---
Aslı'nın Gözünden.
Karanlık bir odada, başucumdaki hastane ışıkları arada sırada gelip giden hemşirelerin gölgelerini duvara yansıtıyordu. Tüm vücudum yorgundu, ama zihnimde dönen düşünceler çok daha ağırdı. Burada, İstanbul’da ailemin desteğiyle tekrar bir hayat kurmaya çalışıyordum ama o an tek düşündüğüm şey Zühre’nin doğumuydu. Kızımın sağlıklı olup olmayacağı, onu kaybetmekten duyduğum korku her sancıyla daha da artıyordu. Sıkıntılı bir hamilelik geçirmiştim. Elim karnımda ona her şeyin yolunda olduğunu hissettirmeye çalışıyordum ama bir yanım yapayalnızdı.
Tolga. Düşüncesi bile içimi acıtıyordu. Onu Ezgi’yle yatakta yakaladığım o an her şeyin nasıl da bir anda paramparça olduğunu hatırladım. O an tüm hayatımın altüst olmuştu. Hamile olduğumu öğrendiğim gündü ona söylemiştim ama o sadece gülmüş, inanmamıştı. "Aslı, bu bir oyun değil beni böyle elinde tutamazsın" demişti soğuk bir sesle. Hamileliğimi bile kabullenememişti. Beni, karnımdaki yavrumuzu küçümseyerek terk etmişti. İşte şimdi buradaydım, onsuz ama bebeğimle.
Ailem o günlerde yanımdaydı. Annem beni hiç yalnız bırakmamış, Elif ise eve taşınmama yardımcı olmuştu. Tolga'nın ailesine gelince Tolga’ya karşı ne kadar kızgın olsalar da kendi oğullarının yanında durmuşlardı. Tolga, onlara göre her zaman hatasızdı ne kadar öfkeli olsam da, onun bu kadar kör göze parmak ihanetine rağmen, ailesinin onu savunmasına şaşırmamıştım.
Tolga’dan boşandım. Onunla bir hayat sürmek artık hayal bile değildi. Bebeğim benim için bir umut ışığıydı ama her şey Tolga’nın haberi olmadan gerçekleşiyordu. Hamile olduğumu hiçbir zaman kabul etmeyen biri, kızının varlığını da asla öğrenmeyecekti.
Sancılarım yeniden başladığında, düşüncelerim karıştı. Gözlerimi sımsıkı kapattım, derin nefesler almaya çalıştım. Yanımda ailem yoktu, Elif’e haber vermek istemiştim ama doğuma acil alındığımdan verememiştim. Bu anı tek başıma yaşamam gerekiyordu, kızımla birlikte başarmamız gereken bir sınav gibiydi.
Saatlerce süren sancıların ardından, doktorlar içeriye girdiler. "Aslı Hanım, biraz daha sabretmeniz gerekecek, ama bebeğinizin durumu gayet iyi," dedi biri. Ama o an hissettiğim korku tarifsizdi. Bebeğimi kaybetmekten ölesiye korkuyordum. İçimde taşıdığım o küçük hayatın sağ salim dünyaya gelmesini istiyordum,ama bedenim zayıf düşmüş sancılar tüm gücümü alıp götürmüştü. Son bir çabayla, bütün gücümü topladım.
Sonunda, sancılarımın doruk noktasında bir çığlık duydum. O ses, tüm acımı unutturan o küçük çığlık, Zühre’nin sesi. O an, her şey durdu. Sanki bütün dünya sessizleşti ve sadece onun varlığı kaldı. Gözlerimden yaşlar süzülürken, doktorlar kızımı kollarıma verdiler.
Küçük yüzünü gördüğümde, dünyadaki tüm acılarım silindi. Onun narin teni, minik elleri… O an, onu kaybetmediğim için Tanrı’ya binlerce kez şükrettim. "Merhaba Zühre," dedim fısıldayarak. "Hoş geldin kızım."
Onu kollarıma alıp sıkıca sarıldım. Artık her şey tamamlanmıştı, tüm yaşadığım yalnızlık, acı, ihanetten doğan bu hayat bana yeni bir başlangıç sunuyordu. Zühre, Venüs’ün bir adıydı; yıldızlar kadar parlak, güçlü ve güzel. Ona bu ismi vermek, onun benim hayatımın en parlak yıldızı olduğunu anlatmak içindi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Tolga’nın ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmiyordum, bilmek de istemiyordum. Çünkü artık Zühre vardı, benimleydi.
Beni hastane yatağında yalnız bıraksalar da, Zühre’nin varlığı tüm yalnızlığımı sildi. Onun gözlerini açıp bana bakışını görmek…
"Yalnızca sen ve ben bebeğim. Sen ve ben..."









