Hellouu! Nasılsınız? Umarım iyisinidir. Yeni bir kitapla karşınızdayım. Süprizim buydu. Kitabımı güzel bulmanızı umuyorum. Çünkü konu çok içime sindi. Bakalın siz nasıl düşüneceksiniz?
İyi okumalar.
“Just tell me... was there ever a chance for us?”
────୨ৎ──── ────୨ৎ──── ──
(4 yıl önce) 8 Eylül 2023~
Bip bip bip!
" Ahh! 5 dakika daha " diyerek alarmın yoğun sesine aldırış etmeden ertelemişti çocuk. Ama bilmediği birşey vardı alarmı 5 dakika değil, 15 dakika sonraya ertelenmişti. Tatlı mırıltılarını çıkarıp, tekrardan yatağın diğer tarafına dönmesi üzerine tamı tamına 17 dakika geçmişti.
" Jeon Jungkook! Eğer kalkmassan babanı çağırıcağım, hızlı ol ve derhal kalk! " demişti annesi sinirle. Çünkü, okul zamanı geceleri her zaman geç yatan, gündüzleri de şimdi olduğu gibi kalkmayan bir çocuktu. Annesi'nin asıl korktuğu şey, onun sağlığıydı. Bilirdi ki sağlık, sadece beslenmekten ibaret değildi. Uyku düzeni, spor ve temiz hava da sağlıklı bir birey olmakta en önemli rol oynayan etkenlerdendi.
" Kalkıyorum, anne. " diyerek gözlerini kırpıştırdığı anda komidinin üzerindeki telefonuna uzanmaya çalıştı. Ama ne yazık ki birşey göremediğinden dolayı yere düşürdü. " Ah, kahretsin. Bir bu eksikti. " Söylene söylene hafifçe doğrulduğu yatakta birkaç dakika kendine gelmeye çalıştı. O sırada ise boş gözlerle karşısında duran duvarı izliyordu. Biraz da olsun ayıldığını anladığı zaman yan tarafına dönüp, terlikleri giymiş sonrasında ise yere eğilerek telefonunu almıştı. Saate bakmak için ekranı açtığı an geç kaldığını fark etti ve hemen koşarak tuvalete gitti. Yüzünü güzelce yeni aldığı sabunla yıkadı, köpükledi ve duruladı. Aynı hızla koşarak odasına giderken, saçını tarayan annesinin kendi odasından çıktığını gördü.
" Jungkook, dikkatli ol anneciğim. " "Tamam anne. " Odasının kapısını kapatarak giyinmeye başladı. Heyecanı fazlaydı çünkü, bugün lisenin ve her ne kadar sevmese de okulların ilk günüydü. Onun için okul; sosyalleşip, evden uzaklaştığın, çıkışta ise arkadaşlarınla takıldığın bir yerdi. Notları düşük bir çocuktu ama o bunları umursamaz, kendine her zaman boş vakit ve yeni hobiler bulurdu. Arkadaş edinebileceği bir insan olmamıştı, olduğu zamanda onu dışlamışlardı. Genellikle fikirlerini, düşüncelerini ve hayal gücünü kıskanan insanlar onu terk ederdi. Ama bilmezlerdi ki asıl kendileri onu kayıp ederdi...
"Bak, hazırlandım anne! Nasıl olmuşum?" dedi çocuk sevinçle.
Annesi, hazırlamış olduğu yiyecekleri bırakıp ellerini kuruladıktan sonra ona yaklaşarak karşısında durdu. Güzel yüzüne dikkatlice bakıp parlayan gözleriyle göz göze geldi. Yüzünü ellerinin arasına alıp konuştu.
"Jungkook, tatlım… Sen çok güzelsin, her zaman çok güzelsin. Hatta bu güzelliğin, kızlarınkinden bile daha etkileyici, biliyor musun? Seni doğurduğumda bana şöyle dediler: `Bu çocuk büyüdüğünde çok güzel olacak, aman dikkat et! Öyle ki herkes hayran kalacak.` Ama ben, bir anne olarak sen daha küçücükken bunu fark etmiştim. Bembeyaz teninde bir kusur bile yoktu. Aynı zamanda çok zeki, akıllı ve başarılı bir çocuksun Jungkook. Ben sende o ışığı görebiliyorum. Umarım sen de bunu en yakın zamanda fark edersin ve notların düzelir."
Diyerek çocuğunun saçlarını okşayıp yanağına bir öpücük kondurdu. Oğlunun ne ara bu kadar büyüdüğünü anlayamayan kadın, bir anda duygulandı ve ağlamamak için konuşmayı sürdürdü.
"Hadi tatlım, geç otur masaya!" dedi annesi.
Küçük çocuk, annesinin yapmış olduğu jangjorim, bap ve gimi sofraya koydu. Bazıları jangjorimi haşlanmış yumurta olmadan yapardı ama onlar yumurtayı çok sevdiklerinden ve jangjorimin yumurtasız tadının çıkmadığını düşündüklerinden dolayı mutlaka eklerlerdi.
Jungkoook -
Annemle birlikte yemeğimizi yemiştik. Ardından odama çıkıp son bir kez aynada kendime baktım, parfümümü sıktım ve evden çıktım. Yolun ilerleyen kısımlarında, benimle aynı üniformayı giymiş birçok insan gördüm. Kim bilir, belki hepsi eski arkadaşlarıyla aynı okuldadır ya da en azından birkaç arkadaşları vardır. İnsanlar saygısız ve kibirli olmasalar, birlikte vakit geçirilecek kişiler bulabilirdim. Aslında her ne kadar üzülsem de bir yandan da umurumda değil; çünkü tüm gün insanların bağıra çağıra konuşmalarını ve triplerini çekmektense, teneffüslerde uyumayı ve acıktığımda atıştırmalık bir şeyler yemeyi tercih ederim.
Okul yolum uzundu. Aslında şu an nefret kusacak kadar dolu olsam, bu yolu yarılayamazdım bile. Ama son zamanlarda kendime bazı hedefler koydum. Bence bu hedefler, ilerleyen yaşlarımda bana güzel fırsatlar sunacak. Çünkü ne kadar geri durursam, o kadar çok şey kaçırmış olacağım.
Belki de ilk kez gerçekten kendim için bir şeyler yapmaya karar verdim. Sağlıklı beslenmek, düzenli yürüyüş ve spor yapmak, her gün kısa da olsa nefes ve egzersiz çalışmaları yapmak... Bunların hepsi artık günlük planlarımın bir parçası. Ergenliğe kadar ve o dönemde de vücudumu rahatlatmak ve ferahlatmak için cilt bakımı yapmayı da ihmal etmiyorum.
Kendimi ihmal ettiğim her günün, gelecekteki beni nasıl etkileyebileceğini artık daha iyi anlıyorum. Bu yüzden, belki de ilk defa hayatımın kontrolünü yavaş yavaş elime almaya çalışıyorum.
Ben düşüncelerime dalmış, yavaş adımlarla yolda ilerlerken aniden gördüğüm bir şeyle yüz hatlarım tamamen değişti. Kalbim bir anlığına durdu sanki. Gerçek olamayacak kadar tatlı, masum ve güzeldi. Gözlerime inanamıyordum... Bana doğru bakan bembeyaz, minicik bir yavru kedi vardı karşımda. Gözleri kocamandı, tüyleri pamuk gibiydi ve sanki sadece bana aitmiş gibi duruyordu. İçimden bir ses, “Eğer bu kediyi sevmezsem, içimde bir yer eksik kalacak,” diyordu.
Dürüst olmalıyım ki ben kedileri sadece sevmiyorum... Ben kedilere âşığım. Onlar benim için sadece hayvan değil, adeta kalbimin en yumuşak köşesi. Küçükken, ilkokula gittiğim zamanlarda her gün anneme yalvarırdım: "Ne olur bir kedim olsun!" diye. O ise her seferinde ya duymamazlıktan gelir ya da bana zaten kendisinin benimle yeterince uğraştığını, bir de kediyle uğraşamayacağını söylerdi. Bu bana göre çok saçmaydı. Çocuk kalbimle onun kararlarını anlayamazdım. Her gün yeniden umutlanır, her gece yatağa biraz daha kırık bir kalple girerdim.
Oysa bilseydi, bir kedim olsaydı ona her şeyden çok değer verirdim. Nazik davranır, sevgimi sakınmadan gösterirdim. Ona bir cana nasıl sahip çıkılır, küçük bir kalbin ne kadar büyük bir sevgiyle korunabileceğini gösterirdim. Bazen hâlâ düşünüyorum; belki de bir kediye sahip olamamak, içimde büyüyen bu sevginin daha da derinleşmesini sağladı. Belki de bu yüzden, karşılaştığım her kedi bana eksik kalan bir hayali hatırlatıyor. Ve bu küçük beyaz yavru… sanki o yılların sessiz özleminin can bulmuş hali gibi karşımda duruyordu.
Kedinin o pofuduk, ihtişamlı tüylerini sevdikten sonra, lisenin ilk gününe geç kalmamak için telefonumdan saate bakıp olabildiğince hızlı adımlarla okula doğru yol aldım.
Okula vardığımda herkes bahçede sıraya giriyordu. Aramalardan nefret ederim; zaten yolu yürüyene kadar canım çıktı, bir de burada sırada beklemek sinir bozucu. Aptal hocaların bizi gereksiz yere bekletmeleri cabası...
Aradan herhangi bir sıraya karışıp insanların yürümesini bekledim. Önlerinde yer olmasına rağmen boş muhabbet yapıp yürümemekte ısrar ediyorlardı.
“Yolun ortasında sohbet edecekseniz, arkaya geçin de bize yol açılsın,”
Sözüm üzerine öndeki grup arkasına dönüp bana bakış attı ve içlerinden biri, “Pardon da, sen kimsin?” dedi.
Sabah sabah salak insanlarla uğraşmak istemediğimden kısa bir yanıt verdim:
“Bir şey olduğumdan değil, boş yere arkada kalabalık yarattığınızdan söylüyorum.”
Umursamaz tavırlarla yüzlerini tekrar öne çevirdiler ve sinir etmek istercesine daha da yavaş yürümeye başladılar. Şalterlerim tam o anda attı.
“Madem çıkmıyorsun, ben geçerim,” diyerek omzuna sertçe çarpıp yanlarından hızla yürüdüm. Arkamdan söyledikleri umurumda bile değildi. Madem yürümüyorlar, beni orada oyalayamazlar. Daha sınıfımı bulacağım, uğraştığım insanlara bak.
Söylene söylene merdivenlerden çıkarken arama sırası bana gelmişti.
Her yanımı inceleyen, kendi içimde sapık olarak adlandırdığım hocalar çantamı açmamı istedi. İçinde bir şey olmadığını görünce nutku tutuldu. Yanındaki hocalara dönerek:
“Bu yılki dokuzlar temiz midir, dersin?” dedi.
İçten içe “Off!” deyip patlamamak için kendimi zor tutuyordum. Ta ki, az önce önümde bulunan grup sıradan sıyrılıp hocanın yanına gelene kadar.
- “Ya hocam, şuna bir şey deyin. Velet gelmiş, bir de bize ayar çekiyor.”
+ “O ne demek?”
- “Normal sırada yürüyorduk. Gelmiş, ‘Çıkın önümden, işim var,’ falan diyor. Yani hocam, hepimiz sırada bekliyoruz, onun önceliği ne?”
Kocaman gözlerimi açtığım anda bakışlarım ikilinin arasında gidip geliyordu. Tam kendimi savunmaya geçecekken, omzumda bir el hissettim. Bakışlarımı yana kaydırdım.
Onlara sinirli ve net bir şekilde konuşmuştu:
"Öyle mi olmuş? Oysaki ben tam da arkanızdaydım, tüh," demişti.
Onlar ise gözlerini açıp, beni öldürecekmiş gibi bakıyordu. "Evet, ister inanın ister inanmayın, bu onun söylemediği anlamına gelmez."
+ "Tabii ki de değiştirir. Çünkü öyle bir şey demedi. Bir daha benim yanımda asla insanları yalanlamayın. Ayrıca bu nasıl bir üslup? Yaşınız büyük olabilir ama bu sizin hocanız olduğumu ve aramızdaki yaş farkının oldukça fazla olduğunu değiştirmez."
+ "Şimdi sizi okul yardımcısına götürmeden sınıflarınıza geçin."
Onların anlık konuşmalarına gözlerim gidip gelmişti. Şimdi ise hemen dibimde olan, uzun boylu, beyaz tenli, yakışıklı ve oldukça nazik biri gibi duran hocaya gitmişti bakışlarım.
Onların gitmesi için bakarken, bana dönüp:
"Ben senin sınıf öğretmeninim. Muhtemelen sınıfın yerini bilmiyorsundur. Ne tesadüf ki dersim de sizde. Gel, beraber gidelim," dedi hafifçe tebessüm ederek.
Başımı hafifçe eğip gülümsedim ve hocayı takip etmeye başladım.
Okulun kapısından içeri adım attığımız anda, dışarıdan görünen binadan çok daha farklı bir atmosfer karşıladı bizi. Sanki görünmez bir kapıdan geçmiş ve bambaşka bir dünyaya adım atmıştık. İçerisi oldukça geniş, koridorlar ise yüksek tavanlı ve ferah bir yapıya sahipti. Adımlarımız yankı yapıyor, duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
Koridorda ilerlerken bir yandan etrafı dikkatlice inceliyordum. Duvarlara asılmış panolarda öğrencilerin yaptığı renkli çalışmalar, okulun ruhunu yansıtıyordu. Yeni bir başlangıcın heyecanıyla gözlerim her detayı hafızama kazımaya çalışırken, bir yandan da öğretmeni gözden kaçırmamaya dikkat ediyordum.
Köşeyi döndüğümüzde, bizi geniş bir merdiven karşıladı. Merdivenin kenarında bembeyaz, uzun ve parlak bir tutunma yeri uzanıyordu. Gri taş basamaklar oldukça geniş ve sağlam görünüyordu; her adımda hafif bir yankı oluşturuyordu sanki. Hocayla birlikte yukarı çıkarken, gözüm merakla karşıdan gelenlere takıldı.
Merdivenden inen birkaç öğrenciyle göz göze geldik. Üzerlerindeki okul forması tanıdıktı; yakalarındaki armadan ikinci sınıf olduklarını tahmin ettim. Ancak bir an durup düşündüm—az önce alt katta da birinci sınıflara rastlamıştım. Bu durumda kat düzeni, sınıf seviyelerine göre değil, farklı dersliklere ya da branşlara göre karışık bir şekilde yapılmış olmalıydı.
Merdivenin son basamağını da aştığımızda, karşımızda yine uzunlamasına uzanan başka bir koridor belirdi. Koridorun sonu gözle zor seçiliyordu; duvarlar boyunca sıralanmış büyük camlardan süzülen güneş ışığı, soluk sarı zemin taşlarına sıcak bir parıltı katıyordu. Duvarlardaki sınıf numaraları ve bazı uyarı tabelalarıyla buranın daha ciddi, daha "lise havasında" bir kat olduğu belliydi.
İçimden bir iç çektim. Şimdiden gözümde büyümüştü bu yol. Her sabah sınıfa ulaşmak için bu kadar mesafe yürümek zorunda mı kalacaktım gerçekten? Gözlerim kısılmıştı; hem parlak ışıktan hem de yürümekten. Alnımda biriken ter, yavaşça saç çizgime kadar inmişti. Saç uçlarım hafifçe ıslanmış, enseme yapışmıştı. Henüz günün başı olmasına rağmen, kendimi beklediğimden daha fazla yorgun hissediyordum.
Hoca, sınıfın kapısının önünde bir an duraksadı; gözlerini bana dikerek ağır ve kararlı bir sesle, “Sınıfın burası,” dedi, “Şimdi geçip bulduğun yere otur. Benim öğretmenler odasına gitmem gerekiyor, orada halletmem gereken önemli işler var.” Bu sözleri söylerken yüzünde hafif bir ciddiyet ve acele hali vardı. Ona saygıyla, hafifçe eğilerek karşılık verdim; bu kısa ve resmi selamlaşmanın ardından, sınıfın kapısından içeriye adımımı attım.
İçeriye girdiğim anda, gözlerim sınıftaki insanlara takıldı. Sanki kalbim, göğsümden çıkacakmışçasına hızla atmaya başladı. Nefes alış verişim gittikçe hızlandı; ciğerlerim sanki daralıyor, sıcak bir dalga vücudumu kaplıyordu. Yanaklarımın üzerindeki o keskin ısı o kadar belirgindi ki, cildimin adeta yanıyormuş gibi hissettirdi. Bu utanma ve heyecan duygusunu, bedenimin her bir zerresinde, damarlarımda dolaşan sıcaklıkla hissediyordum.
Sınıfın içinde, birçok kişi henüz yerleşmemişti; sıralar düzensiz, dağınık ve birbirine yapışık haldeydi. İnsanlar birbirine çok yakın, sanki sıkışmış gibiydi. Ben de sıraların arasından geçerken, yan yana dizilmiş olan bu karışık sıraları dikkatlice ayırmaya, daha düzenli ve rahat oturulabilecek bir şekle sokmaya çalışıyordum.
En sonunda, sınıfın orta sıralarından birini de düzelttikten sonra oturmak için yanı boş olan birini aramaya başlamıştım. Etrafıma dikkatlice bakınırken, birinin durumumu fark ettiğini ve yumuşak bir ses tonuyla,
“Buraya oturabilirsin,” dediğini duydum.
Sesin geldiği yöne doğru başımı çevirdiğimde, sınıfın ön sıralarına yakın bir yerde oturan ve yüzü oldukça ifadesiz, bana dönük bir çocukla göz göze geldim. Tereddüt ederek yavaş adımlarla onun oturduğu sıraya doğru yürümeye başladım. Ancak sıraya yaklaşırken, ayağım bir yere takıldı ve neredeyse düşecekmiş gibi sendeleyerek sıraya oturdum.
Yanımda oturan çocuk endişeyle bana dönerek,
“İyi misin?” diye sordu.
Cevap vermeye mecâlim yokmuş gibi, sırt çantamı zorlanarak arkamdaki boşluğa yerleştirdim ve başımı hafifçe sallayarak iyi olduğumu anlatmaya çalıştım.
Çocuk, kollarını çapraz bir şekilde sıranın üstüne koymuştu. Görünüşe göre biraz huzursuzdu. Onun bu hâlini fark edince sessizliği bozarak,
“Okul hakkında pek bilgim yok ama... kızlar ve erkekler ayrı sınıflarda mı okuyor?” diye sordum.
Sözlerimden sonra bakışları hızla bana döndü.
“Benim de pek fikrim yok ama... sanırım bu yıl öyle,” dedi kısa bir duraksamayla.
“Keşke annem bana önceden söyleseydi... off,” dedim, yüzümü buruşturarak ve dudaklarımı somurttum. İçimde beliren rahatsızlık, öylece ağzımdan dökülüvermişti. Kendimi biraz kandırılmış gibi hissediyordum, biraz da dışlanmış gibi... Sınıfa dair hiçbir fikrim olmadan bu şekilde gelmek canımı sıkmıştı.
O ise başını çok az çevirip, bakışlarını üzerime dikti. Sanki söylediklerimin ne anlam taşıdığını pek önemsemiyor gibiydi. “Ne farkı var ki?” dedi, omuzlarını hafifçe silkerek. Sesi yumuşaktı ama içinde hafif bir ilgisizlik taşıyordu.
Bir anlığına durakladım. Sonra ona bön bön bakmaya başladım; gözlerimi kocaman açmış, yüzümde şaşkınlıkla karışık hafif bir boşluk vardı. Ne demek ‘ne farkı var’?
“Bu tarz ayrımcılıklar gerçekten hoşuma gitmiyor,” dedim, gözlerimi kısarak. Konuşurken ciddileşmiş, ses tonumda alttan alta bir öfke belirivermişti.
“Ayrıca... kim dört yıl boyunca sadece kendi cinsiyetiyle aynı ortamda kalmak ister ki? Bu çok saçma.”
O ise kısa bir sessizlikten sonra, düşüncelerini toparlamış gibi başını önüne eğdi. Kollarını çapraz bir şekilde sıranın üzerine koymuştu. Masaya eğik hâlde, gözleri uzaklara dalmışken konuştu:
“Bence yanılıyorsun. Çünkü... cinsiyetin bir önemi yok ki. Derse odaklanıyorsun zaten. En azından benim için öyle. Ama eğer rahatsızsan, bu da gayet normal.”
Sözlerinde bir yandan kendinden eminlik, bir yandan da anlamaya çalışan bir ton vardı.
Ben bakışlarımı ondan çekmeden, içimde birikmiş olan şeyleri daha fazla tutamayarak devam ettim:
“Annem, iki farklı cinsin aynı ortamda bulunmasına bile öfkeleniyor. Bu da beni deli ediyor. Yani... insan sadece erkeklerle konuşarak nasıl sosyalleşebilir ki? Hayat sadece ders değil. Sohbet, paylaşım, arkadaşlık da gerek.”
Bu kez daha hızlı ve biraz da savunmacı bir şekilde cevapladı:
“Kızların muhabbetlerinin pek iç açıcı değil. Emin ol. En azından bu okul için.”
Söylediklerinden tam olarak ne demek istediğini anlayamamıştım ama içinde bir şey gizliyormuş gibiydi. Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Yüzümde hafif bir merak ve meydan okuma vardı. Gözlerimi ona dikerek,
“Ne gibi?” diye sordum.
Cevap vermeden önce başını biraz sağa sola çevirdi, çevrede kimse var mı diye kontrol etti. Gözleri sınıfın köşelerine doğru kayarken sesi fısıltıya dönüştü. Dudakları yavaşça kıpırdadı. Sanki birazdan söyleyeceği şeyin aslında hiç duyulmaması gerekiyormuş gibi...
Etrafa göz gezdirdikten sonra biraz daha yaklaştı bana. Sandalyeye iyice eğildi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi:
“Buradaki kızlar… çoğu birbirine karşı sahte davranıyor. Birbirlerinin arkasından konuşuyorlar, grup grup geziyorlar, samimiymiş gibi yapıyorlar ama değil. En azından geçen seneden gözlemlediğim bu. Nereden bildiğimi sorarsan da geçtiğimiz sene sınıfta kaldığım için tekrar lise 1`e başladım. "
Bir an durdu. Sonra gözlerini yere indirdi, sanki ağzından çıkan şeyin bile fazla olduğunu düşünüyordu.
“İsim vermem doğru olmaz ama... biri geçen sene sırf saçını boyattı diye, diğerleri onunla aylarca dalga geçti. Görüntüyle, notla, dedikoduyla uğraşıyorlar. Bu yüzden... kendimi kızların arasında rahat hissetmiyorum,” dedi, sesinde tuhaf bir yorgunlukla.
Sözleri bitince, içimde bir şey kıpırdadı. Onu yargılamıyordum ama anlattıkları bana da tanıdık gelmişti. Başka şehirde okurken ben de böyle grupların içine girmekte zorlanmıştım. Ama yine de…
“Ama bu herkes için geçerli değil ki,” dedim hafifçe başımı yana eğerek. “Yani, bazıları sahte olabilir ama gerçek insanlar da var. Yani… en azından bir tane olmalı,” dedim hafifçe gülümseyerek.
“Bilmiyorum... belki vardır ama ben hiç fark etmedim,” dedi, gözlerini kısa bir anlığına yere indirerek. Ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi ve içten ama biraz da mesafeli bir ifadeyle,
“Bu arada, ben Kim Taehyung,” diye ekledi.
Sözlerini duyunca, hafifçe başımı salladım ve dudaklarımın köşesini nazikçe kıvırarak,
“Ah, ben de Jeon Jungkook. Tanıştığıma memnun oldum,” dedim. Sesim içten çıkmıştı, ama aynı anda kendimi biraz geride tutuyordum. Sanki fazla samimiyet göstermek için erkenmiş gibi…
Hafif ama mesafeli bir gülümsemeyle başını eğdi. O anda sanki iki yabancının arasında ilk defa küçük bir köprü kurulmuştu.
Sonra gözlerini sınıfın ön tarafına çevirdi, kısa bir suskunluğun ardından tekrar konuştu:
“Aslında seni görene kadar kimseyle iletişim kurmayacağımı düşünmüştüm,” dedi, dudaklarının köşesinde beliren küçük bir gülümsemeyle.
Sözleri hoşuma gitmişti. Gülümsedim, bakışlarımı kaçırmadan,
“Tabii, neden olmasın?” dedim. Ardından aklıma gelen bir düşünceyle tekrar sordum:
“Ama senin geçen yıldan arkadaşların yok mu?”
Bakışları bir an boşluğa daldı. Göz kapakları biraz ağırlaştı, sonra derin bir nefes aldı.
“Benim de vardı,” dedi, sesi bu kez daha sertti, daha doğrudan.
“Ama sınıfta kalınca birer birer konuşmayı kestiler. Aileleri, çocuklarının kendilerinden daha başarısız biriyle arkadaşlık etmesini istemiyormuş. Sözde.”
Gözlerini kaçırdı, sanki o anı hatırlamak bile canını sıkıyordu.
“Bu kesinlikle bir bahane,” diye devam etti öfkesini bastırmaya çalışarak.
“Yani... hadi diyelim doğru. Ama kim, niye arkadaşını sadece başarısız olduğu için bırakır ki? Bunu sorgulamak bile sinirimi bozuyor.”
Sesindeki titrek öfke gitgide belirginleşiyordu.
“Demek ki... gerçekten arkadaş olmak istemiyorlarmış. Çünkü gerçekten isteyen biri, ailesine rağmen beni savunurdu. Her şekilde, bir yolunu bulurdu.”
Sonra gözlerini tekrar bana çevirdi, içinde bastırılmış bir kırgınlıkla:
“Yanlış mıyım?” diye sordu. Bu seferki sorusu, sadece düşünce değil, onay isteyen bir kalp gibiydi.
Bir an sessiz kaldım. Sözleri boğazıma düğümlendi. Ne diyeceğimi düşündüm... sonra içimden geçenleri olduğu gibi söyledim.
“Hayır, hiç de yanlış değilsin,” dedim yavaşça. “Asıl yanlış olan... arkadaşlığı bir başarı notuna indirgemek. İnsan böyle zamanlarda daha çok yanında birilerini ister. Ama işte… bazıları seni yalnız bırakmayı seçer.”
Taehyung, kısa bir süre başını eğdi. Sanki duymak istediği bir şeyi duymuş gibi rahatladı. Kollarını sıradan çekip göğsünde birleştirdi, arkaya yaslandı. Gözlerinde o soğuk ifade biraz dağılmıştı.
“Biliyor musun, buraya gelmeden önce,” diye devam ettim, ellerimi sıranın altına sıkıştırarak, “ben de kimseyle hemen konuşmam sanıyordum. Ama seninle konuşurken... sanki daha önce konuşmuşuz gibi bir rahatlık oldu.”
Bakışlarımız bir an çakıştı. Sessiz ama güçlü bir anlayış oluşmuş gibiydi aramızda.
Taehyung hafifçe gülümsedi, bu sefer daha içten ve samimi bir şekilde.
“Garip değil mi?” dedi alçak bir sesle. “İki kişi... farklı zamanlardan, farklı hislerle... ama aynı sırada, aynı duyguda buluşuyor.”
Tam o anda kapı aniden açıldı. Sınıf bir anda toparlandı. Ayak sesleri tahtaya doğru ilerledi. Gri takım elbisesiyle ciddi bakışlı bir öğretmen sınıfa adım attı. Sınıfın sesi kesildi.
Ama ben, hâlâ Taehyung’un az önceki sözlerini düşünüyordum.
farklı zamanlardan, farklı hislerle... ama aynı sırada, aynı duyguda buluşmak
Belki gerçekten bazen bir arkadaşlık, ilk cümlede değil, ilk suskunlukta kurulurdu.
Öğretmen tahtaya birkaç şey yazarken, yanımda oturan çocuğa son bir kez bakmak istedim. O da bana döndü. Bu kez hiç konuşmadan, göz ucuyla gülümsedi.
Ve o an, artık sınıfta yalnız olmadığımı biliyordum. Böylece Taehyung ile tanışmış olduk. İlk defa korkularımı yenip, bir insan ile bu kadar hızlı tanışmıştım. O benim lise hayatımda tanıştığım ilk kişiydi. Belki küsüceğiz, belki yolumuz ayrılacak ama ben onu asla unutmayacağımı düşünüyorum. Okulun ilk gününde bile bu kadar vakit geçirmemize rağmen onu unutmak çok kötü olurdu.
Lise de ilk edinilen arkadaşlıkların bir daha asla devam etmeyeceğini söylerlerdi;
* sana güvenebilir miyim?
* Biz küsmeyiz değil mi?
* Beni çok küçük görüyor musun?
Aklımda binlerce soru vardı. Cevaplarını öğrenebilmem için tek gereken şey zamandı.
