---
Tolga’nın Gözünden
Tokadın sesi, içimde yankılanıp duran bir gerçeklik gibiydi. Sahildeki dalgaların sesi bile duyulmaz olmuştu. Aslı’nın sözleri ciğerime saplanan bir bıçak gibi içimde dönüp duruyordu.
"Beni suçlamadan önce dön aynaya bak. Sen ne yaptın? Sen neyi mahvettin?"
Bir an, ne diyeceğimi bilemedim. Haksız olduğumu kabul etmek zorunda kalmanın getirdiği o yakıcı duygu mideme oturdu. Kızımı göremediğim, varlığından bile haberim olmayan aylar boyunca aslında sadece kendi öfkeme saplanıp kalmıştım.
Ama Aslı'nın gözlerindeki öfkenin, kırgınlığın ve yorgunluğun içinde, bir zamanlar bana hayranlıkla bakan o ışığı da hatırladım. Ve sonra zihnim, farkında bile olmadan bizi geçmişe götürdü.
İtalya’da geçirdiğimiz ilk ay, belki de hayatımın en mutlu dönemiydi. Sanki her şeyin yolunda gittiği dünyanın bizim için mükemmel olduğu o sihirli zamanlardan biriydi. Yeni evlenmiştik hafta sonları ülkeyi geziyorduk.
Aslı’yla Roma’nın dar sokaklarında el ele yürüyorduk. Turistlerin yoğun olduğu bir meydanda, elinde eriyen dondurmasıyla bana dönüp somurtmuştu.
“İtalya'da dondurmayı beceremiyorlar, kabul et,” demişti gözlerini kısarak.
Gülmüştüm. “Beceremiyorlar mı? Gelato konusunda dünyadaki en iyi ülke burası?”
Kaşlarını çatmıştı. “Tamam ama bizim dondurma gibi değil. Benim istediğim Maraş usulü sert dondurma.”
Bunu söylerken öyle tatlı görünüyordu ki onu meydanın ortasında öpmemek için kendimi zor tutmuştum. Ama dayanamayıp elindeki külahı alıp, dudaklarına küçük bir öpücük kondurmuştum.
“Seninle her şey daha güzel,” demiştim.
Gözlerini devirmişti ama yanaklarının kızarmasından hoşuna gittiğini anlamıştım.
Biraz daha yürüdükten sonra küçük bir kafeye oturmuştuk. Aslı sandalyeye yerleşirken yüzüme ciddi bir ifadeyle bakmıştı.
“Bebekleri seviyor musun, Tolga?”
Gözlerimi kısarak onu süzmüştüm. “Nereden çıktı şimdi bu?”
Omuz silkip kahvesini karıştırmıştı. “Bilmiyorum… Sadece… Gelecekte bizim de bir çocuğumuz olur mu diye düşündüm.”
Gülümseyerek elini tutmuştum. “Tabii ki olur. Hatta bence sen dünyanın en harika annesi olacaksın.”
O an gözlerinde bir parıltı oluşmuştu. Belki de o gün, geleceğe dair hayallerimizi ilk kez net bir şekilde konuşmuştuk. Çocuk isimleri düşündüğümüz, hangi ülkede yaşamak isteyeceğimizi tartıştığımız, Aslı’nın inatla kızının adını kendi koymak istediğini söylediği bir gündü.
“Ben seçersem, sen veto hakkı kullanamazsın,” demişti gülerek.
Gülmüştüm. “Ne? Ama ya çok garip bir isim seçersen?”
“Beni tanıyorsun, garip isim koymam.”
Sonra gülerek uzun uzun tartışmıştık. Bütün günümüzü Roma sokaklarında, gelecekteki çocuklarımızın hayalini kurarak geçirmiştik. O an o kadar gerçekti ki, şimdi buraya, bugüne geri döndüğümde, içimde büyük bir boşluk hissettim.
Aslı’yı kaybetmiş olmamın ötesinde, kaybettiğimiz hayalleri düşündüm. Ve en kötüsü, o hayallerin gerçeğe dönüştüğü ama benim bundan habersiz olduğum gerçeğiydi.
Ertesi gün, sahildeki aynı kafeye giderken annem ve Derya yanımdaydı. Annem bir şey söylemiyordu ama yüzündeki ifade yeterince ağırdı. Ne yaptığımı öğrenmişti muhtemelen. Ben de pişmandım. sende yapıyon yapıyon sonra pişman oluyon
“Elinde ne var?” diye sordu Derya elimde tuttuğum iki çiçek buketini fark edince.
Biri Aslı içindi. Ona dün söylediklerim için ona yaşattıklarım için tüm hatalarım için bir özürdü. Sanki yetermiş gibi.
Diğeri… Diğeri ise kızıma Zühre’ye.
Ona ilk kez “baba” olarak gidecektim. Ve bu, içimde kelimelere dökemediğim bir heyecan ve korkuyla karışık bir duygu yaratıyordu.
Kafeye vardığımızda Aslı çoktan oradaydı. Karşımda otururken yüzü hâlâ soğuktu ama dün kadar öfkeli değildi.
Elimdeki buketlerden birini masaya koydum. “Dün sana söylediklerim için özür dilerim” dedim alçak sesle. “Öfkeme kapıldım, seni anlamadım ve sana haksızlık ettim.”
Aslı bukete bir an baktı ama dokunmadı. Sonra gözleri tekrar bana döndü.
“Özür dilemek için mi geldin?”
Başımı salladım. “Ve kızımı görmek için.”
Bu sefer ifadesi yumuşadı. Gözlerinde belirsiz bir duygu vardı ama ne düşündüğünü tam olarak çözemiyordum. Sonunda, hafifçe başını salladı.
Bir süre sonra Zühre’yi getirdi. Küçük bedeni kucağındaydı, uyuyordu. O an zaman durdu.
İlk kez kızımı gördüm.
Ve hayatımda ilk defa, kelimenin tam anlamıyla ne yapacağımı bilemedim.
O kadar küçüktü ki o kadar masumdu ki boğazıma bir şeyler düğümlendi. İçimde yoğun bir duygu dalgası yükseldi.
Aslı onu yavaşça bana uzattı. Ellerim titredi ama dikkatlice aldım. Kızım…
Zühre’yi kollarımda hissettiğim anda içimde tuhaf bir kırılma oldu. Geçmişe, yaptığım hatalara, kaybettiklerime dair her şey gözlerimin önünden geçti. Ama bu an, bu minicik beden, her şeyden güçlüydü.
Gözlerim yanıyordu. Kızımın nefes alışını duyabiliyordum. Küçük parmakları istemsizce hareket etti.
Kızımı ilk kez kollarımda tutarken, hayatımda hiçbir şeyin bu kadar değerli olmadığını anladım.
----


