Mühür- Affedilmeyen Günah Sabah olduğunu ışıkla değil, sesle anladım. Kapılar açıldı. Ayak sesleri. Metal tabakların birbirine vurma sesi. Emir tonu olmayan ama itiraz da kabul etmeyen bir hareketlilik. Ben de kalktım. Aynaya bakmadım. Ellerime baktım. Daha yıkamadan kirliydiler. Ortak alana çıktığımda konuşmalar azaldı. Tamamen kesilmedi ama inceldi. Sanki biri sesi kısma düğmesine basmıştı. Yürürken bakışları hissettim. Açık açık bakmıyorlardı. Yan gözle. Ölçerek. Bu mu? der gibi. İlk geceden sonra hâlâ ayakta mı? Yemekhane genişti. Uzun masalar. Metal sandalyeler. Pencereler vardı ama dışarısı görünmüyordu; camlar buzlu gibiydi. Sıra oluşturdum. Önümdeki adam omzunu biraz daha sert attı. Arkadaki mesafesini açtı. Tepsiyi aldım. Yemek… yemekti işte. Pirinç. Et. Ekmek. Normal bir sabah için normal şeyler. Ama bana bakmıyorlardı öyle. Tepsiyi taşırken ellerime baktım. Parmaklarımın arasına. Tırnaklarımın altına. Bir şey vardı. Görünmeyen bir şey. Masaya oturdum. Kimse yanıma gelmedi. Karşımdaki sandalyeler boş kaldı. Çatalı aldım. Elim titredi. Pirinci dürttüm. Çatalın ucundaki beyazlık bir an için başka bir renge dönüştü gözümde. Gözlerimi kırptım. Ağzıma götürmedim. Mideme bir yumru oturdu. Boğazım daraldı. Nefesim hızlandı. Çatalı bıraktım. Ellerim… ellerim bana ait değildi. Sanki başka birinin uzuvlarıydı. Bunlarla yedin, dedi bir ses. Bunlarla tuttun. Sandalyeyi ittim. Ayakta durmak daha zor geldi ama oturamazdım. Tepsiyi aldım. Kimse bir şey demedi. Çöpe yaklaştım. Yemeği olduğu gibi döktüm. Tabakla birlikte. Ses çıktı. Birkaç kişi dönüp baktı. Umurumda olmadı. Lavaboya yürüdüm. Adımlarım hızlandı. Musluğu açtım. Ellerimi altına soktum. Su soğuktu. Daha iyi. Sabunu aldım. Köpük. Daha çok. Daha fazla. Parmaklarımın arasını ovuşturdum. Bileklerimi. Avuç içlerimi. Neden gitmiyor? Nefesim düzensizdi. Göğsüm sıkışıyordu. Bir an dizlerimin bağı çözülecek sandım. Lavabonun kenarına tutundum. Aynada yüzüm vardı. Solgun. Gözlerim kızarmış. “Geç,” dedim. “Geç artık.” Su tenimi yakıyordu. Umurumda değildi. Arkamda biri durdu mu bilmiyorum. Bir ses duydum mu, emin değilim. O an sadece şunu biliyordum: Eğer durursam… parçalanacaktım. Ellerim temizlenene kadar değil. Asla temizlenmeyeceklerini anlayana kadar. Musluğu kapattım. Ellerim kızarmıştı. Çatlamıştı. Ama hâlâ… Kirliydiler. Derin bir nefes aldım. Bir tane. Sonra bir tane daha. Kendimi zorladım. Ayağa dik durdum. Görmesinler, dedim. Zayıf olduğumu görmesinler. Yemekhaneden çıktım. Arkamdan bakmaya devam ettiler. Ben de yürümeye. Yemekhaneden çıktığımda koridor daha soğuktu. Duvarlar daralıyordu sanki. Ayak seslerim yankı yapıyordu ama bana ait değilmiş gibi geliyordu. Ellerimi yumruk yaptım. Derim gerildi. Acı hissettim. İyi geldi. “Klaus.” Ses arkamdan geldi. Durmadım. “Klaus!” dedi tekrar. Bu sefer yakındı. Durmak zorunda kaldım. Rafi yanımdaydı. Ne acele ediyordu ne de sinirli görünüyordu. Üzerindeki kıyafet tertipliydi. Yüzünde her zamanki o ifadesiz sakinlik vardı. İnsanları rahatlatan türden. Ama ben biliyordum; o sakinlik bir kapaktı. “Burada değil, Gel.” Beni yan koridora yönlendirdi. Daha dar. Daha karanlık. Kimsenin geçmediği türden. Duvara yaslandım. O karşıma geçti. Aramızda bir kol mesafesi vardı. “Yemekhanede yaptığın şey dikkat çekiyor.” “Umurumda değil.” Gözlerini kaçırmadı. “Olmalı. Burada dikkat çekenler uzun yaşamaz.” Ellerime baktı. Bilerek. Sonra tekrar yüzüme. “Zor bir geceydi, Anlıyorum.” Güldüm. Kısa. Kuru. “Anlamıyorsun,” dediğimde bir an sustu. Sonra başını hafifçe eğdi. “Anlamam gerekmiyor. Kontrol etmen gerekiyor.” Duvara bir adım daha yaklaştı. “Ellerini. Bakışlarını. Nefesini.” “Etmezsem?” diye sordum. “Etmezsen” dedi sakince “zayıf sanılırsın.” Boğazım sıkıldı. “Zayıf değilim.” “Biliyorum,” dedi. “Zayıf olsaydın şu an burada olmazdın.” Cebinden bir mendil çıkardı. Beyazdı. Temizdi. Bana uzattı. “Kan yok,” dedi. Bilerek vurguluyordu. “Kir de yok.” Almadım. “Bunlar kafanın içinde Ve kafanın içi… bizim alanımız.” O an anladım. Bu bir uyarı değildi. Bir hatırlatmaydı. “Toparlan. Bay Vorn seni izliyor.” Adını duyunca içimde bir şey kıpırdadı. Soğuk bir şey. “Ben kimseye ait değilim.” dedim. Rafi gülümsedi. İlk kez. “Henüz.” Yanımdan geçti. Giderken durdu. “Bir daha böyle bir kriz olursa seni koruyamam.” Koridor boş kaldı. Ellerime baktım. Mendili almadım. Ama o gün ilk kez şunu düşündüm Eğer kontrol etmezsem… beni bitirecekler. Ve eğer kontrol edersem… onlara daha çok yaklaşacağım.
Ortak alana toplandık biraz sonra, Rafi de oradaydı. Operasyon planı yapılmıştı anladığım kadarıyla, Rafi de bize plandan bahsedecekti.
"Mühür'ün sadık askerleri, görevlisiniz. Bir depoya baskın düzenleyeceğiz, ölüm için değil sadece bize ait olanı almak için gidiyoruz. Hazırlanın. "
Dakikalar sonra tamamen siyah, demirlerle kaplı araçlar geldi. Sırayla oturduk,öylesine bir yere geçtim. Motor çalıştı, zaman nasıl geçti anlamadım. Birkaç dakika sonra görev yerine gelmiştik araçlar durduğunda kapılar aynı anda açıldı. Geceydi. Sokak dar, binalar birbirine yaslanmış gibiydi. Duvarlar rutubetliydi. Yerde çamur vardı. Uzakta bir köpek havladı. Silahımı elime aldığımda metal soğuktu ama içim sıcaktı. Fazla sıcak. “Nokta temizlenmeden ilerleme.” dedi Rafi. “Sinyal bekle.” Başımı salladım. Ama dinlemedim. Kapıdan ilk kurşun sesi geldi. Sonra ikincisi. Cam kırıldı. Bir bağırış. Barut kokusu havaya karıştı. O koku… midemi kaldırmadı bu sefer. Aksine, içimde bir şey tetiklendi. Koştum. Siper almam gerekiyordu. Almadım. Duvara yaslanmak gerekiyordu. Açıkta kaldım. Kurşunlar yanımdan geçti. Bir tanesi kulağımın dibinden sıyırdı. Sıcaklığını hissettim. İlerledim. Bir adam köşeden çıktı. Silahı vardı. Bana doğrulttu. Tereddüt etmedim. Tetiği çektim. Geri tepme omzumu sızlattı. Adam yere düştü. Üzerinden atladım. Durmadım. “Dur!” diye bağırdı biri. Rafi’nin sesiydi. Duymadım.
Merdivenin üst katına çıktığımda artık saklanmıyordum. Saklanmak… hayatta kalmak içindi. Benim derdim o değildi. Koridor uzundu. Dar. Duvarlarda eski afişler vardı, kurşunlar koparıp geçmişti. Bir kapıdan ateş açıldı. Kurşunlar yanımdan geçti. Bir tanesi omzumu yaladı. Sıcaklık… sonra acı. Ama durmadım. Belki ölürüm diye düşündüm. Bu düşünce beni korkutmadı. Rahatlattı. Koşarak ilerledim. Mermilerin geldiği yöne doğru. Bilerek. Bilinçli. Ayaklarım beni oraya taşıyordu ama karar bendim. Bir adım daha. Bir tane daha. Beton parçaları yüzüme çarptı. Kulaklarım çınladı. Bir adam kapıdan çıktı. Göz göze geldik. O tereddüt etti. Ben etmedim. Tetiği çektim. Adam yere yığıldı. Üzerinden geçtim. Kan ayağımın altına bulaştı. Kaymadım. “GERİ ÇEKİL!” diye bağırdı Rafi. Duymadım. Başka bir kapı. İçeriden ateş. Kurşunlar göğsümün hizasından geçti. Bir tanesi yanımdaki duvara saplandı. Çok yakındı. Sadece Bir tanesi bana gelse diye düşündüm. Her şey biter. İleri atıldım. O an biri arkadan beni yakaladı. Sert. Nefesim kesildi. Yere doğru çekildim. Direndim. Kolumu savurdum. Birine çarptı. Birine daha. “Klaus!” diye bağırdı Rafi. “Yeter!” Silahımı kaldırmaya çalıştım. O kolumu büktü. Canım yandı. Umurumda olmadı. “Bırak!” dedim. Üzerine yürüdüm. “Bırak beni!” “Ölmek mi istiyorsun?!” diye bağırdı. Bir an durdum. “Belki.” dedim. Sesim sakindi. Bu onu korkutmuştu. Rafi beni duvara bastırdı. Yüzüme çok yakındı. Gözleri öfkeliydi ama altında başka bir şey vardı, panik. “Bunu burada yapamazsın.” dedi dişlerini sıkarak. “Burada ölmek bile sana ait değil.” Bir patlama daha oldu. Koridor sarsıldı. Toz havaya kalktı. Rafi beni yere bastırdı. Üzerime kapandı. Kurşunlar üstümüzden geçti. Bir tanesi duvara saplandı. Parça yüzümü çizdi. O an yerdeyken tavana baktım. Işık titriyordu. Keşke, diye düşündüm. Keşke orada kalsaydım. “Bak bana.” dedi Rafi. “Bak!” Bakmadım. “Kendini öldürerek onları yenemezsin, Onlar senin ölmeni istiyor.” Bu durdurdu beni. Bir anlık bir boşluk oldu içimde. Öfke değil. Sessizlik. Rafi beni sürükleyerek geri çekti. Merdivenlerden aşağı. Ekip toparlanıyordu. Biri kolumu tuttu. Biri silahımı aldı. Karşı koymadım. Dışarı çıktığımızda hava soğuktu. Nefesim buhar oldu. Ellerime baktım. Kan vardı. Hangisi benimdi bilmiyordum. Rafi beni araca itti. “Bir daha,” dedi alçak sesle, “bir daha böyle yaparsan… seni ben vururum.” Başımı kaldırdım. “Fark etmez,” dedim. Kapı kapanmadı. Araç yerinden oynamadı. Rafi beni araca doğru itmişti ama bindirmedi. Kapının önünde durduk. Sahanın içi hâlâ canlıydı. Silah sesleri kesilmişti ama barut kokusu duruyordu. Duman çökmüştü. Sokak, savaş bittikten sonra gelen o garip sessizliğe girmişti. İnsan sesleri yoktu. Sadece emirler. “Toplanın,” dedi biri. “Yükleme başlasın.” Adamlar dağıldı. Kimisi depoya girdi. Kimisi kamyonetin arkasını açtı. Sandıklar çıkarıldı. Silah kasaları. Mermi kutuları. Metalin metale çarpma sesi… düzenliydi. Bu bir baskın değilmiş gibi. Daha çok rutin gibiydi. Alışmışlardı. Ben kenarda duruyordum. Ellerim hâlâ titremiyordu. Bu beni rahatsız ediyordu. Kan omzumdan sızmıştı ama acıyı bastırıyordum. Acı… hâlâ hayatta olduğumu hatırlatıyordu. O yüzden hoşuma bile gidiyordu. Cesetleri sürüklüyorlardı. İki kişi, üçüncü bir adamın kollarından tutmuştu. Başını yerde sürüklüyorlardı. Kafası kaldırıma çarpıyordu. Çıkardığı ses… tok ve boğuktu. Ölü, diye düşündüm. Bakmadım. Rafi sandıkların başındaydı. Listeye bakıyordu. Her zamanki gibi sakin. Sanki az önce beni yerde bastıran o adam değilmiş gibi. Tam o sırada… Bir ses. Çok hafifti. Islak bir nefes gibi. Başımı çevirdim. Yerdeki cesetlerden biri… hareket etti. Çok küçük bir hareketti. Omzu kasıldı. Parmakları kıpırdadı. Kimse fark etmedi. Taşıyanlar arkasını dönmüştü. Rafi’nin sırtı ona dönüktü. Adamın eli beline gitti. Silah. Zaman yavaşladı. Bağırabilirdim. Koşabilirdim. Rafi’yi itebilirdim. Hiçbirini yapmadım. Silahımı kaldırdım. Bu sefer düşünmedim. Bu sefer tereddüt etmedim. Ama bu sefer… içimdeki şey farklıydı. Tetiği çektim. Ses kısa oldu. Keskin. Adamın kafası yana düştü. Elindeki silah yere çarptı. Bir kez daha nefes almaya çalıştı ama alamadı. Bu sefer gerçekten bitti. Herkes döndü. Bir anlık sessizlik oldu. Rafi bana baktı. Gözlerinde şaşkınlık yoktu. Sadece… ölçme vardı. “Yaşıyordu,” dedim. Sanki açıklama borcum varmış gibi. Rafi yere baktı. Adamın kafasına. Silaha. Sonra tekrar bana. “Gördün,” dedi. Başımı salladım. “Beni vuracaktı,” dedi. “Biliyorum,” dedim. Bir an durdu. Sonra çok kısa bir baş hareketi yaptı. Onay gibi değil. Kabul gibi. “Yüklemeye devam,” dedi diğerlerine. Kimse soru sormadı. Sandıklar taşınmaya devam etti. Cesetler bu sefer kontrol edilerek sürüklendi. Ben olduğum yerde kaldım. Ellerime baktım. Yine kan vardı. Ama bu sefer… midem kasılmadı. Bu beni korkuttu. Rafi yanıma yaklaştı. Sesini alçalttı. “Az önce,” dedi, “kendini öldürmeye çalışıyordun.” Bir şey demedim. “Şimdi,” dedi, “beni kurtardın.” Başımı kaldırdım. “Alışma,” dedim. Rafi’nin dudakları çok hafif kıpırdadı. “Merak etme,” dedi. “Burada hiçbir şey uzun sürmez.” Kamyonetin kapıları kapandı. Sandıklar yerleştirildi. Sokak boşaldı. Sanki az önce burada bir savaş yaşanmamış gibiydi. Araçlara binmeden önce son kez yere baktım. Az önce vurduğum adama. İlk kez şunu hissettim: Öldürmek… hep aynı şey değildi. Ve bu fark… beni daha tehlikeli yapıyordu.